Kabil

   "Aşağı yukarı üç gün önceydi, daha fazla değil, efendi, sırtında bir demet odun taşıyan yumurcağın babası ibrahim'e şöyle demişti, Bunca sevdiğin biricik oğlun ishak'ı yanına al, moriya diyarına git ve orada, sana belirteceğim dağlarda, onu kurban edeceksin. Okur yanlış okumadı, efendi ibrahim'e kendi oğlunu kurban etmesini emretti, bunu gayet sıradan bir şekilde yaptı, tıpkı susamışken bir bardak su ister gibi; demek ki alışkın olduğu ve gayet sağlam temellere dayalı bir durum bu. Mantıklı, doğal ve basitçe insani olan şey, ibrahim'in efendi'yi başından savması olurdu, ama o hiçbir şey yapmadı."
   Oğlunu kurban edecekken son anda meleğin getirdiği koç hikâyesini bilirsiniz az çok. Hah işte o melek geç kalsaydı peki? Sağ kanadında mekanik bir problemle karşılaşsaydı mesela? Peki ya İshak'ın halini düşünen oldu mu? Nicedir, yanarım yanarım yumurcağa yanarım. Travmayı atlatmış olmasını umuyoruz hep birlikte.
   Hikâyemize dönersek, Adem'le Havva bu kadar aç gözlü olmasaydı ya da Tanrı koparacaklarını bildiğini iddia ederken o ağacı hangi akla hizmet oraya diktiğini açıklayabilseydi  ve yine ya da; Tanrı Habil'in sunduklarını kabul ediyorken, Kabil'in sunduklarını da kabul etseydi belki de bunların hiçbiri olmayacaktı. Belki de gerçekten Efendi de Kabil'in cinayetinde suç ortağıydı; Havva'nın hırsızlığında olduğu gibi. Hadi onu bir kenara bırakalım, Habil'i mağdur gösteren kaynaklardan biri olan İslam der ki; Habil kardeşinin kendisini öldüreceğinden haberdar olunca, Kabil'in ateşlerde yanmasını istemiş. Ey, sevgi dolu, adakları kabul edilen kul; sen ki bir insanın, hele ki kardeşinin ateşlere düşmesini nasıl istersin? Bilesin ki adakları kabul edilmeyenin sen olması işten bile değildi. Efendinin tepede bir tür şans oyunu oynadığını ve sizi test ettiğini nasıl unutursun!

   "Göz alabildiğine her yerde harabeden, külden ve kömürleşmiş bedenlerden başka bir şey görünmüyordu. Lut'un karısı, verilen emre uymayarak ardına bakınca tuzdan heykele dönüştü. Ardında olup biteni öğrenmeyi istemek çok doğalken neden bu şekilde cezalandırıldığını o gün kimse anlayamadı. Ola ki efendi merakı ölümcül bir günah gibi cezalandırmak istemiştir, ama bu bile onun zekâsı hakkında çok şey söylemek olur; iyilik ve kötülük ağacıyla olup biteni hatırlayın, havva meyveyi yemesi için adem'e vermeseydi, kendi de tatmasaydı, onca sıkıcılığına rağmen, her ikisi de hâlâ cennet bahçesinde olurdu. Geri dönerken, ibrahim'in efendi'yle konuşmuş olduğu yolda tesadüfen bir an durdular; orada kabil dedi ki, Aklımdan çıkmayan bir düşünce var, Nedir bu düşünce diye sordu ibrahim, Sodom'da ve yakılan diğer şehirlerde masumlar olduğunu düşünüyorum, Eğer olsaydı , onların hayatlarını bağışlayacağına dair bana verdiği sözü tutardı efendi, Çocuklar, dedi kabil, oradaki çocuklar masumdu, Tanrım, diye mırıldandı ibrahim, sesi bir inilti gibiydi, Evet, o belki senin tanrın ama o çocukların değil."
   Ve bir de niçin Efendi her işini böyle gizli kapaklı yapmaktadır? Saklamak istedikleri mi vardır? Madem saklamak istiyordu neden ki her kitaba yazdırdı? Acaba ibretlik olması daha mı hoşuna gitti? Kullarına zulmü, can almayı yasaklarken; ibret olsun diye ortalama bir kötü adamdan kat kat kötülük yapan Efendi. Bir de şu ortak noktaya sahipler: Nedensiz yere hep bir dünyayı yok etme merakı, Kıyameti gözlüyoruz hep birlikte. Anlamıyorum İbrahim, anlamıyorum. Ayrıca eşcinsellik yüzünden şehirleri toz duman içinde bırakan Efendi, Lut'un kızları ile ilişkiye girmesine müsamaha mı gösterdi? Akıl sır ermez İbrahim, senin şu Efendi'nin işine.
   José Saramago o ilginç üslubuyla, Kabil'e yol arkadaşı ediyor sizi. Oldukça tartışmalı konulara acınası bir komiklikle yaklaşıyor sanki. Saramago'nun ölümünden önce yazdığı ve tartışmalar yaratan bu ilginç kitap Kırmızı Kedi Yayınevi'nden. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Kirpinin Zarafeti

