Yaban Kızlar

"Yaban kızlara Kent'te nasıl yaşanacağını öğretme işini Nata üstlendi ve görevini içtenlikle yaptı. Kuralları öğretti. Neye inanıldığını öğretti. Kurallar adalet içermediğinden adaleti öğretmedi. İnanılana şahsen inanmasa bile inananlarla nasıl yaşanabileceğini gösterdi."
   Rahminde dünyalar, evrenler taşıyan, kalemini eline alınca bir bir onları doğuran kadındır size bakan. Anadır o. Bilimkurgunun ve fantezinin, ütopyaların ve distopyaların, Anarres'in, Urras'ın ve Yerdeniz'in ve daha nicelerinin anasıdır o. Yazmaya başladığı zaman dağları sarsabilen kadındır. Ged'in kayığında Yerdeniz'i dolaşan kadındır, Anarres'ten Urras'a giden gemideki kadındır, Ursula K. Le Guin.
  Bu kez, ne yapacağını önceden gözüne kestirmiş, yıllardır fırçasını o kadar ustalıkla savurmuş ki her darbesiyle dünyayı şekillendiren bir ressam gibi çıkıyor karşımıza. Kısa ve öz anlatımla size yine bir sistem kuruyor. Karakterler, mitler, geçmişler, gelecekler Ursula'nın düşlerine gark oluyor. Yaban Kızlar'da Taç, Toprak ve Kök insanlarının kurgusuyla karşımıza çıkıyor. Yapıyor, bozuyor, eleştiriyor, bozup tekrar yapıyor. Kendi sistemini kurup kendi sistemini eleştiriyor. Ütopya yaratırken, distopyaya dönüştürüyor. Güncel yaşam sorunsalından kaçabilecekken güncel yaşamın kofluğunda dolanıyor. Alternatif çözümler üretiyor. Sıradanı görüyor, onu kırıyor aykırıyı sinsice zihne sokuyor. Anarşiyi damarlarınıza zerk ediyor. Dikkat edin, bir Ursula K. Le Guin kitabı okuyorsunuz.

   Yaban Kızlar, Locus, Asimov ve Nebula gibi ödüllerin sahibi bir öykü. Kitabın içinde öyküden sonra Okurken Uyanık Kalmak isimli makalesi, kendisi ile yapılmış bir söyleşi ve şiirleri gibi Ursula okurunu tatmin edecek nitelikte ekler de bulunuyor. Ursula, Okurken Uyanık Kalmak isimli makalesinde kendisinin de içinde bulunduğu yayıncılık sektöründeki ve genel olarak düzen içindeki, kapitalistleşmeye, giderek kâr peşinde koşan ve hem okuyucuyu hem de yazarı sömüren, nitelikten ve özgünlükten yoksun bırakan sisteme dikkat çekiyor. Bir bir eleştiriyor. Büyük şirket sahiplerini hiç değilse bu kalleş, muhtemel riskler içeren edebiyat dünyasını terk edip gerçek işlerine, dünyayı yönetmeye davet ediyor. Bana inanmıyorsanız, Mc Donald's'a sorun söylesin.

 Sıradaki Savaş
Yer alacak,
Zaman alacak,
Can alacak
Ve hepsini boşa
Harcayacak.

   Ursula K. Le Guin'in Yaban Kızlar'ı Versus Kitap'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun ve okurken uyanık kalın.

Lütfen Anneme İyi Bak

   "Karısı kalabalık bir istasyonda geride kalıp kaybolan, ayağını boş evin verandasında kirişe uzatmış olan sen, 'Neredesin?' diyorsun. Kızlar yemeklerini yiyip çoktan gitmişler. Karın kaybolduğu günden beri boğazına dizilen hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak bağırıyorsun. Oğullarının, kızlarının ve onların eşlerinin önünde ne bağırabilir ne de ağlayabilirdin. Ama şimdi içinde biriken öfkeden ya da başka bir şeyden olsa gerek, gözyaşların sel olup yanaklarından aşağı süzülüyor. Bunlar, komşuların köydeki kolera salgınında iki gün arayla hayatlarını kaybeden annen ile babanı toprağa verdikleri gün bir türlü akmayan gözyaşları. O zaman henüz on yaşında dahi değildin. Ağlamak istediğin halde ağlayamamıştın. Annen ile baban toprağa verildikten sonra soğuktan titreye titreye, korkudan ne yapacağını bilemez halde dağdan köye inmiştin. Bunlar, savaş sırasında akmayan gözyaşları."
 
   Fotoğrafta gördüğünüz kadın Kyung-sook Shin. Size hakkında birkaç kelâm etmek istediğim kitabın yazarı. Kitap, Lütfen Anneme İyi Bak, için neden bu resmi seçtim diye merak ediyor olabilirsiniz. Etmiyor da olabilirsiniz. Benim için fark eden bir şey yok. Size açıklayacağım. Fotoğrafta bir sınıra takılmış eller görüyorum ben. Karşıya bakıyor. Geçmek, uzanmak istiyor. Uzanamıyor. O sınır bulanık da olsa var. Hissediyorsunuz. Yüreğinizde, karnınızda garip bir yerde. Ama çare bulamıyorsunuz. Çare bulmak istiyor musunuz gerçekten peki?
   Size annelerin ne kadar fedakâr olduğundan falan bahsetmek istemiyorum. Biliyorsunuz. Bilmeseniz bile hissediyorsunuz o karnınızdaki garip yerde. Ya bir gün anneniz birden kayboluverirse? Yapacak hiçbir şeyiniz yok. Elleriniz o sınıra yapışır kalır. Uzanmak, annenize ulaşmak istersiniz, ulaşamazsınız. Arar durur, ilanlar bastırır, polise haber verirsiniz. Ama yoktur. Hâlâ o sınırlarda takılıp kalırsınız. Son kez ona bağırdığınız aklınıza gelir. Kahrolursunuz. Sizden istediği ve yapmadığınız ufak şeyler aklınıza gelir. Keşke dersiniz de, o garip yerdeki hissi geçiremezsiniz. Kaybolması mı gerekirdi bunları düşünmek için? Hiç mi aklınıza gelmezdi? Sizi ne zorluklarla büyüttü? Babanız için, sizin için nelere katlandı? Şimdi gidin de sarılın bir annenize, kaybetmeden, aranıza o sınır girmeden öpün bir kez...
   "İsim: Park So-nyo. Doğum Tarihi: 24 Temmuz 1938. Görünüşü: kısa boylu; kıvırcık, kır saçları ve çıkık elmacık kemikleri var; kaybolduğunda üstünde mavi bir gömlek, beyaz bir ceket ve pilili bej bir etek vardı. Son görüldüğü yer..."

