Değirmenler

Gönderen: Modern Prometheus 01:10 , Etiketler: , , , | 1 Yorum


Birsen Tezer'in Cihan isimli albümünden, Değirmenler...

"Ve sen ben
Değirmenlere karşı bile bile
Birer yitik savaşçı
Akarız dereler gibi denizlere
Belki de en güzeli böyle "

Gece Kelebeği (Perperık-a Söe)

   "Kerpiç duvarlı iç odalar, ceviz oymalı kapılarla birbirine bağlanırdı. Bu evi hayal meyal hatırlıyorum. Duvarları beyaz alçı işlemeliydi. Kapıdan içeri girdiğinizde, Hazreti İbrahim'in, İsmail'in gözlerini bağlarken iki kanatlı koçun yanı başında belirmesini temsil eden bir resim sizi karşılardı. İbrahim'in bıçağı handiyse ışıldardı. Ocak dediğimiz şöminenin üstündeki çıkıntı duvarda ise iki alageyik resmi vardı. Çarmıha gerilmiş İsa ve koyunları otlatan Musa iki pencere arasına resmedilmişti. Tahta tavanda ise On İki İmam'ın resmi vardı. Sıncık Dağı'nı arkasına alan, yüksek bir vadiye kurulmuş bu konaktan Hozat tepeleri belli belirsiz görünürdü."
   Anlatmaya nasıl başlasam bilemiyorum. Bu alıntıyı yapma nedenimle başlamalıyım sanırım öncelikle. Ananemlerin memleketlerinden göç ettikten sonra yerleştikleri ev aklıma gelir. Annemler küçükmüş o zaman. Bilmiyorum onların zamanında nasıldı o ev. Ama kendi küçüklüğümden kalanlar bir bir su yüzüne çıktı bunları okurken. Dersimli miydim? Hayır. Ama kısmen de olsa inanç olarak benzerliklere sahip bir ailem vardı.
   Üç katlı bir ev düşünün, yokuşun sonuna yerleştirilmiş. Yan tarafta, insanların inip çıktığı ve özellikle benim günde on sefer ekmek almaya gittiğim -annemler inkâr etse de ben biliyorum ve okuyucum olan siz de bana katılıyorsunuz, yokuş var. İlk katın, zeminin kendi girişi var yoldan. İkinci ve üçüncü kata girmek için ikinci kata doğru yokuş boyunca çıkmalısınız. Dış kapıdan girdikten sonra, ikinci ve üçüncü katı ayıran merdivenler gelir. Merdivenler sizi terasa çıkarır. Terastan ananemin evine girebilirsiniz. Eve girdiğinizde, koridor olması gereken ama işlevini kimi zaman oturma odası olarak da gerçekleştiren bir odayla karşılaşırsınız. Girer girmez hemen karşı duvara doğru yönelirseniz, işte, karşınıza Hz. İbrahim'in tasvir edilen o resimlerinden bir tanesi çıkar. Sonra, yan tarafında On İki İmam'ı tasvir eden ufak bir resim görürsünüz. Kafanızı sola çevirip diğer duvara bakacak olursanız, hani şu duvara asılan halılar vardır ya, hah işte ceylanlısından o duvarda görürsünüz...

   "Sürgün ve askerden kaçan dayımın akrabaları bir bir çıkıp gelmeye devam ediyordu. Dersim'i '38 vurmuştu. Erzincan'ı ise deprem ve dünya bir savaşın pençesindeydi. Avrupa kıtasında süren savaşın etkileri bu dağların arasına kadar gelmişti. Gidenler geri geliyordu ve savaş güçsüzleri vuruyordu."