   "Kapıcı dediğiniz Alman ideolojisi'ni okumaz, dolayısıyla Feuerbach üzerine on birinci tezi söyleyemez. Üstelik, Marx okuyan bir kapıcının gözü ister istemez yıkıcılıktadır; CGT denen sendika şeytanına satılmıştır. Bu kapıcının kendi ruhunu yüceltmek için okuyabileceği hiçbir burjuvanın kafasından geçirmediği bir münasebetsizliktir."
   Renée Michel, zengin kimselerin oturduğu bir apartmanın elli dört yaşındaki kapıcısı. Çağın dışında kalmış taşradan gelip, kocasıyla birlikte kapıcı dairesine yerleşmişler uzun zaman önce. Doğru düzgün akademik eğitimi yok. Vaktini dairesinde okumakla, sanatla ve sinemayla ilgilenerek geçirmiş. Kocası hayatta olduğu süre boyunca kendini bu duvarlar arasında hapsetmiş. Kocası öldükten sonra ise sadece mecbur olduğu anlarda dışarı çıkmış, kendi entelektüel seviyesini bir  sır gibi saklamıştır. Muriel Barbery'nin dediği gibi o bir anlamda sınıflar arasındaki kapıları açan bir kapıcıdır: Entelektüelite ve sanat yalnızca burjuvanın mıdır?

   "Askerin düzen ve temizlik takıntısı bilinir. Muharebenin düzensizliğine, savaşın pisliğine ve ardında bıraktığı tüm o insan parçalarına karşı savaşmak için bu şarttır. Aslında Colombe belki de normu ortaya çıkaran şiddetli bir vaka, bilmiyorum. Hepimiz hayatı askerlik yapar gibi ele almıyor muyuz? Terhisi ya da muharebeyi beklerken elimizden geleni yapmıyor muyuz? Kimileri odalarını ova ova temizliyorlar,  kimileri işten kaytarıyor, iskambil oynayarak vakit geçiriyor, kaçakçılık yapıyor, entrika çeviriyor. Subaylar emrediyor, askerler itaat ediyor, ama kapalı kapılar ardında oynanan bu komediye kimse kanmıyor: Bir sabah ölüme gitmek gerekecek, subaylar da askerler de,sersemler de, kaçak sigara satan ya da tuvalet kağıdı pazarlayan küçük kurnazlar da, herkes."
   Paloma Josse, zengin bir ailenin on iki yaşındaki çok zeki kız çocuğudur. On üç yaşında yapacaklarına dair çok büyük planları vardır: İntihar etmek gibi. Paloma için yaşam gerçekten de yaşamaya değer midir? İnsanlar sürekli yıldızlara baksa da, aslında kavanozun içindeki kırmızı balık gibidirler. Birileri çocukları ve diğer herkesi uyarmalı. Yaşamın saçmalığından hiçbir şey beklememeliyiz. Bu belki de gelecekteki travmaları engeller.
   İki karakteri de birbiri ile buluşturan, aradaki sınıfsal farklılığı kaldıran köprü görevi gören Kakuro Ozu. Apartmana taşınan ve ilk karşılaşmada Renée'nin Anna Karenina alıntısını tamamlayan Japon beyefendi. İki kadının kültür, sanat ve güzellik arayışında bir ortak nokta.