   Uzun zamandır rahatsız olan anneleri Seul'de metro istasyonunda kaybolunca, çocuklarının ve kocasının arayış öyküsü bu. Geçmişten gelen ruhlarla, anılarla bir bir hesaplaşma süreci. Anılarımız, yaşadıklarımız geçmişte mi kalır? Hayır. Şimdiki zamana karışırlar. Şu an olduğumuz yerdir onlar. Bizi biz yapanlardır. Bizim anılarımızın en güzeli de ana türküsüdür, ana ninnisidir.
   Annenizi bildiğinizi düşünüyorsunuz değil mi? Evden uzaklaştınız. Kendinize ait bir yaşam kurdunuz, okuyorsunuz, öğreniyorsunuz, oysaki annenizin okuma yazması bile yok. Okula bile gidemeyen ve her zaman bunun acısını yaşayan, terden ıslanmış alnına bez bağlamış bir kadından çok şey biliyorsunuz. Ki sizden bir şey rica ettiğinde geçiştirip ters cevaplar verebiliyorsunuz. O sadece mutfağında yemek pişiren bir köylü kadını. Oysa öyle zamanlar geliyor ki, annenizi tanıyamıyorsunuz. Anneniz belki sizden habersiz kimsesiz çocuklara da annelik yapmış, köydeki annesiz iki kızın anneannesi gibi olmuştur. Yaşamında neler vardır belki de sizin bilmediğiniz. Ve sizin bilmediğiniz ne sevgiler. Ve sizin için olan bilmediğiniz sevgiler. Bilseniz bile fark etmediğiniz. Şimdi bir kez daha gidin de sarılın annenize ve bir kez daha öpün. O bunu fazlasıyla hak ediyor çünkü.
   Koreli bir kadının, Kyung-sook Shin'in Lütfen Anneme İyi Bak Doğan Kitap'tan. Meselimin sonuna gelirken size okuyun diyorum ama öncelikle; gidin bir kez daha sarılın annenize.

Kes

Gönderen: Modern Prometheus 23:38 , Etiketler: , , , | Yorum Yok

   "Bu sabahki okumamız Matta'dan, 18. bölüm, 10. ve 14. ayetler arası: 'Bu küçüklerden birini hor görmeyin; zira size derim ki göklerde onların melekleri daima göklerde olan Baba'mın yüzünü görürler.'
'Bir adamın 100 koyunu olsa ve onlardan biri yolunu şaşırsa, 99'u bırakıp dağlara gitmez ve yolunu şaşıranı aramaz mı? Eğer onu bulacak olursa doğrusu size derim: Yolunu şaşırmayan 99 için sevindiğinden ziyade onun için sevinir.'
'Böylece, bu küçüklerden birinin helak olması göklerdeki Baba'mızın muradı değildir.'
Bu sabahki okumamız burada bitiyor."
   Sabahki bu okumanın ardından, müdür okul öğrencilerinin hepsine gülümseyerek "İyi dersler." diyor. Çocukların hepsi derslerine giriyor, gülüşüyor ve ardından evlerine dönüp ödevlerini yapıyorlar. Akşam babaları geliyor, anneleri sofrayı kuruyor ve yemeğe oturuyorlar. Yemekten sonra biraz sohbet ediliyor ardından herkes kendi işleriyle meşgul olup vakti geldiğinde de yatmaya gidiyorlar. Ertesi gün yine aynı huzurlu düzen devam ediyor, devam ediyor, devam ediyor...
   İsterdik ki böyle olsun. Gerçekte ne mi oluyor? Gürültüden rahatsız olan müdür öksürdükleri için çocukları azarlıyor. Herkes susunca bir çocuktan öksürük sesi geliyor. Ve müdür kimin öksürdüğünü soruyor. Bulunamayınca hocalardan biri rastgele bir öğrenciyi kolundan çekiştirerek müdürün odasına götürüyor. Gerisi malum. Hâlbuki biraz önce İncil'den çocuklar hakkında güzel ayetler okuyanlar değil miydi bunlar? İnsan bu kadar sağır, bu kadar anlayışsız olabilir mi? 100 koyundan birinin kolundan tutup kendi elleriyle yolunu şaşırtabilir mi? Yapabilir. Yapıyor da nitekim. Hanginiz okulda kendisini tüm insanlığı adam edecek gibi zorbalığa düşkün memurlar görmediniz?

   Neyse, konuya dönelim. Okuldan çıktıktan sonra Billy'nin hayatı hiç de huzurlu değil. Ufak tefek işlerde para kazanmakla uğraşıyor. Çünkü okulda yazı-çizi işlerinde pek de başarılı değil. Evde ise babası tarafından terk edilmiş, çalışan bir anne ve madende çalışan zorba bir ağabeyle uğraşmak zorunda. Onları da böyle oldukları için eleştirmiyoruz fakat. Şartların ve durumların kimi ne hâle getireceği belli değildir.
   İşte bu şartlar altında yaşayan bir çocuk bir kerkeneze bağlanır. Kes. Aklında Kes ile yatar, Kes ile kalkar. Kendisine alıştırır, besler. Billy'nin deyimiyle ehlileştirilemez bu hayvan. Sadece kendisine yaklaşılmasına izin verir. Ona hizmet edilir. Yabanıldır, serttir ve hiç kimse umurunda değildir...


   Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; Ken Loach'un ilk filmlerinden biri olan Kes'i izleyin.

Çingene

   "Şems Hikmet:
   — Canım, çingeneler Müslüman değil midirler? Siz Müslüman'ız demiyor musunuz?
   Mehtap:
   — Diyoruz ama yine bize çingene diyorlar. Müslüman olmadığımızı söylüyorlar. Çingene başka Müslüman başkaymış. Hatta bizden bazı erkekler Çingene olduğunu saklayarak Müslüman kızı alıyor da Çingene olduğu duyulduğu zaman kıyametleri koparıyorlar."
   Ahmet Mithat Efendi, 1886 yılından sesleniyor sizlere. Boğazından çıkan sesler ulaşmasa da kaleminden çıkan mürekkep ulaşıyor. Irk ayrımından bahsediyor. Şems Hikmet'in Ziba'ya, Çingene kızına, aşkının temizliğini anlatıyor kendisini anlayacak yüreklere. Çingeneler gibi niceleri sadece ırkları bahane edilerek küçük görülmedi mi yıllarca? Yüzyıllarca diyelim. Hâlâ da görülmüyor mu? Görülmeyecek mi yıllarca? Yüzyıllarca diyelim yine.