   Satırlarla beraber, kelime kelime, hece hece Dersim dağlarında dolaşıyorsunuz. Annesi, Fecire Hatun'un şalvarına yapışmış Gülüzar'ın peşine de siz takılıyorsunuz. '38 sonrasında Dersim'deyiz. Anlatılanlar, yaşananlar, çevre size bugün birer bilimkurgu, fantastik bir öykü gibi gelebilir. Sanki post apokaliptik bir öykünün içerisindeymişsiniz gibi, gözleriniz biraz hüzünlü, biraz şaşkınlıktan açılmış halde dolaşıyorsunuz.
   Gülüzar, annesinin peşinde yolculuk ederken bebek diye taşlar topluyor yollardan. Çaresizlik peşlerindeyken dolanıp dururlar annesiyle. Dolanır dururlar da kız çocuğunun bebeği eksik olmaz. Taşlar alıyor kucağına, siyah taşlar, gri taşlar, dere kenarında suyun aşındırdığı pürüzsüz taşlar. Yazar, Haydar Karataş, öyle güzel anlatıyor ki; sanki her biri sizin hatıranızmış da, bir bir topluyormuşsunuz o taşlar gibi. Ölenler, sağ kalanlar, açlıkla baş edenler, edemeyenler, aç kalmamak için sonlarını hazırlayan bir otu pişirip yiyenler, sütü olup komşularına da bir üsküre süt dağıtanlar... Savaşın, zulmün, acıların, ölüm kokusunun dolandığı topraklar...

   “O nedenmiş?” dedi halam. “Benim babam da şu Bahtaryan’ı yönetti, bir tek insanın burnu kanamadı, öyle sarayda oturmak olur mu, oradan emir vermek bir paşaya yakışır mı? Ver kardeşim, benim eşyalarımı ver, ben gideyim.”
   Dışarıya doğrultulan oklar, eleştiren, suçlayan, acısının hesabını soran insanlar, daha önemlisi kendilerini de eleştirebilen, hatasını gören ama hakkını aramaktan vazgeçmeyen, paşaya da ağaya da sözünü esirgemeden söylenen, aslında dillerini bilse belki yüzlerine de söyleyecek insanlar çıkıyor karşınıza dağlarda. Kolsuz Musa çıkıyor karşınıza, karısı Hece, Perhan, kızları, Çavdar Hüseyin, Fecire Hatun ve Gülüzar.
   Haydar Karataş'ın kitabı; Gece Kelebeği, ama söylemeyi sevdiğim ismiyle Perperık-a Söe, İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Tol

Gönderen: Modern Prometheus 00:12 , Etiketler: , , , , , | Yorum Yok

   “Fiziki haritayı daha çok severdim. Dünya bir bütün olurdu çünkü o zaman, sınırlar kaybolurdu ve benim için bütün o kesik çizgilerle birbirinden ayrılmış ülkeler varılabilir, görülebilir bir coğrafya haline gelirdi.”
   Sizi bir adım daha atmaktan alıkoyan nedir?
   Attığınız o adım ile birlikte özgür olacağınızı düşünüyorsanız...
   Nedir o adımı atmaktan alıkoyan sizi?
   Atamıyorsunuz, atsanız özgürsünüz. Atamıyorsunuz.
   Sizi görünmeyen bir bağ ile bağlıyorlar, özgür değilsiniz.
   Değil misiniz?
   Özgürlük sizin elinizde değil mi? Adım atmak size kalmış.
   Atmamanız söylendi diye direnmeyecek misiniz?
   Özgürlük için o adımı atmak çok mu zor?
   Ne kaybedeceksiniz? Sevdiklerinizi, canınızı?
   Vazgeçemiyorsunuz değil mi?
  