   "O an birdenbire, Théo belki de ilerde arabaları yakmak isteyecektir, diye düşündüm. Çünkü bu bir öfke ve yoksunluk tavrıdır ve belki de en büyük öfke ve en büyük yoksunluk işsizlik değildir; sefalet değildir; gelecek yokluğu değildir. En büyük öfke, en büyük yoksunluk, kültürler arasında, bağdaşmaz semboller arasında tereddüt geçirmektir; bir kültüre sahip olmama duygusudur. İnsan nerede olduğunu bilmezse nasıl varolabilir? Taylandlı balıkçıların kültürüyle  Parisli büyük burjuvaların kültürünü, göçmen çocuklarının ve yaşlı bir tutucu ulusun üyelerinin kültürünü aynı anda özümsemek gerektiğinde ne olur? İşte o zaman arabalar yakılır; çünkü eğer insanın kültürü yoksa artık uygar bir hayvan değil, vahşi bir hayvandır. Ve vahşi bir hayvan, yakar, öldürür, talan eder."
    Sokağa çıkın bir. İnsanlara bakının. Ama gerçekten bakın ve görün onları. Nasıl bir yaşamları var? Nasıl bir yaşamları olmuş? Bir evsizin, açın yanına yaklaşın. Sizden yemek isteyecektir. Giyecek bir giysi ve barınacak bir yer sonra da. Ondan sonra iş isteyecektir sizden. Çalışmak ve kendini su yüzeyinde tutacak gücü edinmek için. Ama bunlar sadece fiziksel bir tatmin sunacaktır ona. Bireyin asıl istediği yaşamını devam ettirecek manevi ihtiyaçlardır. Kendi kültürünü, kendi dilini isteyecektir sizden. Çünkü kişinin varlığını anlayabilmesini sağlayacak olan bunlardır.
   Muriel Barbery felsefeye, sosyolojiye, sanata ve edebiyata dair birçok gönderme ile kurgulamış, kirpinin öyküsünü. Sınıf bilincini ele alırken sadece felsefe ile değil edebiyat ile de yoğurmuş düşüncelerini. Renée bir yerde belli dönemlerde felsefeyle, bilimle, sosyolojiyle ilgilendiğini söylüyor. Ama edebiyat tutkusu hiçbir zaman geçmemiş. Her daim kelimeler ve kurgu yaşamında olmuş. Edebiyattan aldığı tat hiçbir zaman azalmamış.
 Kirpinin Zarafeti Turkuvaz Kitap'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Judia

Gönderen: Modern Prometheus 23:16 , Etiketler: , , , | 2 Yorum

Mor Karbasi'nin The Beauty And The Sea isimli albümünden Judia isimli parçası.
Son zamanlarda dinleyebileceğiniz en güzel albüm ve ses.

Mezarlarınıza Tüküreceğim

   "'Yazmaya,' dedi. 'Best-seller romanlar yazmaya... Sadece best-seller. Tarihi romanlar, zencilerin beyazlarla yatacağı ve linç edilmeyecekleri, kenar mahallelerdeki iğrenç serserilerin arasında el sürülmeden büyümeyi becerecek saf genç kızların romanları.'"
   Mezarlarınıza Tüküreceğim'i okumaya başlarken bu tarz bir best-seller romanla karşılaşmayı beklemeyin. Zira, okurken şiddet ve aşırı cinsellikle karşılaşmak istemiyorsanız da bu kitabı okumanızı tavsiye etmiyorum. Ve baştan uyarayım ki size kitabın sonunu söyleyeceğim. Hazır olun!
   Lee Anderson; damarlarının sekizde birinden fazlasında zenci kanı var. Fakat kendisi diğer iki kardeşi gibi ait hissettiği ırkın görünüşüne sahip değil. Sıradan beyaz bir insan gibi görünüyor. Yalnız sıradan beyaz bir insandan farkı var. O, sıradan beyaz insanlara kin duyuyor.

    "Tom fazla namusluydu, bu da onun sonu olacaktı. Sanıyordu ki iyilik yapmakla iyilik bulunur, oysa öyle bir şey olsa bile, bu sadece bir rastlantıdır. Önemli olan tek bir şey vardır; o da öç almak, hem de fazlasıyla."