   "Eski zamanın Odisse, İlyada romanları gibi bizim bu romanımız dahi birkaç bin sene sonra okunsa, hiç şüphe edilemez ki o zamanın erkek ve bayan okuyucuları ağırlıklı olarak Şems Hikmet'i takdir ve tasvip ederek Rakım Efendi'yi fikir darlığı, vizyon fukaralığı, geri kafalılık ile suçlayacaktır. Zira o zamanlar insanoğlunun şuuru tamamıyla yerli yerine oturmuş olacak ve bütün insanlık, her ferdiyle sabit, tek bir uygarlığın vatandaşı olacaktır; ve medeniyet, insanların arasında ne kavmiyetçe ne de uygarlıkça hiçbir fark kalmayacak kadar küreselleşecektir. Dünya bir insan yurdu ve insanlar da tek bir medeni soydan ibaret sayılacaktır! İşte Şems Hikmet, bir çingene kızını eğiterek hanım etmeyi kafasına koyduğu zaman, böyle birkaç bin sene sonra dünyaya gelecek bir adamın manevi sorumluluğunu içinde hissetmesi nedeniyle bu niyete düşmüştür."


   Ahmet Mithat, binlerce yıl da beklemek gerekse bu durumdan umutlu. Velhasıl; uygarlaşma sürecinde -aslında barbarlaştığımız, ki bu barbarlaşma düşünsel anlamda belli arketiplere yönelmeyi kapsar- keşifler ile ve insanların kendilerinden farklı olanla, en önemlisi de kullanıp hor görebilecekleri ile karşılaşmasıyla gelişmiş olan ırk ayrımcılığının, nitekim 'uygar' insanlar bile farkına varamamıştır. Her çağda ve her toplumda, ki bunlar kendilerine medeniyetin beşiği de deseler, hiçbir zaman gruplaşmanın ve ayrımcılığın olmadığının örneğine rast gelmek mümkün değil gibidir. İnsanın olduğu yerde her zaman güzel şeylerin olduğu gibi çirkin şeyler de olmaya devam edecektir. Hiç kimse kardeş kardeş yaşayacağımızın hayallerini kurmasın. Önemli olan bu mücadeleye devam edebilmek, nefesiniz kesilene kadar haykırmaktır. Çünkü insan dediğimiz, kendini bu tür konularda zapt etmekte güçsüzdür.

   "Gaddarlık, insaniyetimizin en parlak üstünlük işaretlerindendir. Bir adamı ezmek lazım gelince, cihan kahraman kesilir."


    Ahmet Mithat Efendi'nin Çingene'si Sel Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Mor Bir Serserinin Gezi Notları

   "Bu nedenle keşiflerimin elle tutulur bir tarafı yok -gayet özneller. Kimin ne yaptığına, kimin ne dediğine gelince, ben böyle şeylere pek kafayı takmam. Zaten elimden başka türlüsü gelmez, zira benim gibi insanlar yapı itibarıyla böyle şeylere pek merak duymazlar, zaten hakikat hiçbir zaman umurumda olmamıştır. 'Hakikat insanın inandığı şeylerdir ama hakikat insanın bir şeylere inanmasını sağlayamaz.' Bu tuhaf ifadeyi gezi günlüğüme iki defa yazmışım."


   Oyama Yayınevi "Yeni Fudoki Dizisi" için -fudoki,  bir bölgenin coğrafyası, tarihi, âdetleri hakkında bilgi veren, tarihi bir topografik kaydını içeren bir kılavuzdur- Tsugaru bölgesine kendine has karakteri dolayısıyla ayrı bir cilt ayırmak istemiş ve bu cilt için Osamu Dazai'yi seçmiş. Dazai gerek edebi başarıları ve yaşam biçimi nedeniyle gerekse de Tsugarulu olması ile dikkat çekmiş. Teklif kendisine götürüldüğünde bir bakıma sevinerek kabul etmiş. Çünkü o da doğduğu topraklara dönmek ve köklerine dair bir şeyler aramak isteğindeydi. Ayrıca daha sonra kendisinin de belirttiği gibi bu yolculuğu ve kitabı annesine dair bir şeyler öğrenmek için de yapmıştır. Dazai genelde siyaset ile ilgilenen bir aileden yazar olarak çıkmış ve sol görüşlü eylemler, alkol, intihar vb. tarzı nedenlerle başı sık sık derde girmiş. Dazai okul dönemine dair bir anısında okulda çok ceza aldığından bahsediyor. Sınıfta ağzını kocaman aça aça esner kendi kendine gülümsermiş. Sonra öğretmeninden dayak yermiş. Öğretmeni, öğretmenler odasında bile esnemesinden konuşulduğundan dem vurunca Dazai, "Esnememin konuşulduğu bir öğretmenler odasını düşündükçe, gülümsememi tutamıyorum." diye yazar. Dazai'nin bu salaş ve ironik tavrı gerçekten kayda değer. Kitap bir gezi, coğrafya kitabı olması gerekirken, bu şekildeki itiraflarından oluşan bir monolog olarak düzenlenmiş. Dazai anlatılarında ayrıca yer yer haikulardan da bahsediyor. Alıntılar yapıyor. Kitabı değerli kılan da tamamen bunlar olmuş.

          Furu'ike ya                                              Eski bir havuz
          Kavazu tobikomu                                   Bir kurbağa atlar
          Mizu no oto                                            Suyun sesi

Osamu Dazai'nin bu haiku üzerinde durması ilginçtir, çünkü intiharını da suya atlayarak gerçekleştirmiş.


   "Bir ailenin üyelerini ne zaman böyle keyifsiz görsem acaba benim yüzümden mi kavga ettiler diye düşünürüm. Tahminim bazen doğru çıkar bazen yanlış. Kanundan korkan bir hanede bir yazarın ya da gazetecinin gelmesi genelde endişe yaratır. Biz yazarlar için de bu acı bir tecrübedir, böyle bir şeyi asla hissetmemiş bir yazar kuşkusuz budaladır."

