Uyuyan Adam

    "Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın."
    Kayboldum nicedir. Ne insanlığımdan emin olabiliyorum ne de köpekliğimden. Tek bildiğim kendimi bir köpek gibi duyumsadığım. Kayboldum. Kayıp. Yitik. Ve viraneyim. Bir ağaç olmak istiyorum. Ne efendisi olunan ne de efendi olmak isteyen. Yitik bir ormanda yeşil bir ağaç olsaydım. Yeşillerim arasında yitmenize izin verecek kadar merhametli. Toprak Ana gibi, sizi yeşil kucağımda uyutsam, yitseniz boşlukta. Ah yitsek beraber. Yalnız istediğim bir unutuş. Yitiş. Başka suretlerin, başka acıların ve başka şarkıcıların olmadığı bir orman arzuluyorum.

    "Kısa adımlarla sana geliyorlar. Tatlı gülücükleri, tanıtım ilanları, gazeteleri, bayraklarıyla; büyük, aptalca davaların sefil savaşçıları, çocuk felcine, kansere, yoksul konutlarına, sefalete, yarı felce, körlüğe karşı savaş açan kemikli maskeler, arkadaşları için dilenen hüzünlü şarkıcılar, küçük masa örtüleri satan dayak yemiş yetimler, evcil hayvanları koruyan etleri çekilmiş dul kadınlar. Sana yanaşan, seni alıkoyan, seni işleten, aşağılık hakikatlerini, sonsuz sorularını, hayır işlerini, doğru bildiklerini senin yüzüne tüküren herkes. Göğsünde ve sırtında birer ilanla dolaşıp dünyayı kurtaracak gerçek iman sahipleri. Acı çeken sizler O'na gelin. İsa dedi ki, Görmeyen sizler görenleri düşünün."
   Görmeyen sizler. Görenleri düşünün. Uykuyu bekleyen bizler. Tek isteğim kayboluş, uykunun esrarlı karanlığında yitiş ve hiç. Bir haykırış. Bir haykırış. Hiçliğe. Karanlığa. Ah bu şarkılardan usandım. Bu şarkıcılardan. Arkadaşlarından ve hakikatlerden. Uykuyu bekliyorum. Ve uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim. Bir haykırış. Bir haykırış.

    "Uzunca bir süre kendine sığınaklar kurup yıktın: Düzen ya da eylemsizlik, başıboş sürüklenme ya da uyku, geceleyin devriye gezmeler, yansız anlar, gölgelerin ve ışıkların kaçışı. Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi, kendini sersemleştirmeyi, kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki. Ama oyun bitti, büyük şenlik, ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti. Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. Kayıtsızlık seni farklı kılmadı.

    Ölmedin. Delirmedin."
    Ölmeyi de denedim. Delirmeyi de. İzin vermediler. İzin vermeyecekler. Hapsoldum. Yitik kayıp. Karanlık köhne. Kurdum yıktım. Yıktım kurdum. Dünya döndü. İnsanlar güldü. Ben ağladım. Haykırdım. Bir haykırış. Ne olursa. Bir haykırış. Hiçbir şey değişmedi. Binlerce yıl geçse de değişmeyecek. Unutuş mümkün mü. Peki ya haykırış. Bir haykırış. Kendime yalanlar söyledim. Yittim mi yalanlarımda. Kayboluş. Uyku. Nicedir uykuyu bekliyorum. Uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim. Söylemiş miydim.

Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?

 
    Gidersiniz, katılırsınız. Orduya katılırsınız. Evet, orduya. Eliniz silah tutar. Vatanı savunursunuz. Korkusuz, yiğit, aslan, vatansever gibi nitelemeler yüklenirsiniz. Aileler; analar, babalar, dedeler, nineler ve çocuklar sizi sever. Yoldan geçerken küçük çocuklar size bir selam çakar. Hatta arkanızdan bağırırlar; "Asker abi, asker abi!" diye, neşeyle. Elinizde silah vardır. Pırıl pırıl parlar metal. İnsanın gözünü alır. Değerli gibi görünür. Maddi olarak değerlidir de. Üç-dört erin silahı bir aileye ev aldırır herhalde. Çocuklar silahınıza hayran kalır. Bayram gelir, harçlık toplar, bakkala giderler. Tabii artık bakkallar pek nadir, büyük marketler var artık. Neyse harçlığına bir tüfek alır. Mermi de alır. Sokakta birbirlerini vururlar. Anneleri bağırır! "Yavaş, koşma. Düşeceksin!"