   Geçmiş travmaları sebebiyle insanlar, özellikle de zengin, beyaz halk üzerindeki düşünceleri aşırı uçlarda seyrediyor. Yaşamını belli çizgilerde intikam planları üzerine kuruyor. Beyazların arasında yaşadığı süre boyunca halkının ezilmişliğini üzerinden attığını savunuyor. Ve geçmişin intikamını alma vaktini bekliyor. Boris Vian belki de kendi muhalif tavrını Lee Anderson üzerinde hayata geçiriyor. Kof, yavşak gülümsemelerin arkasındaki çirkinliği görüyor ve başkaldırıyı, şiddeti ve uçlarda cinselliği yaşatıyor. Nitekim sonunu, kendi yaratısın beklediği gibi çıkarmasa da son kelimelerinde yine de insanların çirkinliğinden yakınmaya devam ediyor.

   "Köyün insanları onu yine de astılar. Çünkü o bir zenciydi. Pantolonunun altında kasıkları hâlâ kabarıktı."

    Boris Vian kitapları, şarkıları yasaklanan bir isim. Gerek siyasi duruşu gerek aşırı erotik bulunan eserleriyle. Ama sanki yasakçı zihniyete yine tek bir cevabı var;
  Mezarlarınıza Tüküreceğim.
  Boris Vian'ın kaleminden Mezarlarınıza Tüküreceğim; İthaki Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken size Boris Vian şiirinden bir parçayla veda etmek istiyorum ve diyorum ki; okuyun.
Söz dinlemeyin artık
Söyleneni yapmayın
Reddedin gitmeyi de
Savaşa katılmayın

Kanını vermek şartsa
İlk sizden başlayalım
Ağzınız iyi laf yapar
Buyrun Sayın Başkanım

Eğer peşimdeyseniz
Haber verin polise
Silahsız olacağım
Vursunlar isterlerse
                             -Asker Kaçağı

Gedo Senki

Söz sessizlikte,
Işık karanlıkta,
Yaşam ölürken;
Bomboş gökyüzünde
Uçarken parlar atmaca.
 -EA'nın Yaradılışı
   Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz serisinin açılışını yapan bu dizelerdir, kiminizin bileceği üzere. Gedo Senki bu dizelerle açılıyor, yazarına, yaratıcısına bir selam niteliğinde. Ursula hayatın tüm anlamını şu beş küçük satırda nasıl da aktarıyor. Nasıl da bir evrenin, toprağın, tabiatın yaratılışına anlam kazandırıyor. Dünyadaki ışık daima karanlığın yanında aydınlatacak, söz sessizlikte duyulacak ve kahramanımız Atmaca, Ged, yalnızca bomboş gökyüzünde uçarken parlayacaktır.
   Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz serisindeki kahramanımız Ged, animede ufak rol oynasa da bütün ihtişamıyla dikiliyor Arren'in yanında. Anime seriye göre epey farklı bir senaryo ile karşımızda, genel olarak üçüncü kitap, En Uzak Sahil'in kurgusu gibi görünse de içinde Tehanu'dan da kısımlar barındırıyor. Ursula bir röportajında Gorō Miyazaki'nin yönettiği animeyi izleyip beğendiğini dile getiriyordu. Üstadın sözünün üstüne söz eklemek bizim harcımız değil.
   Serinin ilk kitaplarında çoban Ged'in nasıl bir büyücüye dönüştüğünü, ve nasıl karanlıkla savaştığını okurken, üçüncü kitapta artık Ged, Roke'taki okulun Başbüyücüsü olmuştur bile. Ve dünyada bir takım terslikler olmakta, düzen bozulmaktadır. Dünya üzerindeki düzen, bir büyücünün en çok dikkat etmesi gereken şeydir. Ve pek tabii bir insanın da. Zira dünyanın yaratılışı ikilikler üzerine kurulmuştur ve her şey kendi içinde yine karşıtını barındırır. Ursula'yı aslen anarşist tarafından bilsek de bilinmeyen diğer yönü bir Taoist olarak yazdığıdır.