   Kitap ayrıca bazı siyasal ve sosyolojik konulara da ışık tutması bakımından değerli. Düşünce adamlarına ve toplumun eksik taraflarından bahseden kişilere de o dönemde nasıl bakıldığına dair bir tutum görebiliyoruz. Gerçi bu tutumun dönemsel olması ile pek bir alakası bulunmuyor. Her dönem boyunca bu tutum devam ediyor. Dazai anlatılarının bazı kısımlarında örneğin denizin derinliği gibi konulardan bahsederken milli güvenlik gibi bahanelerle bilgi vermekten çekiniyor. Gerek savaş dönemi olması gerekse de siyasi güçlerin dönemde oynadığı roller bunun nedeni olabilir. Ama her şekilde, savaşın insanlar üzerinde yarattığı paranoya görmezden gelinemiyor.  Trajik olduğu kadar komik de bu aynı zamanda. Düşünsenize, elinde Mor Bir Serserinin Gezi Notları'nı tutmuş bir düşman albayı, Tsugaru'ya saldırırken hangi kıyının sığ hangisinin derin olduğunu kestirmeye çalışıyor.
    Mor Bir Serserinin Gezi Notları Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken sizi Tsugaru-Shamisen ile ve bir iki Tsugaru fotoğrafıyla başbaşa bırakıyor ve diyorum ki; okuyun.


Sisifos Söyleni

   "İşte bu nedenle beni aşan ve benim bireysel deneyim çerçevemden taşar taşmaz anlamını yitiren bir kavramın basit tanımında coşkuyla kendimden geçemem. Üstün bir varlığın bana vermiş olabileceği bir özgürlük ne olabilir, bunu anlayamam. "Hiyerarşi" duygusunu yitirdim. Benim özgürlük anlayışım tutuklunun anlayışı  ya da devlet içinde çağdaş kişinin anlayışı olabilir ancak. Benim bildiğim tek özgürlük düşünce ve eylem özgürlüğü. Öyleyse, uyumsuz benim tüm ölümsüz özgürlük şanslarımı sıfıra indirirken, bana eylem özgürlüğümü verir, onun etkinliğini artırır. Bu umut ve gelecek yoksunluğu, insanın her şeye açık oluşunda bir gelişme anlamına gelir."
   Camus'ye göre her şeyden öte temel sorun yaşamın, yaşamaya değer olup olmadığı. Bu konuda diyebiliriz ki; eğer yaşam buna değer değil ise intihar anlaşılabilir bir şeydir. Kişi bu durumda bir uzlaşmaya koyvermiştir kendisini. Dünya karşısında bir kabulleniştir intihar. Düşünüldüğünün aksine yaşama başkaldırı değildir. Eğer başkaldırıdan söz edilmek istenirse o zaman, yaşam yaşamaya değer görülüp sonuna kadar sürdürülmeli. İnsan sonuna kadar yaşamalı ve onu tüketmeli. Durumlar karşısında tek yapabileceği, bilmeye çalışmaktan vazgeçmek ve yaşamaktır. Durasız, sonsuz yaşam peşinde koşulmaktansa şu anda elinde olanı harcamaya bakmalıdır. Galileo'dan örnek verir, sözünden dönmekle iyi yaptığından bahseder. Çünkü o ölür ise Dünya'nın Güneş çevresinde dönmesi ya da Güneş'in Dünya çevresinde dönmesi pek de fark etmeyecektir. Önemli olan kişinin yaşama devam edebilmesidir. Bu konu kimilerine kötü veya ahlaksız bir nitelik olarak görülebilir ancak Camus burada değer yargılardan uzak bir görüş geliştirip, varoluşun temel noktasından, var olmaya devam etmekten bahsediyor.

   "Bilmiyor değiliz, tüm kiliseler bize karşı. Bir yere varmayı isteyen yürek durasızlığa yan çizer, tüm kiliseler de ister Tanrısal, ister siyasal olsunlar, durasızlığa göz dikerler. Mutluluk ya da cesaret, gündelik ya da adalet onlar için ikincil amaçlardır. Getirdikleri bir öğretidir, buna katılmak gerekir. Ama benim düşünlerle ya da durasızlıkla işim yok. Kendi ölçüme uygun gerçekler, el dokunabilir bunlara. Onlardan ayrılamam. İşte bunun için hiçbir şey kuramazsınız benim üzerime; fatihin hiçbir şeyi sürekli değildir, öğretileri bile." 
   Yaşam saçmadır. Uyumsuz kelimesi sık sık karşımıza çıkar kitapta. Tam bir anlam verilemese de bu uyumsuz saçma, usa, mantığa uymayan, abes anlamlarını içerir. İşte yaşamı sürdürülmeye değer gören insan, uyumsuz insandır. Yaşam bizim bilebileceğimizin ötesindedir. Onu asla kavrayamadık ve kavramamız da mümkün olmayacak. Sadece yadsıyarak tüketeceğiz. Bu anlamda Camus kitabına Sisifos Söyleni adını verirken, Yunan Mitolojisindeki Sisifos'tan esinlenmiştir. Sisifos Tanrılar tarafından bir kayayı sürekli bir tepeye çıkarmaya çalışıp sonra onun aşağıya yuvarlanmasını görme cezasına çarptırılmıştır. Bu şekilde amaçsız ve sonsuz olarak bu döngü devam eder.

   "Sisifos bu dönüş, bu duruş sırasında ilgilendirir beni. Böylesine taşlarla didinen bir yüz, taşın kendisidir şimdiden! Bu adamın ağır ama eşit adımlarla sonunu göremeyeceği sıkıntıya doğru inişi gözlerimin önüne geliyor. Bu saat, bir soluk alışı andıran, tıpkı yıkımı gibi şaşmaz bir biçimde geri gelen bu saat, bilincin saatidir. Tepelerden ayrıldığı, yavaş yavaş tanrıların inlerine doğru gömüldüğü saniyelerinin her birinde, yazgısının üstündedir. Kayasından daha güçlüdür."
   Sisifos örneğinde de olduğu gibi birey intiharı seçmektense, yaşama devam etmeyi seçmelidir der Camus. Çünkü uyumsuz insan başkaldırıyı seçmelidir. Ancak bu şekilde var olmaya devam eder kişi. Camus didinmek bile insanı mutlu etmeye yeter derken, yaşamı yaşamaya değer gördüğünü kabul etmiştir. Kişi var olmadıktan sonra hiçbir şeyin bir anlamı yoktur. Çünkü kişi bir durasızlık peşinde koşmamalıdır. Önemli olan, şu anda elimize verilen yaşamı tüketmek, düşünce ve eylem özgürlüğümüzü sürdürebilmektir.
   Sisifos Söyleni Tahsin Yücel'in çevirisi ile, Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

   "Sisifos'u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisifos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün bağlılığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür, ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir."