    "Bir delikanlı vardı. Adı Karamanlis'ti. Ya da onun gibi bir şeydi: Karawo? Karabaş? Karafol? Neyse lafı uzatmayalım, adı Karabişi'ydi. Her halükârda öyle pek sıradan olmayan, bir şeyler çağrıştıran, kolay kolay unutulmayacak bir adı vardı.
    Paris ekolünden bir Ermeni eseri miydi, bir Bulgar güreşçi mi, Makedon usulü çoban salata mı, her ne idiyse, bir Balkanlı, bir Yoğurtyiyici, bir Slavofil ya da bir Türk, oralardan biriydi.
    Ama o sıralar, on dört aydır, Vincennes'de bir levazım alayında er olarak askerliğini yapıyordu.
"

    Gidersiniz, katılırsınız. Orduya katılırsınız. Evet, orduya. Eliniz silah tutar. Vatanı savunursunuz. Adınız vardır. Karamanlis? Karawo? Karabaş? Karafol? Neyse lafı uzatmayalım, adınız Karabişi'dir. Orduya katılırsınız er olursunuz. Artık ben değil biz olursunuz. Bireysellik olmaz, hoş görülmez, silah arkadaşınızla, canınızı emanet ettiğiniz bir kişiyle ya da kişilerle, aynı marşta, aynı adımlarla yürürsünüz. Artık uygun adım yürüyüp, silahınızı temiz tutabiliyorsanız; savaşa gidip, adam da öldürebilirsiniz. Affedersiniz; adam değil, düşman. Çünkü adam öldürmek; yasalara aykırıdır, din hoş görmez. Ama düşman öyle midir? Tabii ki değil. Ne sandınız? Hıh, öldürün gitsin. Şuursuzca ateş edin. Fark etmez. Kim fark eder ki? Vicdan mı? O da ne?


    Georges Perec, Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?'nde militarizm karşıtı bir türkü yakıyor. Genç bir askerin, savaşın içine düşmemek için çavuşu Henri Pollak'tan yardım isteyen erin türküsünü. Perec elbette ki bunu kendi üslubuyla yapıyor. O dil oyunlarıyla, kırık, çarpık, karışık ama hoş anlatım biçimiyle. Mizahı da bunun içine harmanlıyor ve tadından yenmeyen, küçük, ufacık, nice harp akademisinin ödüllendirmekte bir an bile tereddüt etmeyeceği yazardan çıkma bir roman ortaya çıkıyor, Metis Yayınları'ndan.
    Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Dorothea Lange

Gönderen: Modern Prometheus 14:28 , Etiketler: , , | Yorum Yok

  
   Dorothea Lange, Büyük Buhran döneminde göçmen ailelerini görüntüleyen bir fotoğrafçı. Çektiği fotoğrafları satarak dünyayı dolaşmaya çalışmış, parası bitince San Francisco'ya yerleşip bir stüdyo açmış. Büyük Buhran döneminde yoksul insanların fotoğraflarını çekerek kamunun ilgisini çekmiş, fotoğraflar tepki uyandırınca ise devlet göçmenler için kamplar kurmuştur. Daha sonra Manzanar Toplama Kampı'nın ve II. Dünya Savaşı döneminin de fotoğraflarını çekmiştir. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki görün ve hissedin.







