Gece Kelebeği (Perperık-a Söe)

   "Kerpiç duvarlı iç odalar, ceviz oymalı kapılarla birbirine bağlanırdı. Bu evi hayal meyal hatırlıyorum. Duvarları beyaz alçı işlemeliydi. Kapıdan içeri girdiğinizde, Hazreti İbrahim'in, İsmail'in gözlerini bağlarken iki kanatlı koçun yanı başında belirmesini temsil eden bir resim sizi karşılardı. İbrahim'in bıçağı handiyse ışıldardı. Ocak dediğimiz şöminenin üstündeki çıkıntı duvarda ise iki alageyik resmi vardı. Çarmıha gerilmiş İsa ve koyunları otlatan Musa iki pencere arasına resmedilmişti. Tahta tavanda ise On İki İmam'ın resmi vardı. Sıncık Dağı'nı arkasına alan, yüksek bir vadiye kurulmuş bu konaktan Hozat tepeleri belli belirsiz görünürdü."
   Anlatmaya nasıl başlasam bilemiyorum. Bu alıntıyı yapma nedenimle başlamalıyım sanırım öncelikle. Ananemlerin memleketlerinden göç ettikten sonra yerleştikleri ev aklıma gelir. Annemler küçükmüş o zaman. Bilmiyorum onların zamanında nasıldı o ev. Ama kendi küçüklüğümden kalanlar bir bir su yüzüne çıktı bunları okurken. Dersimli miydim? Hayır. Ama kısmen de olsa inanç olarak benzerliklere sahip bir ailem vardı.
   Üç katlı bir ev düşünün, yokuşun sonuna yerleştirilmiş. Yan tarafta, insanların inip çıktığı ve özellikle benim günde on sefer ekmek almaya gittiğim -annemler inkâr etse de ben biliyorum ve okuyucum olan siz de bana katılıyorsunuz, yokuş var. İlk katın, zeminin kendi girişi var yoldan. İkinci ve üçüncü kata girmek için ikinci kata doğru yokuş boyunca çıkmalısınız. Dış kapıdan girdikten sonra, ikinci ve üçüncü katı ayıran merdivenler gelir. Merdivenler sizi terasa çıkarır. Terastan ananemin evine girebilirsiniz. Eve girdiğinizde, koridor olması gereken ama işlevini kimi zaman oturma odası olarak da gerçekleştiren bir odayla karşılaşırsınız. Girer girmez hemen karşı duvara doğru yönelirseniz, işte, karşınıza Hz. İbrahim'in tasvir edilen o resimlerinden bir tanesi çıkar. Sonra, yan tarafında On İki İmam'ı tasvir eden ufak bir resim görürsünüz. Kafanızı sola çevirip diğer duvara bakacak olursanız, hani şu duvara asılan halılar vardır ya, hah işte ceylanlısından o duvarda görürsünüz...

   "Sürgün ve askerden kaçan dayımın akrabaları bir bir çıkıp gelmeye devam ediyordu. Dersim'i '38 vurmuştu. Erzincan'ı ise deprem ve dünya bir savaşın pençesindeydi. Avrupa kıtasında süren savaşın etkileri bu dağların arasına kadar gelmişti. Gidenler geri geliyordu ve savaş güçsüzleri vuruyordu."

   Satırlarla beraber, kelime kelime, hece hece Dersim dağlarında dolaşıyorsunuz. Annesi, Fecire Hatun'un şalvarına yapışmış Gülüzar'ın peşine de siz takılıyorsunuz. '38 sonrasında Dersim'deyiz. Anlatılanlar, yaşananlar, çevre size bugün birer bilimkurgu, fantastik bir öykü gibi gelebilir. Sanki post apokaliptik bir öykünün içerisindeymişsiniz gibi, gözleriniz biraz hüzünlü, biraz şaşkınlıktan açılmış halde dolaşıyorsunuz.
   Gülüzar, annesinin peşinde yolculuk ederken bebek diye taşlar topluyor yollardan. Çaresizlik peşlerindeyken dolanıp dururlar annesiyle. Dolanır dururlar da kız çocuğunun bebeği eksik olmaz. Taşlar alıyor kucağına, siyah taşlar, gri taşlar, dere kenarında suyun aşındırdığı pürüzsüz taşlar. Yazar, Haydar Karataş, öyle güzel anlatıyor ki; sanki her biri sizin hatıranızmış da, bir bir topluyormuşsunuz o taşlar gibi. Ölenler, sağ kalanlar, açlıkla baş edenler, edemeyenler, aç kalmamak için sonlarını hazırlayan bir otu pişirip yiyenler, sütü olup komşularına da bir üsküre süt dağıtanlar... Savaşın, zulmün, acıların, ölüm kokusunun dolandığı topraklar...

   “O nedenmiş?” dedi halam. “Benim babam da şu Bahtaryan’ı yönetti, bir tek insanın burnu kanamadı, öyle sarayda oturmak olur mu, oradan emir vermek bir paşaya yakışır mı? Ver kardeşim, benim eşyalarımı ver, ben gideyim.”
   Dışarıya doğrultulan oklar, eleştiren, suçlayan, acısının hesabını soran insanlar, daha önemlisi kendilerini de eleştirebilen, hatasını gören ama hakkını aramaktan vazgeçmeyen, paşaya da ağaya da sözünü esirgemeden söylenen, aslında dillerini bilse belki yüzlerine de söyleyecek insanlar çıkıyor karşınıza dağlarda. Kolsuz Musa çıkıyor karşınıza, karısı Hece, Perhan, kızları, Çavdar Hüseyin, Fecire Hatun ve Gülüzar.
   Haydar Karataş'ın kitabı; Gece Kelebeği, ama söylemeyi sevdiğim ismiyle Perperık-a Söe, İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

0 yorum :

Yorum Gönder