Et Maintenant, On Va Où?

Gönderen: Modern Prometheus 23:45 , Etiketler: , , , | 1 Yorum

"Burada anlatacağım hikâye, dinlemek isteyen herkes içindir. Bu hikâye, oruç tutanların, dua edenlerin, mayınlarla çevrilmiş yalnız bir köyün, kızgın güneş altında kalpleri kırılmış iki grubun, bir haç veya bir hilal uğruna kanlanmış ellerin, geçmişi dikenli teller ve silahlarla çevrili, barışı seçmiş bu yalnız yerin hikâyesidir. Bu siyahlı kadınların uzun bir hikâyesidir. Ne parlak yıldızlar, ne de yanan çiçekler. Külden kararmış gözler."
   Düşmanlıklarımız, kinlerimiz ve nefretlerimiz her daim anlamsız değil miydi? Öbür yanağını dönmek dünyanın en zor ve en güzel şeyi değil mi? Şu ana kadar saçma olmayan ve masum insanlar tarafından onaylanmış bir savaş gösterebilir misiniz bana, en azından savaşta ölmemiş olan masum insanlar tarafından?! İşte bu da, savaşı durdurmak isteyen ve köyündeki erkekleri türlü oyunlarla sakinleştirmeye çalışan kadınların; Hıristiyan muhtarın uykudan uyanınca kendisi gibi Hıristiyan karısını namaz kılarken görmesinin; Ahmet'in Müslüman ve çarşaflı karısının çatıya bir elbise ile çıkıp, bakın neredeyse yarı çıplağım, diye bağırmasının; evladını bu anlamsız savaşta bir serseri kurşuna kaybeden bir ananın, kan ağlayan Meryem Ana heykeline yakarışının bir hikâyesidir!
"İn oradan aşağıya. Sen anne değil misin? Sen anne değil misin? Sormadan insanların çocuklarını mı alıyorsun? Ne hakla onu benden aldın? Neden onu korumadın? Ne yapıyordun? Onu sana emanet etmiştim, böyle mi geri veriyorsun? Bu şekilde mi veriyorsun? Git gör onu, kuyuda duruyor! Ama senin umurunda bile değil. Senin oğlun kollarında! Peki ya benim oğlum nerede?"

Kişisel Bir Sorun

   "İnsan ölüm kalım yol ayrımına geldiğinde, ölümüyle birlikte bağının kalmayacağı uzayı ve yaşamını, dolayısıyla bağını sürdüreceği uzayı yan yana halde, hemen burnunun dibinde götürüverir. Sonra da, ölü olarak varlığının sona ereceği uzayı, üzerindeki giysileri çıkarıp atarmış gibi arkasında bırakıp yaşamaya devam edeceği uzaya girer. İşte böyle, bir insanın çevresinde ağacın gövdesinden çıkan yapraklar ve dalların ayrışmasına benzer şekilde uzaylar vardır."
   Varoluşumuz bu çok boyutlu uzaylardan birinde ve biz onu yaşamakla yükümlüyüz. Bu yaşam eğrisinde, çünkü bir eğridir yaşam, karşımıza sürüyle kişisel sorun çıkacak. Biz bunları sadece bize verilmiş lanetler olarak göreceğiz. Oysaki bu sorunlar karşısında takınacağımız tutumlar ve gerçekleştireceğimiz davranışlar bizden önce belki de yüzlerce kez tekrarlanmıştır. Kişisel bir sorunumuz vardır, evet, bütün dünya ile kişisel bir sorun paylaşmaktayız.
   Tek başınıza yaşıyor iseniz kendinize karşı bir takım sorumluluklarınız vardır. Aileniz ile yaşıyorsanız, onlara karşı sorumlusunuzdur. Her zaman özgür olamazsınız. Evliyseniz, eşinize karşı sorumluluklarınız vardır. Bir de çocuklarınız varsa, sorumluluklarınız daha da artmıştır. İnsan bunlara sahip olmak istiyorsa, getirdikleri sorumlulukları da yüklenmelidir. Özellikle çocuklara karşı olan sorumluluklar en önemlileridir. Çünkü yüzlerine yazılmış olan sadece masumiyettir.
   Bir çocuk beklerken, tahminleriniz doğru çıkmaz ve hayat sizi bir kumar masasına davet ederse peki, ne yaparsınız? Masada kaybederseniz, bebeğinizi kaybedeceksiniz. Kazanırsanız; bebeği kazanacaksınız fakat özgürlüğünüzü kaybedeceksiniz. Sahip olmayı istedikleriniz için neleri feda edebilirsiniz?
   Masaya oturacak mısınız? Kenzaburo Oe, Kişisel Bir Sorun'da bebeği beyin fıtığı ile doğan Bird'ün birkaç günlük hesaplaşmasını anlatıyor. Kuşkusuz aynı hesaplaşmayı kendisi de yaşadı zamanında. Çünkü o da engelli bir çocuk sahibiydi. İşte bu yüzden kişisel bir sorundu bu onun için.

   "Kişisel sorunlar arasında, tek başına o sorunun mağarasında ilerledikçe, sonunda tümünü ilgilendiren, geniş bir çıkışa ulaşıldığı da olur. Öyle sorunlar da yok mudur? O durumda bunalmış haldeki kişi, o bunalımın meyvesini almış olur. Karanlık mağarada acı anlar yaşayan, ama yeryüzüne çıkmayı başardığı anda torba dolusu altın elde eden Tom Sawyer gibi! Ancak, benim şu anki kişisel sorunumdaki acıyı yaşama rolü, diğer tüm insanlardan soyutlanmış halde. Kendime ait dikine bir çukuru, çaresizce kazmaya devam etmekten başka bir şey yapmıyorum. Aynı şekilde karanlık çukur içerisinde sıkıntılı terler döküyor bile olsam, benim kişisel sorunumdan hiçbir insansı anlam çıkmaz. Yalnızlık ve utanç içerisinde kazılan iğrenç bir çukur. Benim Tom Sawyer'ım o derin çukurun içerisinde aklını yitirebilir."