Gazap Üzümleri

    Kendimi bildim bileli sessiz, sakin bir hayat aradım. Kargaşayı, kalabalığı, curcunayı oldum olası da sevemedim. Bir iş yapmaya kalkıştığımda ağır ağır, hakkını vererek ve mümkün mertebe zevkle yapmaya çalıştım. Bilmiyorum, belki de Gogol'un feylesof yaratılışlı dediği; dünyaya yarı açık gözlerle bakan, çevresindeki koşuşturan insanlara bir anlam veremeyen kişilerdenim. Daha okula henüz başladığım dönemlerden beridir sakin bir emeklilik yaşamı hayal ederim. Başımı sokacak bir çatım, hem zihnimi hem de karnımı doyuracak kadar besinim olsun yeter. Kendi sebze meyvemi yetiştireyim; bahçemle, toğrağımla uğraşayım. Kendim gibi komşularım olsun; arada sohbet edip, yeyip içelim. Evet, sanırım bir çiftçi hayatı isterdim.
    Steinbeck yazılarında çiftlik yaşamı ve zorluklarını anlatmayı tercih etmiş. Gündelik yaşamın zorluklarından ziyade dış çevrelerden bağımsız var olamayan ve her daim en büyük sorunları bu çevreler olan çiftlikleri ve toprağın gerçek sahiplerini; onu eken, biçen, ona emek veren kişileri anlatmak istemiş. Belki istekten çok bir zorunluluktu bu onun için. Belki de kendisinin bile bilmediği bir varoluş amacıydı.


    Gazap Üzümleri'nde, Büyük Buhran sırasında Oklahoma'dan göç etmek zorunda kalan Joad ailesinin öyküsünü aktarıyor Steinbeck. İklim koşulları yüzünden verimli ürün alamayan, bankalara borçlanan ve bu bankalar tarafından topraklarından edilen insanların öyküsünü. Topraklarını ve mal varlığını kaybettikçe insanlıklarını bulanların öyküsünü. Toprağın, paranın ve ekonominin tekelleştiği bir dönemin öyküsünü. Bu tekelleşme sırasında, canavarlaşan varlıkların da öyküsü bu aynı zamanda.

    "Bunları biliyoruz... hepsini biliyoruz. Bunu isteyen biz değiliz, banka. Banka insana benzemez. Ya da yirmi beş bin dönüm toprağı olan biri de insan değildir artık. Canavar budur işte."

    İnsanlar toprağı yaşamak için bir araç olarak kullanmaktan vazgeçip onu amaç edinmeye başladığı zaman, toprak üzerindeki söz ve sahiplik hakkını yitirir. Ve toprak, insanlara sahip olur. Söz hakkının kimde olduğu giderek seçilememeye başlar. Ve insanlar bu durumla baş etmek için yine kendilerinin kurduğu ama söz geçiremedikleri varlıklar yaratırlar.

    "Bunu isteyen biz değiliz, banka."

Dorothea Lange: Göçmen Anne

    Steinbeck'in anlatımı en çok Joad ailesinin öyküsüne ara verdiği kısa bölümlerde zirve yapıyor.
    "Evrendeki organik ya da inorganik herhangi bir maddenin tersine, insan yaptığı işi aşar, kavramlarının basamaklarını tırmanır, başarılarının önüne geçer. İnsan için bunu söyleyebilirsiniz: Kuramlar değişip yıkıldığında ya da ulusal, dinsel, ekonomik düşüncenin dar, karanlık yolları, okullar, felsefeler gelişip parçalandıklarında insan kimi zaman acıyla, kimi zaman yanılgıya düşerek ileri doğru uzanmaya çalışır. Öne doğru bir adım atınca, geri kayabilir; ama yalnızca yarım bir adımdır, asla tam bir geri adım değil. Bunu söyleyebilir, bilebilirsiniz. Siyah uçaklardan pazar yerlerinin üstüne bombalar atıldığında, mahkûmlar domuzlar gibi öldürüldüğünde, ezilen vücutlar tozun içinde sürüklendiğinde, bundan emin olabilirsiniz. Eğer ileri doğru bir adım atılmasaydı, bu yolda çekilen acılar canlı olmasaydı bombalar düşmez, boğazlar kesilmezdi. Bombaların artık düşmediği ama bombacıların hâlâ yaşadığı dönemden korkun. Çünkü her bomba, savaş ruhunun ölmediğinin kanıtıdır. Grevlerin kesildiği ama büyük patronların yaşadığı dönemlerden korkun. Çünkü ezilen her küçük grev ileri doğru atılan adımın kanıtıdır. Şunu da unutmayın; insanoğlu bir kavram için savaşmadığı, uğrunda ölmediği zaman, felaket gelip çatmıştır, çünkü bu tek nitelik, insanoğlunun temelidir ve evrende belirleyicidir."

    Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

You and Who's Army

Gönderen: Modern Prometheus 00:17 , Etiketler: , , , | 1 Yorum

Amnesiac adlı albümden, You and Who's Army

   Hıristiyan Falanjistler ile Müslüman kesim arasında yaşanan Lübnan İç Savaşını anlatan, Nawal Marwan ve çocukları çevresinde çok iyi kurgulamış bir filmin müziklerinden "You and Who's Army". İçimdeki Yangın'ın (Incendies) gerek siyasi, gerekse toplumsal ve dini konular çevresinde etkili bir anlatımı var. Girişte, parça eşliğinde size ve insanlığa dikilen masum bir çocuğun suçlayıcı bakışlarının etkisi kalıcı olabiliyor. O suçlayıcı bakışı hissesin. Suçunuzu hissedin. Çünkü ölen, kinle dolan her çocuğun suçlusu biziz.
   Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; dinleyin.

Fil

    Bir ev dolusu insanı bir bisiklet tamircisinin geliriyle doyurduğunuzu düşünün, üstelik evinizde bir de fil besliyorsunuz. Ekmeğinizi karneyle alıyorsunuz.  Pek tabii filiniz için hindiba haşlaması ve karaborsadan katbekat fazla fiyata aldığınız ekmekler var. Eh nasıl geçindirirsiniz bu insanları?
    Elio Vittorini kitabın sonunda size İtalya'da bir işçinin kazandığı ortalama parayı ve bir ekmeğin karne ve karaborsa fiyatını veriyor. Sonra size bu rakamları gerçekçi olmak için vermediğini söylüyor. Ben de diyorum ki; zaten kitapta ekmeğini çeşme suyuna banarak yiyen insanları gördüğünüzde ne kadar gerçekçi olduğunu görürsünüz.
    Bir de diyor ki; kıssadan hisselerimiz var ya o alıştığınız. Vermiyorum bu sefer. Kendinizde onlar. Arayın.

    "Hep file benzetirdi annem onu. Ayak ayak üstüne atmış, elleri bastonunda, başı önüne eğik, gözlerini açmadan öyle dururdu iskemlesinde."

    Evet file benzetiyor annesi, büyükbabayı. Fil gibi bir adamdır o. Gençken ne tuğlalar putreller kaldırmıştır. Evet, övüyor babasını böyle evladı, kendi evlatları babasının yediği bir buçuk ekmeği çok görünce. Arada bir et de alırdık, belki de şarap diyorlar. Anne git de iş bul diyor oğluna. İş yoksa benim suçum mu diyor oğul. Anne;

    "Ekmekten başka bir şey almaya gücümüz yetmiyorsa, suç bizim mi, peki?"

    Ve evet tekrar tekrar file benzetiyor anne.  Ama başka anlamlarla her seferinde. Eve misafir gelince ikram konusunda sıkıntı çekiyor. Neden olduğunu da söyleyeyim mi? diyor. Hep bu fil yüzünden. Günde o kadar ekmek yemese belki et bile alabilirmişiz. Hatta şarap bile.
     Fil diyor babasına. Fil. Bizler de filiz diyor ama. Hepimiz birer filiz. O öyle deyince insanın aklına anası babası geliyor. Onlar da bizim fillerimiz olmayacak mı? Biz de başkasının filleri olmayacak mıyız? Ama apayrı bir nokta var bu konuda. Hepimiz sevmez miyiz filleri?
   Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Kar Yağar Alçaklare

Gönderen: Modern Prometheus 22:30 , Etiketler: , , | Yorum Yok

 