"Uzun zaman önce, ejderhalar ve insanlar birmiş. Ama mala mülke tamah eden insanoğlu toprağı ve denizi tercih etmiş. Özgürlük isteyen ejderhalar ise, rüzgâr ve ateşi seçmiş. O günden itibaren, ejderhalar ve insanların yolları ayrılmış."
   Fantastik edebiyatın Tolkien'den sonra en çok sevilen ve en iyi yazarlarından birisi olan Ursula K. Le Guin, her zaman kaleminden çıkan kelimelerin etiğini sorgulamıştır. Kalemini yalnızca kendi doğruları etrafında gezdiren bir kadın, zira bu noktada kendisini bazen dağları devirecek güçlere karşı kalem tutarken görmek mümkündür. Haksızlığın ve eşitsizliğin karşısında ilerleyen yaşına rağmen, aslında bu onun için bir negatif neden olmasa gerek çünkü geçen her anı yeni deneyimler için kullanan birisi, yazmaya devam ediyor. Yıllar yıllar önce kaleminden çıkan eser Gorō Miyazaki tarafından animeye uyarlanıyor ve beğeninize sunuluyor. Meselimin sonuna gelirken sizi Therru'nun şarkısıyla başbaşa bırakıyor ve diyorum ki, Gedo Senki'yi izleyin.

80'lerde Çocuk Olmak

"Yarın sabahtan ilk iki ders matematik olsa da, banyo yaptıktan sonra pembe pijamalarımı giyip, annemin sobada kestane pişirmesini, bazen de ütü yapmasını ve Bizimkiler'i izlemeyi çok seviyorum. Ablama sorsanız çok sıkıcı, o Parliament Sinema Kuşağı'nı seviyor. Ama benim o saatte yatakta olmam gerektiği için ben izleyemiyorum. Olsun bir gün ben de büyüyeceğim ve o saatte yatakta olmak zorunda olmayacağım. İşte o zaman Bizimkiler'i seyrettikten sonra Parliament Sinema Kuşağı'nı seyredeceğim." -İdil Giray
   80'lerin çocuklarına en çok iz bırakan şeylerden biri televizyon olsa gerek. 90'larda da bu böyle. Her ne kadar yazarınız olarak 80'lerde çocuk olamamış, o zamanlar portakalda vitamin olarak takılmaya devam etsem de 90'larda çocuk olabildim. Ve sanırım gerçek anlamda sokakları evi bilen son çocuklar da bizdik. 80'lerin çocuklarının kitapta yüzlerine masum bir tebessüm yerleştirerek anlattığı ne varsa, bizim zamanımızda da vardı. Bilmiyorum belki de bizim kuytu, köşe mahallelere 90'lar gelmek bilmemişti. Onun yerine sinek arabası geliyordu düzenli olarak. Ben portakalda vitamin değil de portakal bende vitamin olmaya başladığı zaman bile Bizimkiler oynar Parliament Sinema Kuşağı Karla Bonoff'un şarkısıyla açılmaya devam ederdi. Pazar akşamlarımın hep bir kapışma halinde geçtiğini bilirim anane oturmalarında. Hmm evet, artık arada bir katılsam da yıllardır ananede pazar gecesi ziyaretleri devam eder. Ama artık ne kapışmalar var televizyon için ne de eskisi gibi keyifler. Biz büyüdük ve kirlendi dünya gerçekten.
   Hatırlarım, babamla kapışırdık en çok. Bizimkiler izlerdi o. Her daim bu tarz diziler hoşuna gitmiştir. Bu yazıyı yine bir pazar gününe denk getirdim. Ve erken kalkan babam, yine ne yazıyor bu diye çaktırmadan bakma amaçlı dolanıp duruyor. "Yazı yazıyorum rahatsız etmesene!" diye terslesem, odadan çıkmaya zorlasam da, gerçekte ne demek istediğimi sanırım o da anlayabiliyor, ben de. Belki de gerçekten 80'leri kıyısından, babasının dizinin dibinde yaşayan 90'lar çocuğu olduğum için mutluyum.
   "Karıncalar ağustos böceğini yuvanın ağzından içeri sokmayı başarıyorlar. Mikrokosmos bu mu? Çocuklardan biri keserin sapını karınca yuvasına sokuyor. Keserin ağzını tutarak, yuvanın içine doğru iyicene kanırtıyor, eşeliyor, dağıtıyor yuvayı. Etraf savaş alanına dönüyor. Yer gök karınca... Asker karıncalar saldırıya geçiyor. Yapma bir coşku ile evlere doğru kaçışıyoruz. 'Kenan Evren'in askerleri geliyor... Kenan Evren'in askerleri geliyor...' diye bağrışıyoruz.
   Kenan Evren'in askerlerinden kaçarken, evin önüne geldiğimde bir çift bacağa çarpıyorum. Kafamı kaldırıp bakıyorum: Babam. Yanmış bir kibrit çöpüne benziyor. Saçı sakalı uzamış, zayıflamış. Yeşil parkası ile karşımda dikiliyor. İki aydır ortalarda yoktu. Bacaklarına sarılıyorum babamın. DİSK'e üye olduğu için hayatını bir süreliğine gasp etmişlerdi. Diz çöküp boyunu boyuma eşitliyor. Aslında işkenceden geçmiş bedeninde derman kalmadığı için çökmüştü. Gözlerimin içine bakıyor, sarılıyoruz baba oğul. Uzaktan top sesleri gelmeye devam ediyor.
   Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı: Evimizin az ilerisindeki askeriyede ve vatanın her karış toprağında etkinlikler devam ediyor.
   Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı: Babamın eve döndüğü gün.
   Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı:Ağustos böceğinin gününü gün edip toprağa düştüğü gün.
   Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı: Tatil kitabımın Ağustos Böceği ile Karınca sayfasını yırttığım gün.
   Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı: Tatilin bitmesine ve Menekşe'yi görmeme iki hafta kaldı." -Bülent Çolak