   Oe kişisel sorunundan bir anlam çıkarıyor aslında. Ve kendisi gibi niceleri için kalemini kalbine saplayıp; acı, sabır ve güçle yazılmış bir roman çıkarıyor. Kişisel Bir Sorun, Hüseyin Can Erkin'in Japonca aslından çevirisiyle Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Güneşim

Gönderen: Modern Prometheus 11:53 , Etiketler: , , | Yorum Yok


Yolda; her telden çalıyor sizin için.


Seni gördüğümde,
Güneşler açar içimde,
Kokun evim,
Büyüdüm sözlerinle...

Yaz Ortasında Ölüm

   "Bizleri çıldırmaktan koruyan nedir? Yaşama gücü müdür? Egoizm midir? İnsanın sinsilikten sıyrılmasını sağlayan yegâne güç müdür? Yoksa, insan oğluna bireysel mutluluklardan başkası verilmemiştir de yaşamla ilgili en sert cezalar bireysel yaşam gücünün dayanma sınırlarına göre mi verilmektedir? Her şey birer sınavdan mı ibarettir? Fakat yalnızca anlayıştaki kırılmalar bu bireysel mutsuzluk içerisinde sık sık anlamayı imkânsızlaştıran hayaller mi yaratmaktadır?" -Yaz Ortasında Ölüm
   Ve her köşe başında bir ölüm...
   Nice ölümler vardır. Ölümlerden ölüm seçebilirsiniz kendiniz için. Trajik de olabilir komik de. İnsan ölüme saplanıp kalabilir. Ya da şöyle diyelim; ölüm insana saplanıp kalmıştır. Ondan kaçış yoktur. Ne kendinizi kurtarabilirsiniz ne de başkalarını. Yaşam ve ölüm kesişen iki doğru. Yaşamı da, ölümü de algılamak çok zor değil aslında. Neticede iki düz çizgi. Varlar ve kesişiyorlar bir noktada.
   Ölümü kabullenmek, öleni kabullenmek zor olmuştur daima. Bunun için acı çekmek zorundasınız. Acı çekmeseniz bile bu acıyı çekiyormuş gibi görünmelisiniz. Belki gerçekten de çekersiniz acıları. Ama bu acılar sizi delirtmez. Belki de gerçekten bu acılar insana sınırlarına göre verilmektedir. Belki de insan bireysellikten uzaklaşamayacak ölçüdedir, bencilliği onu delirmekten korur. Ölümün getirdiği acılar ve oynadığınız rol bir süre sonra sizinle bir olur ve acınızın size verilmiş bir hak olduğu izlenimine kapılabilirsiniz. Neticede, yaz ortasında gelen bir ölüm sizi siz yapmaktan çıkarabilir.
   Mişima, Yaz Ortasında Ölüm'de ölümü yaşayan bir ailenin tablosunu çiziyor. Daha doğrusu ölümü yaşayanlara tanık olan bir aile. Çünkü insan yaşadığı sürece ölüme sadece tanık olur. Bu tanıklığın insan ruhu üzerindeki çarpıklıklarını aktarıyor size Mişima.

   "Sıradan kazaların yol açtığı nezaket, deprem sonrasında bir aileyi sarmalayan huzur herkesi körleştirir. Sıradan bir dostluk aşk gibi gelebilir, aşksa dostlukla karıştırılabilir. Herkesin, diğerlerinin gösteriş için taktığı maskeleri birer birer çıkartana kadar, şeytan maskenin omuzlarına ve dudaklarına kimsenin anlayamayacağı çizgiler bırakır..." -Haruko


   Haruko'da, bir Japon kadınınının, Haruko'nun öyküsünü anlatıyor. Yer yer ilginç gelecek duygular ve cinsellikle. Sirk'te ise bir sirk patronunu anlatıyor ve onun için çalışan iki gencin öyküsünü. Kanatlar'da, Bulmaca'da, Havai Fişekler'de ve diğer öykülerinde birbirinden farklı insan ve durum portreleri çiziyor Mişima. Ama genelde ölüm olgusunun etrafında şekilleniyor bu durum. Mişima'nın ölüm saplantısı, şiddetten aldığı  haz ve cinsel yönelim farklılığı ve onun getirdiği saklanma, normal görünene duyduğu özlem yazınında karakteristik roller oynayabiliyor.

"Benzer gülümsemeler, benzer mahcup bakışlar, benzer mutluluktan havalara uçmalar. Bunları gördükçe insanların ihtirasları arasında en sivri olanın, yani mutluluğun başkalarıyla aynı olma isteği olduğunu anlamaya başlamıştım." -Bulmaca

   Ancak Mişima en çok ölümü hissettiriyor size, on bir öyküde de. Yaz Ortasında Ölüm, Hüseyin Can Erkin'in Japonca aslından çevirisiyle, Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Bir Maskenin İtirafları

   "Belki de öteki çocuklar kendilerini anlamak ihtiyacını duymuyorlardı: onlara gerçek yaradılışlarını olduğu gibi göstermek olanağı tanınmıştı; ben ise hep belirli bir rolü oynamaya kendimi zorlamak durumundaydım. Bu gözlemci bir bakış açısı ve kendi kendini gözleme sonucunu doğurmuştu. Bu yüzden bu benim olgunluğum değil, kendimi üzerimde belirli bir denetlemeye zorlayan güvensizliğim, hoşnutsuzluğumdu."
   Tiyatro, sinema oyuncularını, aktörleri daima alkışlayıp, sevdiniz. Kendisi dışında birisi olmayı hemen hemen herkes başaramaz. Ve bunu ustalıkla yapmak da en zorudur. İşte bu yüzden sanatçıdır onlar. Sahnede kaldıkları sürece...
   Başkası gibi görünmek sahnede takdir edilirken, sahneden inince önemli olan kendin olabilmektir, kendi hayatını yaşamaktır. Yaşamını kendin olarak yaşamaktır en önemlisi de.