Kulak Misafiri adlı albümden, Kar Yağar Alçaklare

Küçük Arı

    "Çoğu zaman Afrikalı bir kız olacağıma madeni bir İngiliz Sterlini olmayı isterim. Herkes geldiğimi görmekten mutlu olurdu. Belki bir hafta sonu sizi ziyarete gelirdim; sonra, çok kararsız olduğum için, köşedeki dükkânda duran adama giderdim; ama siz o sırada tarçınlı kurabiye yeyip, soğuk kutu kolanızı içmekte olduğunuz için buna üzülmez ve bir daha beni hiç düşünmezdiniz. Tatilde tanışıp, sonra birbirinin adını unutan sevgililer gibi mutlu olurduk."
     Böyle başlıyor Küçük Arı'nın öyküsü. Kendi benliğini bırakıp, bir Sterlin olmayı isteyerek. Ve Küçük Arı öylesine saf, temiz kalabilmiş ki "medeni" toplumda, hâlâ bundan şakacı ve mizahi bir dille bahsedebiliyor. Ya da o gayet ciddi; biz bunun şaka olmasını istiyoruz.
    Hikâyeden pek bahsetmeyeceğim. Eğer edinirseniz, kendiniz okursunuz zaten. Ama şu kadarını söyleyeyim; Küçük Arı Üçüncü Dünya Ülkeleri diye sınıflandırdığımız ülkelerin birinden kaçıp İngiltere'ye sığınan mültecilerden birisi sadece. Saf, esprili, "Kraliyet İngilizcesini" bilen bir kız. Belirtmeden geçmeyelim ki Küçük Arı ve II. Elizabeth kurguları enfes. Okuyunca ne demek istediğimi anlarsınız.
    Gelelim bu kitabın yazılış amacına. Chris Cleave sizi "Birleşik Krallıkta Hayat: Vatandaşlığa Yolculuk" kitabından şu alıntı ile karşılıyor:

    "İngiltere, zulüm ve çatışmadan kaçan insanlara
    güvenli bir sığınak sağlama geleneği ile
    gurur duymaktadır.
"

    Chris Cleave kitabıyla göç ve iltica konularında farkındalık uyandırmak istiyor. Mültecilerin ve göçmenlerin rahat bir soluk alabilmek için kaçtıkları cehennemden sonrasını anlatıyor bize. Her ne kadar Küçük Arı'nın öyküsü kurgu da olsa, ülkesi Nijerya'daki petrol ve etnik sorunlar gerçek. Ve sömürge düzenini benimseyen toplum ve insanlar için Küçük Arı ve halkı, onun gibiler birer böcekten farksız. Ezilmesi, yok edilmesi önemli değil.
    Yazar romanıyla kendi ülkesinin duruşuna dikkat çekiyor. Peki bizim ülkemizin bu konulardaki tutumu nasıl? Dışarıyı okuyup eleştirmek kadar zevklisi yok tabii ki. Ama önce iğneyi kendimize batırmalıyız..
    
"İnsanlar yeterince haksızlığa uğradığında, yeterince dövüldüğünde çocuklar, insanlığa saldırırlar. Acı, adaletsizlik ve vicdansızlıkla yeterince hırpalandığında kendi kendini imha eden bir oraganizmadır insanlık. Bu yüzden yoksulluğun öfkesi dövmeye başlamadan insanlığı, biz "okumuş çocuklar" onlara yeni cümleler vermeyi dert edinmeliyiz."
Ece Temelkuran

Ters Yüzlü Kılıç

Gönderen: Modern Prometheus 23:41 , Etiketler: , , , , , | 9 Yorum

Rurouni Kenshin
Meiji Kenkaku Romantan - Tsuiokuhen
   Bakumatsu dönemi. Japonya'da Tokugawa Shogunluğu'nun ve Edo Dönemi'nin son yılları. Devrim ordusu ile Tokugawa hükümeti arasında savaş var. Sokaklarda, savaş alanlarında, hükümet binalarında samuraylar ve suikastçiler kan akıtıyor.

   Kenshin, kılıcın kalbi...

   Himura Kenshin, devrim ordusundan bir samuray. Devrim için öldürüyor; güçsüzleri korumak, mutluluklarını sağlamak için.

   Shinta, köle tacirlerinin elinde. Bir gün haydutların saldırısı ile kendisini koruyanları kaybediyor. Şans eseri  Hiko Seijuro, Hiten Mitsurugi-ryu stilinin ustası tarafından kurtarılıyor.

