İvan İlyiç'in Ölümü

   Siz hiç ölüm haberi aldınız mı?
   Tabii ki aldınız. Bir yakınınızı kaybettiyseniz; üzüldünüz, ağladınız ve şimdi ne yapacağınızı sordunuz kendinize. Uzaktan bir tanıdığı kaybettiyseniz; üzüldünüz, ağlamasanız bile ağlayanları görüp duygulandınız. Çocukları varsa acıdınız. Çocuksa daha çok acıdınız. Cemal Süreya demiş ya "Her ölüm erken ölümdür" diye. Bu da öyle olmuştur.
   İvan'ın başında toplananlara da bakın bir. Hepsi, kendine ya da başkalarına şimdi ne olacağını düşünür. İvan ölmüş, iyi adam olmuştur. Tabutunda yüzüne bir güzellik hâkimdir. Onu umursayan kalmamıştır. Kalamaz da zaten. İnsan kendisine itiraf etmeye korksa da böyledir bu. Bir ölünün arkasından ölüye ağlanmaz asla. Öleni göremeyeceğin için kendine ağlarsın. Bir canlının ölümünde bile kendini düşünecek kadar bencil bir yaratıksındır çünkü sen.
   "Yalan, ölümün arifesinde çevresini kaplayan bu yalan; korkunç, muhteşem ölüm olayını ziyaretleriyle örtmeye çalışarak yenmeye hazırlanan mersin balıkları düzeyine indirdikleri bu yalan, İvan İlyiç için son derece acı vericiydi. İşin tuhafı çevresindekiler ona bu hokkabazlıkları yaparken kaç kez,  'Bırakın şu yalanları! Ölmekte olduğumu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Yalan söylemekten vazgeçin bari!' diye bağıracak gibi oluyordu. Ne var ki, hiçbir zaman kendinde bunu yapacak gücü bulamıyordu..."


   Tolstoy size ters bir öykü anlatıyor. Önce karakterini öldürüyor ve sonra sizi, çocukluğuyla başlayan yaşamına sokuyor İvan İlyiç'in. İvan'ın yaşamı size gayet sıradan görünebilecek şekilde çerçeveleniyor. Doğuyor, okula gidiyor, hafif çıkarların etkisinde kalan bir evlilikle devam ediyor. İşini yapıyor, terfi alıyor, çocukları oluyor bu süreçte hem yaşam hem de ölümle karşılaşıyor. Daha çok maaş ve güç istiyor, alıyor da. Aile içinde tartışmalarla birlikte işine daha da kenetleniyor. Rahatsızlanıyor, yataklara düşüyor. Tamamen sıradan bir adamın öyküsü. Görülmeye değecek bir şey değil elbette ama Tolstoy kör göze parmak sokuyor. İçinde yaşadığımız toplumun kendi değerlerini kişiye nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor. Kişi yanlış olduğunu bildiği davranışları, kitlelerin de yaptığını görürse bu yanlışı sorgulayacaktır. Ve bu sorgulama iyi yönde sonuç vermeyecektir. Toplum iki yüzü keskin bir bıçak adeta. İyi kavramı bile tartışmaya açıkken, toplum sizi iyiye sevk etmeye çalışır. Ve bunu o kadar emin halde yapar ki, kendinizi sorgularsınız. Ve siz de toplumun bir parçası olursunuz artık.
   İvan İlyiç hasta yatağında yatarken yaşamını, yaşamı boyunca değer verdiği varlıkları sorguluyor. Ölümü kabullenmekte hâlâ zorlanıyor. Dünyada edindiği mevkiye o kadar bağlanmış ki ölümün kendisine işlememesi gerektiğinde inatçı. Sorgulama ve kabulleniş çok geç bir vakitte buluyor onu. Belki de bu yüzden Tolstoy size bu hikâyeyi anlatıyor ki her zerrenin yerçekimine direnemediği gibi, direnemeden yaklaştığımız ölüm uçurumunun kıyısında karşılaşmayalım onunla.
   Aklıma şu şiir geliyor; Orhan Veli'nin kaleminden akıyor yaşam, ölümü anlatırken;
"Akşamüstüne doğru, kış vakti;
Bir hasta odasının penceresinde;
Yalnız bende değil yalnızlık hali;
Deniz de karanlık, gökyüzü de;
Bir acayip, kuşların hali.

Bakma fakirmişim, kimsesizmişim;
- Akşamüstüne doğru, kış vakti -
Benim de sevdalar geçti başımdan.
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış;
Zamanla anlıyor insan dünyayı.

Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayri?

Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz. "
   İvan İlyiç'in Ölümü, Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken sizi Tolstoy'un son günleriyle başbaşa bırakıyor ve diyorum ki; okuyun.


1 yorum :

''Ölüm'' Hem kendi içinde hem de kendi dışında ne kadar da karanlık bir ses değil mi? Bu sesin içindeki trajediyi yaşamamak mümkün değil! Ve içimizdeki, dışımızdaki varlıklarla kaçamadığımız soğuk bir sorgulama buda.

Yorum Gönder