   "Bu dünyaya ne yapmaya geldiğimi sorarsanız.. Cevabım şu olacak; Hayatımı yüksek sesle yaşamak için buradayım."
Émile Zola

   Şimdi bütün hayatınızı bir maskenin ardında, ömrünüzü rol yaparak geçirdiğinizi düşünün. Çünkü maskenin ardındaki kişiyi isteyen yoktur ve siz, maskenizi düşürüp hayatınızı yüksek sesle yaşayacak kadar cesur değilsinizdir. Sessizce, bu hayatın içinde bir tek düşlerinize sığınarak yaşamak, yapabileceğiniz tek şeydir. Olduğunuz kişiyi, gerçek yüzünüzü kötülüğün ve günahların bir parçası olarak görüp, varlığınız size daima acı veriyorsa ve maskeyi tutmaktan da yorulmuşsanız artık, bir kaçış, bir kurtuluş ve bir dinleniş için ölümü arzularsınız. Ölüm kurtuluşunuz ve kurtuluş, tek gerçeğiniz olur. Varlığınız saflığın kirletilişidir. Günahtır. Belki tutunabileceğiniz tek hatıranızı da pislikle ilişkilendirirsiniz.

   "Gerçekten de öyle; çünkü bu dünyadaki bütün düşüşler, alçalışlar arasında en tiksindirici olan saflığın düşüşü, alçalışıdır."
   Ölüm saplantınızla, hep bir son umuduyla, omzunuzdan bu yükü kaldıracak anın beklentisiyle yaşarsınız artık. Maskenizi daima tutmak zorundasınızdır. Yorgunsunuzdur. Bu durum zihninizi uyuşturur. Sizi siz olmaktan çıkarır. Artık ne siz sizsinizdir ne de maske maskedir. O artık yüzünüzle bir olmuştur.

    "'Maske'min sonunda doğamın tamamlayıcı bir parçasına dönüştüğünü düşünüyorum. Artık bir maske değildi o. Kendimi normal bir insan olarak maskelediğimi, sonuçta bunun bir anormallik olduğunu tekrar tekrar kendime söylemiş olsam da içimdeki yaradılıştan saf ve normal olan şeyi de eritip bozduğumu anlamıştım. Diğer bir deyişle, eninde sonunda bir maskeli, hayhuy dışında bir şeye inanmayan bir varlık olma yoluna girmiştim."
   Yukio Mişima, bir eşcinsel... Bütün toplumlar arasında en çok dışlanan ve varlıkları her zaman tehlike arz edenler, eşcinseller. Yaşamları, korkunç maskelerle dolu bir maskeli balo. Ve Mişima artık sıkkın. Artık haykırmak istiyor. Sizin için normal olmayanın, onun için normal olduğunu, gerçek doğasının bu olduğunu itiraf ediyor. (Sahi normal nedir ki?) Dinlemeniz ve anlamanız için itiraf ediyor Mişima. Ona ve gücüne tutuluyorsunuz satırlarda. Maskenin ağırlığı altında ezilen adam, bir de savaş yıllarının acısıyla yüzleşmek zorunda. Mişima suratında maskeyle başrolü oynarken, arka planda savaş sürüyor. Ve Mişima size içinde yaşadığı maskeli baloyu anlatıyor. Savaş, acı, belirsizlik, günah... Ölüm saplantısı doğuran nevrotik davranışlar...

   "İçimde bir şeyin yandığını duydum. Yanından geçtiğimiz sefalet, beni kuvvetlendirip sağlamlaştırmıştı. Bir başkaldırmanın doğurduğu öfke duygusuna benzer bir duyguydu içimdeki; bu bahtsızlar bütün insanca şeylerin toptan yok edilmesine tanık olmuşlardı, gözlerinin önünde bütün insanca ilişkilerin, sevgi, nefret, mantık ve mülkiyetin alevler içinde yok olduğunu görmüşlerdi. Ve bu sefer savaşmak zorunda oldukları şey alevler değil, insanların kendisi, sevgi, nefret, mantık ve mülkiyetti. Batmakta olan bir geminin adamları gibi, sadece hayatlarını devam ettirebilmek için bir başkasını öldürebilecek durumdaydılar."
   Yukio Mişima'nın anlatıları; acıların, toplum dışına itilmişliğin, saplantıların, rüyalar aleminde gezinen fantezilerin ve kendi doğumunu hatırladığını iddia eden çocuğun romanı...
   Bir Maskenin İtirafları, Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

İvan İlyiç'in Ölümü

   Siz hiç ölüm haberi aldınız mı?
   Tabii ki aldınız. Bir yakınınızı kaybettiyseniz; üzüldünüz, ağladınız ve şimdi ne yapacağınızı sordunuz kendinize. Uzaktan bir tanıdığı kaybettiyseniz; üzüldünüz, ağlamasanız bile ağlayanları görüp duygulandınız. Çocukları varsa acıdınız. Çocuksa daha çok acıdınız. Cemal Süreya demiş ya "Her ölüm erken ölümdür" diye. Bu da öyle olmuştur.
   İvan'ın başında toplananlara da bakın bir. Hepsi, kendine ya da başkalarına şimdi ne olacağını düşünür. İvan ölmüş, iyi adam olmuştur. Tabutunda yüzüne bir güzellik hâkimdir. Onu umursayan kalmamıştır. Kalamaz da zaten. İnsan kendisine itiraf etmeye korksa da böyledir bu. Bir ölünün arkasından ölüye ağlanmaz asla. Öleni göremeyeceğin için kendine ağlarsın. Bir canlının ölümünde bile kendini düşünecek kadar bencil bir yaratıksındır çünkü sen.
   "Yalan, ölümün arifesinde çevresini kaplayan bu yalan; korkunç, muhteşem ölüm olayını ziyaretleriyle örtmeye çalışarak yenmeye hazırlanan mersin balıkları düzeyine indirdikleri bu yalan, İvan İlyiç için son derece acı vericiydi. İşin tuhafı çevresindekiler ona bu hokkabazlıkları yaparken kaç kez,  'Bırakın şu yalanları! Ölmekte olduğumu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Yalan söylemekten vazgeçin bari!' diye bağıracak gibi oluyordu. Ne var ki, hiçbir zaman kendinde bunu yapacak gücü bulamıyordu..."