   "Bu sefilliğimin nedenleri üzerine uzun uzun düşünecek vaktim de yoktu. Otuzlu yaşlarında insanın en az sahip olduğu, sahip olduğu yıllara karalar bağladığı şeydi vakit. Bazıları için vaktin kendine uygun işlerle buluşup, tek bir hücreye sığışıp, bir hale yola konulduğu oluyordu elbet. Ama benim gibiler için, kendine göre yatak bulamamış, bulacağa da benzemeyen bir hayatın bütün ferahlıkları es geçerek azalttığı bir vakitle, ancak azap verici bir karşılaşma söz konusuydu. Tabelada sürekli şöyle yazan bir karşılaşma:
Vakit: 1 – Tavuk: 0.
Neyse ki tabelayı ara ara silebilme şansın vardı. Bir sabah kalkıyor, sigaraya, içkiye, pespayeliğe lanetler okuyup eline fırçayı alıyor ve tabelayı boydan boya beyaza boyuyordun. Ve karşısına geçip mutlu mesut son sigaranı yakıyordun. Ne var ki sigaradan daha son nefesi çekerken, o taze mutluluk, o güçlü bir arabanın gazına hafif hafif dokunma hissi dondurma misali erimeye, fazla vefalı bir cıvata gibi aşınmaya başlıyordu. Kaçınılmaz olanı, çok iyi tanıdığın sonu beklemeye başlıyordun böylece. İşe gidiyordun, mesai yapıyordun ve akşam müdavimi olduğun meyhanenin kapısından girerken, tabelada bu kez siyah rakamlarla, daha da vahim bir skorun yazdığını görüyordun:
Hayat: 5 – Balık: 0."

     Hayatta vazgeçecek hiçbir şeyi kalmamış, kıyıda köşede yaşayan, sessiz bir adam. Bir musahhih. Sıradan bir işçi. İşi kolay öğrenip çabuk yapan zeki bir musahhih. Sayfalar düzeltip, virgül atlamayan bir musahhih. Bölücü, terörist, mimli ve bu şartlarda patronunun birlikte çalışması namümkün bir musahhih. Ortada yaşadığına dair tek bir iz bile bırakmadan kaybolmak isteyen, işin trajik mi yoksa komik tarafı mı desem bilemiyorum, bunu çok rahat başarabilecek bir musahhih. İşte bu musahhih ile Şair'in, Diyarbakır'a giden bir trenin de öyküsü. Parça parça anlatılan bir öykü, parçalar birleştikçe sizi bağlayan, ustalıkla yazılmış bir öykü. Şiir gibi, şarap gibi, kan gibi yazılmış bir öykü. Sizi sarhoş eden, akıp giden.

   “Bir şeyleri gerçekten kanıtlamak için bir yerini kanatacaksın, kanayacak ki inansın sana karşıdaki.”
   Murat Uyurkulak, intikam romanında, edebi yönünden çok siyasi yönüyle belli bir duruşa sahip. Diyarbakır'a giden trende hikâyeler anlatılıp, içkiler içilirken tren dışında bombalar patlıyor. Hedefler belirleniyor, kararlar alınıyor; musahhihimiz yol boyunca hikâyelerini okurken, Şair sarhoş olurken. Tol yakın dönem siyasi tarihini de, kareler halinde kurguya sokuyor ve makara dönmeye başlıyor.

 -"Tol" ne demek?
-Kürtçe intikam. İki nedeni var bu kelimeyi kullanmamın. Kelimeyi çok sevdim, çünkü intikam biraz daha alışılmış, biraz daha gevşek bir kelime gibi. Tol biraz çekiç gibi. Bir de Kürtçe olması. Bu ülkedeki en büyük “kenardakiler”in dili. Ülkenin yüzde 90’ı yoksul, onlar zaten kenarda, kadınlar, eşcinseller... Ben Kürt değilim ama bir misafir olarak bu ismi koydum.

Sanki

Gönderen: Modern Prometheus 23:34 , Etiketler: , , | Yorum Yok


Gevende'nin Sen Balık Değilsin Ki isimli albümünden, Sanki...
Sanki uçtuğumu resmedip, ırmağıma süzülüp, göğsüme dolsan Yağmur yağıyor usul usul, ırmağımın üstüne, bilmem ne diye
Bu yol halime uzansa da, seslerime aksa da, boşuna boşa...