   O çocukların aklında asker, aşk, televizyon, Candy, Voltran o kadar karmaşık şekilde yerleştiler ki, onlar da davranışlarının, kimliklerinin neyin etkisi altında olduğunu belki tam kestiremiyorlar. Belki Kenan Evren'in askerlerinin silahlarının gölgesi altında yaşadılar aşkı, belki de Candy'nin Japonca jenerik şarkısı eşliğinde. Belki mahallede ne zamandır görünmeyen, ortadan kaybolan bir solcu ağabeyin gitarı eşliğinde masumane bir çocukluk aşkı. Ama şu da o kadar büyük bir gerçek ki 80'lerin faşist cuntası o zamanın çocuklarına, aydınlarına öyle temiz bir darbe vurmuştur ki toparlamak, telafi etmek neredeyse imkansız gibidir.
   Onun dışında darbeye en açık şekilde maruz kalan, belki de en büyük hakareti, en büyük inkarı yaşayan halkın, Kürt halkının da öyküleri vardır. Dilini, varlığını inkar eden bir yumruğun altında yaşamak en zoru olsa gerek. Anaların gözyaşlarını tutmaya çalışması, oğullarını kaybetmesi en zoru olsa gerek.
    "O günlerde, Mamak Askeri Cezaevi'ndeki Kamber Ateş, tek kelime Türkçe bilmeyen annesini bekliyordu görüş gününde... Annesi, oğlunu görür görmez çırpınıp tel örgülere çarparak sordu: 'Kamber Ateş nasılsın?'
   'İyiyim anne, sen nasılsın?'
   Annesi yanıtladı:
   'Kamber Ateş nasılsın?'
   Annesi durdu, bekledi, yaşlı gözlerle oğluna bakarak inildedi:
   'Kamber Ateş nasılsın?'
   Kamber, annesinin, öğrenebildiği tek Türkçe cümleyi tekrarladığını o zaman anladı.
   'Kamber Ateş nasılsın?'da, 'Oğlum, sağlığın yerinde mi, sana eziyet ediyorlar mı, karnın doyuyor mu, canım yavrum merhaba, hoşça kal aslan oğlum' saklıydı." -Onur Behramoğlu

   Kadir Aydemir'in belki de unutuşa inkar niteliğinde derleyip düzenlediği, bir dönemin çocuklarının, aydınlarının sesi olan 80'lerde çocuk olmak Yitik Ülke Yayınları'ndan. Her şeye rağmen, belki de hâlâ insanlığın ölmediğine komşunun gönderdiği bir tabak sıcak aşureye bakarak ve meselimin sonuna gelip size 80'lerde Çocuk Olmak'ı okuyun diyerek inanmak istiyorum. İzninizle ben aşuremi yemeye gidiyorum.