   Tolstoy size ters bir öykü anlatıyor. Önce karakterini öldürüyor ve sonra sizi, çocukluğuyla başlayan yaşamına sokuyor İvan İlyiç'in. İvan'ın yaşamı size gayet sıradan görünebilecek şekilde çerçeveleniyor. Doğuyor, okula gidiyor, hafif çıkarların etkisinde kalan bir evlilikle devam ediyor. İşini yapıyor, terfi alıyor, çocukları oluyor bu süreçte hem yaşam hem de ölümle karşılaşıyor. Daha çok maaş ve güç istiyor, alıyor da. Aile içinde tartışmalarla birlikte işine daha da kenetleniyor. Rahatsızlanıyor, yataklara düşüyor. Tamamen sıradan bir adamın öyküsü. Görülmeye değecek bir şey değil elbette ama Tolstoy kör göze parmak sokuyor. İçinde yaşadığımız toplumun kendi değerlerini kişiye nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor. Kişi yanlış olduğunu bildiği davranışları, kitlelerin de yaptığını görürse bu yanlışı sorgulayacaktır. Ve bu sorgulama iyi yönde sonuç vermeyecektir. Toplum iki yüzü keskin bir bıçak adeta. İyi kavramı bile tartışmaya açıkken, toplum sizi iyiye sevk etmeye çalışır. Ve bunu o kadar emin halde yapar ki, kendinizi sorgularsınız. Ve siz de toplumun bir parçası olursunuz artık.
   İvan İlyiç hasta yatağında yatarken yaşamını, yaşamı boyunca değer verdiği varlıkları sorguluyor. Ölümü kabullenmekte hâlâ zorlanıyor. Dünyada edindiği mevkiye o kadar bağlanmış ki ölümün kendisine işlememesi gerektiğinde inatçı. Sorgulama ve kabulleniş çok geç bir vakitte buluyor onu. Belki de bu yüzden Tolstoy size bu hikâyeyi anlatıyor ki her zerrenin yerçekimine direnemediği gibi, direnemeden yaklaştığımız ölüm uçurumunun kıyısında karşılaşmayalım onunla.
   Aklıma şu şiir geliyor; Orhan Veli'nin kaleminden akıyor yaşam, ölümü anlatırken;
"Akşamüstüne doğru, kış vakti;
Bir hasta odasının penceresinde;
Yalnız bende değil yalnızlık hali;
Deniz de karanlık, gökyüzü de;
Bir acayip, kuşların hali.

Bakma fakirmişim, kimsesizmişim;
- Akşamüstüne doğru, kış vakti -
Benim de sevdalar geçti başımdan.
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış;
Zamanla anlıyor insan dünyayı.

Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayri?

Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz. "
   İvan İlyiç'in Ölümü, Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken sizi Tolstoy'un son günleriyle başbaşa bırakıyor ve diyorum ki; okuyun.


By This River

Gönderen: Modern Prometheus 21:23 , Etiketler: , , , | Yorum Yok



Brian Eno'nun 1977 yılındaki Before and After Science adlı albümünden By This River, Yoshida Brothers yorumuyla.


Gün geçerken, sanki okyanustaymış gibi
Burada bekliyoruz, hep başarısızız hatırlamakta,
Niçin geldiğimizi, geldiğimizi, geldiğimizi,
Merak ediyorum, niçin geldiğimizi...

Dağın Sesi


   Yaşıyoruz değil mi? Hepimiz. Farklı ya da aynı yaşamlarımız var. Yaşamı hissediyoruz. Ama yaşamı biliyor muyuz? Yaşamın nerede başladığını ve nerede bittiğini kestirebiliyor muyuz? Yaşam tıpkı, fosil halinde bulunmuş bir lotus tohumu gibi. Ne bin yıllık diyebilirsiniz, ne de elli bin yıllık. Tohumun yaşamı insanınki karşısında, bir sonsuzluk.
    Yasunari Kavabata, Dağın Sesi'ni yazarken ne bir başlangıç ne de bir son veriyor size. Tıpkı yaşam gibi. Yaşam bir döngüdür. Başlar, biter, başlar, biter... Yeniden başlayan belki sizinki belki de bir başkasınınkidir. Fakat başlar, daima.
    Yaşlı bir adamın, Şingo'nun, iç dünyasında hâlâ sorguladığı kavramlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Yaşamdaki yerini, geçkin yaşına rağmen cinselliğini sorguluyor Şingo bir anlamda. Sık sık gördüğü rüyalarındaki bir kıza, kürtajla alınmış bir cana; bir ayçiçeğine ya da kiraz ağacına bakarken sorular soruyor kendine. İnsanın kendisine itiraf etmekte çekindiği şeyleri düşünüyor, suçu çoğu zaman kendinde aramaya çalışıyor ve yine yaşamını sorguluyor. Ve pek sıklıkla kesin cevaplar vermiyor size Kavabata, Şingo'nun ağzından aktardığı o kısa, sade ve duru cümlelerde.



    Japon kültürünü, toplum ilişkilerini, pişmanlıkları, yaşamdaki önemli kararların sorgulanmasını öyle huzur dolu bir dille aktarıyor ki sizlere. Bu huzur en çok kendisini doğa tasvirlerinde hissettiriyor. Kavabata'nın kalemi tıpkı doğanın kendisi gibi işliyor. Sakin, durgun. Onun harfleri arasında dolaşmak tıpkı bir ormandaki ağaçlar arasında dolaşmaya benziyor. İnsanın doğadan geldiğine ve yine aynı doğaya döneceğine inandırıyor sizi o dinginlik; her ne kadar insan kopmaya çalışsa da.
    Satırlarında II. Dünya Savaşı'nın etkileri görülüyor. Amerikan savaş uçakları kimi zaman çok alçaktan uçuyor, ki sesini duyurabilsin Kavabata. Bir bebeğin gözlerindeki şaşkınlığında hissediyorsunuz savaşı azıcık. Bir oğulun çarpık aile ilişkilerinde de, sözlerinde de buluyorsunuz biraz.


    "Kulağının dibinden vızır vızır kurşunlar geçmişse, insanın kendi piçiyle karşılaşıp da onu tanımaması umurunda olmuyor. Hayati bir tehlike değil..."

    "Savaş ve barış zamanları birbirinden farklıdır."

    "Ama belki tekrar savaş çıkar. Hem belki önceki savaş hâlâ benim gibilerin aklından çıkmamıştır."

    Yasunari Kavabata size dağın sesini, doğanın sesini, anlık ilhamların ve uyanışların sesini, belki de Tanrının sesini aktarıyor, Doğan Kitap'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.