Herkes Kendi Gördüğüne Doğru Der Ya


Kardeş Türküler'in Çocuk (H)aklı isimli albümünden, Arto Tunçboyacıyan'ın sesiyle...

İki insan bir noktaya bakar dururlar
Herkes kendi gördüğüne doğrudur der ya
Benim için benim hayalim doğru be insan
Senin için senin hayalin doğru be hey can

İnsana yön göstermek çok zor be hey can
Ruhun alabildiğini aklın anlamaz
Senin yüreğinde yatan en doğrusu can
Senin ruhunda yatan en doğrusu can

Bu bir masal, bir hikâye değil be hey can
Doğada var bu gerçek, anla be hey can
Doğa sana tüm gerçeği söylüyor hey can
Doğayı anlamazsan çok zor be hey can

Senin doğan, senin ruhun saygı göster sen
Sevgini hiçbir zaman eksik etme sen
Aklın gücü, ruhuna yetmez be hey can
Aklın gücü, doğana yetmez be insan

Ateistler İçin Din

   "Bilgeliğe erişmemizi engelleyen gerçek tehlikeler, liberterlerin zihnindeki tehlikelerden çok farklıdır. Gelişmiş toplumların çoğunda özgürlük sorunu diye bir şey yoktur. Atalarımızın son üç yüzyıl boyunca çabalayıp elde ettikleri özgürlükle ne yapacağımızı bilemiyor oluşumuz asıl tehlikeyi yaratıyor bugün. İstediğimiz her şeyi yapmakta özgür bırakılmaktan bıktık artık, çünkü bu özgürlüğü bilgece değerlendirme becerisine sahip değiliz."
   Özgürlüğün, ya da kişisel olarak almak istersek, özgürlüğümüzün sınırsız olmasını ister, herhangi bir otorite tarafından kısıtlanmasına karşı çıkarız. Bu özgürlüğü sadece liberal ekonomi bağlamında düşünmemek gerekir. Liberterlerin savundukları, yaşamın her alanında bireyin özgürlüğünün sınırsız olması, denetlenmemesidir. Şöyle bir baktığımızda, liberterlerin düşündüklerinin mantıklı gelebileceğini görürüz fakat insanlar henüz bu özgürlüğü doğru şekilde anlayabilecek ve uygulamaya koyabilecek seviyedeler mi? Gerçekten de o beceriye sahip miyiz? Bu soru bana yöneltilse de, size yöneltilse de hiç kuşkusuz sahip olduğumuzu söyleriz. Aşamadığımız, yüksek ego sorunsalından başka bir şey değil aslında bu. Belki kimimiz gerçekten de sahip ama onları biz şimdilik özgür yaşamlarında bırakalım.
   Alıntılanan bölüm, kitabın 'Kibarlık' kısmından. Özgürlük mevzubahis ise hepimizin aklına şöyle bir soru gelir. "Eğer bireye sınırsız özgürlük verilmiş olsaydı, onu kötü diye nitelenebilecek davranışlardan alıkoyabilecek miydik?" Bu sorunun cevabı yok. İşte konunun asıl merkezi de burası. Birey dışarıdan kısıtlanamadığında, kendisini kısıtlamayı becerebilecek mi?
   Alain de Botton, bu noktada dinlerin aslında günlük yaşamda ya da diğer alanlarda düzenleyici roller oynadığına, otoriter tutumlara sahip olsalar da öğretilerinin aslında uygulanabilir olduğuna ve uygulanması gerektiğine dikkat çekiyor. Kitaba başlarken ilk önce sizi 'Dogmatik Olmayan Bilgelik' diye bir bölüm karşılıyor. Bu bölümde aslında bir anlamda açıklama yapmak istemiş Botton. Yapmak istediğinin aslında ateistlerin tepkisini çekmek ve dinlerin yüceltilmesi, bireylerin inançlarına ya da inançsızlıklarına karşı bir tutum geliştirmek olmadığını söylüyor. Dinleri savunurken aslında dindar kesim olarak dile getirilebileceklerin de pek sevinmemesi gerek. Çünkü onlar için de eleştiri dile getiriyor. Dinlerin dogmatikliğinin aslında bireyleri onlardan uzaklaştırdığına dikkat çekiyor. Seküler dünyada gelişen bilim ve teknoloji ile dinlerin metafizik kısımlarının, yani ne kesinliğinin kanıtlandığı ne de kanıtlanabileceği şeylerin: göklerdeki meleklerin, cehennemdeki şeytanların, kazanlarda yanan insanların vb., birey tarafından sorgulanmasında bir zarar görmüyor. Bireyin aynı anda dinlerin merhameti yüceltmesini örnek alıp hem de melek, şeytan, bakireliğini yitirmeden çocuk doğuran bir kadın gibi dogmaları görmezden gelmesininin normal olduğunu söylüyor.