La Piel que Habito

   "İnsanın sığınabileceği tek bir yer vardır. Kendi içimizde bir yer. Kendimizden başka kimsenin ulaşamayacağı ve tahrip edemeyeceği bir yer."
   İnsan; et, kemik, sinir ve kan gibi şeylerden mi oluşur? İnsan, sadece bir madde, sadece canlı bir organizma mıdır? İnsanın üstündeki kılıfı çıkarıp attığınızda insanlığını da atabilir misiniz? Hayır. İnsan sadece kanlı canlı organizmadan çok daha öte bir şeydir. İnsanı insan yapan da bu ötedekidir. İster buna ruh, ister bilinç ve isterseniz de enerji deyin fakat varlığını yadsıyamayacağınız bir gerçek.
   İnsanın kılıfının, derisinin altındaki bu ötedekiyi oluşturanlar ise binlerce parçaya bölünebilir. Ve her bir parça da kendi içinde sonsuz kez bölünebilir. Bu ötedekinin varoluşunun tamamen kavranması ise insan beyni için imkansız gibi görünmekte henüz. Kişi bu ötedekiyi yavaş yavaş kavrayabilir. Ve her kavranan ötedeki parçası insanı insan yapmaya başlar.
   Ötedekinin parçalarından birisi de cinselliktir. Cinsellik insanı  diğer canlılara bağlayan bir parça gibi görünse ötedekinin anlamlandırmasıyla apayrı bir konuma sürüklenir. Bireylerin kılıfları, içeridekini yansıtmak konusunda bazen sadece aldatıcı bir görünüm oluşturur. Hemcinsine farklı şekillerde bağlanan eşcinseller bu kılıfların aldatıcı görüntüleri yüzünden her zaman toplumda farklı bir yere konmuştur. Bazen bütün öfkeler üzerlerine toplanır; ki bu öfke toplu kıyımları, şiddeti ve hatta vahşeti meşrulaştıracak kadar kör edici olabilir.
   Kadınları belki de en iyi anlatan, insanların içinde bulunduğu durumlara ve olaylara bakış açısını değiştiren, anormali normal gibi göstermeyi başarabilen Pedro Almodóvar yine cinsel kimlik ve insan üzerine gerek kurgusu ve gerek sosyolojik bakış açısıyla başarılı ve bir o kadar da ilginç bir film çekmeyi başarmış.Daha önceki filmlerinde de kadın-erkek ilişkileri ve eşcinselliği kullanan yönetmen Pedro Almodóvar bu sefer çok daha ilginç bir konuyla karşımızda. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; La Piel que Habito'yu izleyin.

Beni Beni

Gönderen: Modern Prometheus 23:12 , Etiketler: , , , , , | Yorum Yok

Niyaz'ın Nine Heavens albümü göğün dokuz katı gibi güzel dokuz parçadan oluşur. Sözleri Aşık Dertli'nin olan, Sufi halk şarkısı Beni Beni ilk parçadır.
Bab-ı ihsanından mürüvet eyle mürüvet eyle
Karıştırma her bir eşyaya beni
Bakma isyanıma dost dost merhamet eyle
Ulaştır menzili a'laya beni beni dost beni beni

Beni beni beni beni sultanım beni beni
Ulaştır menzili a'laya beni beni dost beni beni

Kün buyurdun her eşyayı yetirdin yali yetirdin
Mevcudatı kemaline getirdin
Yaptın arş'ı kürş'ü çıktın oturtun
Düşürdün dünyayı dost dost
Kavgaya beni beni dost beni beni

Beni beni beni beni sultanım beni beni
Düşürdün kavgaya beni beni dost beni beni

Dertli'ye tükenmez nice dert verdin ala dert verdin
Ne çekmeğe sabır sabır ne gayret verdin
Ne saltanat verdin ne devlet verdin verdin verdin
Ya niçin getirdin dost dost
Dünyaya beni beni dost beni beni

Beni beni beni beni sevdiğim beni beni
Çok şükür bir dara dost dost yitirdin beni beni

Üç Gizemli Sözcük

Gönderen: Modern Prometheus 23:02 , Etiketler: , , , | 1 Yorum

ÜÇ GİZEMLİ SÖZCÜK
‘Gelecek’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
İlk hecesiyle anında tarih olur.   

‘Sessizlik’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
Yok ederim sessizliği.