    —Evlat adın ne?
    —Shinta.
    —Kılıç kullanan birisi için çok yumuşak bir isim. Bundan sonra senin adın Kenshin olacak.
    —Ken...shin.
    —Sana bazı şeyler öğreteceğim.

   Daha önce karşımıza bir daha insan öldürmeyeceğine yemin etmiş, ömrünü bir gezgin olarak geçirmeye karar vermiş olarak çıkan Kenshin'in, geçmişine dönüyoruz. Bir katil, kınından çekilmiş bir kılıç gibidir. Kınından çekilen  bir kılıcı durdurmak için kını gereklidir. Kenshin'i seri boyunca tekrar bir katile dönüşmekten alıkoyan, onun kını olan Kaoru yok. Peki Kenshin'in geçmişindeki kın kim?
    Kenshin, masum insanları devrin karmaşasından korumak için, eğitimini yarım bırakıp, ayrılmak için ustasından izin ister. Ustası her ne kadar gitmesini istemese de, şu sözlerle gitmesine göz yumar;

   "Kılıç silahtır, kılıç sanatı öldürme sanatıdır. Ne kadar güzel sözlerle süslersen süsle, gerçek bu. İnsanları korumak için insanları öldürürsün, insanları yaşatmak için bazılarının feda edilmesi gerekir. Bu tüm  kılıç tekniklerinin tek gerçek ilkesidir. Seni kurtardığım zamanki gibi yüzlerce, kötü insan öldürdüm. Ama  tabii onlar da insandı. Hepsi de kendi bildikleri yöntemle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Bu dağdan ayrılırsan, kendi kurallarıyla adaleti sağladığını düşünen insanların emri altında bir katil olarak yaşayacaksın."

    Kenshin dağdan ayrılır... Ve dört özel bölümlük hikâye başlar.

Rurouni Kenshin
    Seride devrim gerçekleşmiş, Tokugawa Shogunluğu çökmüş, İmparator Meiji başa gelmiş, Japonya hızlı bir batılılaşma ve modernleşme dönemine girmiştir. İmparator Meiji, Tokugawa dönemindeki feodal düzeni geride bırakıp, daha demokratik ve çağdaş yönetim uygulamalarını hayata geçirmeye çalışmaktadır. Ancak hükümette kirli işler dönmeye devam eder.
   Devrim sonrası, Kenshin için en değerli şey insan yaşamıdır. Öldürmenin, ne adaleti sağladığına, ne de insanlara mutluluk getirdiğine olan inancı kalmaz, kılıcını ters yüzlü bir kılıçla değiştirir ve kendi tarzıyla insanlara yardım eden bir gezgine dönüşür. Kurbanlarının hatıraları bir bir Kenshin'i rahatsız eder, ve Kenshin devrim sırasında öldürdüğü kişiler için kefaret aramaya başlar. Ancak bunu yaparken bir an olsun canıyla bir bedel ödemeyi düşünmemiştir. Bunun yerine var gücüyle yaşama tutunup güçsüzleri korumaya ant içer. Seriye hakim olan hümanist ve varoluşçu yaklaşım Kenshin'in kendisinde vücut bulur. Ölüme en çok yaklaştığı anlardan birinde; eğitimini tamamlamak için ustasının yanına döndüğünde, ustası tarafından kendi yaşamına değer vermediği için azarlanır.
   Hikâye ilerlerken Kenshin, geçmişinden fırlayan birçok "hayaletle" karşılaşır. İntikam arayan, adalet peşinde koşan, hükümeti yeni bir devrimle yıkmaya çalışan bu insanlar için, Kenshin'in tek bir cevabı vardır; "Devrim yıllarında hepimiz inandığımız şeyler uğruna,  farklı taraflarda çarpıştık. Artık zaman değişti. Devir insanların mutlu olduğu, kaos istemediği bir devir. Öldürmek artık hiçbir şeye yaramaz. Güçlerimizi mümkün olduğu sürece insanları korumak için kullanmalıyız."
  
Rurouni Kenshin. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; izleyin.