   "Seküler düzende doğru kitapları okuyor olabiliriz; ama dini inançları günümüzde canlandırmaktan başka bir amacı olmayan, fazlasıyla kaba olarak nitelenecek araştırmalar yapmayı istemediğimiz için bu kitaplara doğrudan bir yanıt isteyen sorular sormuyoruz. Aslında bir yandan da iç dünyamızın gereksinimlerinin gerçek doğasını kabul etmekten utanıyoruz. Karmaşıklığa olan aşkımız herhangi bir sorgulamaya uğramadan tüm yoğunluğuyla devam ediyor, gerçek sanatın ahlaki bir içeriği olmasını ya da insanları değiştirme arzusu duymasını kesinlikle reddeden Modernist öğretiyi eleştirmeyi hiç düşünmüyoruz."

    Günümüzde, modernleşme süreci ile birlikte gelişen toplumda elimizin altında binlerce kaynağa sahibiz. Ayrıca sanat, edebiyat ve düşünce eserlerine. Bunlardan kısmen yararlanıyoruz. Ya da hiç. Hiçlik kısım bizi ilgilendirmiyor şu an. Onları kendi karanlık dünyalarında bırakalım bu yazı süresince. Bu kısmen yararlanma sırasında, tüketim gerçekleştiriyoruz. Bu tüketim ister zihinsel ister maddesel olsun gerçekleşiyor ve bellekte yer ediyor. Fakat biz bunların derin okumasını yapmada, irdelenmesinde ne kadar başarılıyız. Kaçınız modern romanın en büyük isimlerinden Dostoyevski'yi okuduktan sonra iç hesaplaşmalara giriştiniz? Varoluşunuzu sorguladınız? Bir arkadaşınıza Dostoyevski romanı okuduktan sonra hayatınızı değiştirdiğinizi ve artık romandaki karakter gibi yaşayacağınızı söyleseniz size gülmez mi? Ama bu bir Dostoyevski romanı değil de bir kutsal kitap olsaydı? Aslında dinler bireyi bazı değerlere sevk etmekte el üstünde tutulan moderniteden çok daha başarılıdır.

   "Zihnimiz, limon kokulu yüzey temizleyicisi ya da karabiberli cipsle fazlasıyla meşgul olup, sabır ya da adalet üzerine pek düşünmüyorsa, bunun tek suçlusu biz değiliz. Bu iki ana erdemin Young & Rubicam adlı reklam şirketinin müşterisi olmamalarının da bu durumda önemli payı vardır."

   Alain de Botton, kitabında seküler dünyanın dinlerden öğreneceği çok şeyin olduğundan bahsediyor. Kitap on parça halinde seküler dünyanın değerlerini ve dinlerin bu değerler karşısındaki tutumlarını ele alıyor. Ateistler İçin Din Sel Yayıncılık'tan. Meselemin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.