‘Hiç’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
Hiç kimsenin kavramayacağı bir şey yaratırım.
                                     Wisława Szymborska
   Üç şözcükten bahsetmek gerekirse biraz, sürekli bir gelecek derdimiz vardır. Bir söyleyecek derdimiz ve hiçlik sorunumuz. Gelecek bir duvardır aşamayacağın, kendisinden bahsedildiği zaman yıkılır. Sürekli gelecek telaşına düşen insan yıkıntıyla yaşamaya mahkumdur. Gelecek, geleceği zaman güzeldir. Bilmediğin zaman. İnsan bilmediğinden korkar. Gelecek biraz korkutmalı seni, biraz tüylerini diken diken etmeli ki, bir şeyler bekleyebilesin ondan.
   Ve söyleyecek sözlerimiz vardır hep. Susmalısın demeyeceğim sana. Susmayı öven cümlelerin iki yüzlülüğünü bilirim ben. Sadece sana doğruları söyle derim. Sözlerinde samimi ol. Saf ol. Safları severim. Gerisi, susmak senin bileceğin iştir.
   Ve hiç. Hiçi size anlatmak için çabalamayacağım. O kendisinden bahsedilmediğinde var. Hiçliğin varlığı da kendi ironisi. Hiçlik gerçek belki de. Ve bu topraklar üzerinde, gerçeği bulduğun zaman bir ıslık çalarsın, ben anlarım.

Yabana Doğru

    "Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaska'dan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan kendilerini mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Huzur veriyor gibi görünse de, insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerdedir. Bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz, her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilir."
   Christopher J. McCandless üniversiteden mezun olup, hesabında biriktirdiği 24.000 doların hemen hemen hepsini bir hayır kurumuna bağışlayarak neredeyse hiç hazırlık yapmadan Amerika seyahatine başladı. Ve ardından 1992 yılında, yüz günden fazla sürecek ve hayatına mal olacak Alaska serüvenine başladı. Hayır McCandless'ın aklından zoru yoktu. Antisosyal kişilik bozukluğu da yoktu. Sadece insanları doğadan ayıran toplumdan ve gerekliliklerinden kaçmak istiyordu. Kafasının dikine giden biriydi evet ama özgürlüğünün kısıtlandığını görüyor ve buna katlanamıyordu. Ailesinin zenginliğinden utanıyor, daha lise yıllarında cebindeki on dolara yiyecekler alıp sokaklardaki ayyaşlara, açlara veriyordu. Kenar mahallelere giriyor, muhtemelen gözucuyla bakıp geçtiğiniz evsizlerle, fahişelerle konuşuyor, karınlarını doyuruyordu. Bir evsize bir süre gizlice baktığı bile olmuştu.
   Birey bir şekilde toplumdan kaçmaya çalıştığında çeşitli etiketlere maruz kalır. Kendisini anlamayan insanlarla dolu bir toplumdan uzaklaşmaya çalıştıkça Chris birçok defa etiketlenmiştir. Yabanda ölüm haberinden sonra antisosyal, zengin bir züppe; ailesi ile görüşmeyi kestikten sonra annesi, bir erkekle beraber olduğunu sanıp bu yüzden uzak kaldığını bile düşünmüştür. Hayır Chris sadece özgür olmak, doğa ile iç içe bir yaşam istiyordu. Daima yeni maceralara atılmak, güzelin peşinde koşan bir seyyah olmak istiyordu. Franz'a olan mektubunda da yazdığı gibi: her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilirdi.

   "Woodson'daki son senesinin başında, Chris ebeveynlerine üniversiteye gitmek gibi bir niyetinin olmadığını açıkladı. Walt ve Billie gerçek bir kariyer edinmek için üniversite eğitimine ihtiyaç duyduğunu söyleyerek itiraz etseler de, Chris kariyer denilen şeyin rezil bir "yirminci yüzyıl icadı," bir gerçeklikten ziyade bir yükümlülük olduğunu ve kariyer edinmeden de yaşayabileceğini söyledi, sağ olsunlardı."
  
   Chris üniversiteye gidip bir kariyer sahibi olmayı fazlasıyla yapmacık buluyordu. Toplumda saygın bir yer edinmek falan istemiyordu. Yalnızca kendi başına olabileceği, insanların ve medeniyetin kirletmediği bir yer istiyordu. Belki yeni yerler keşfetmek, kimsenin henüz ayak bile basmadığı yerlere gitmek ve burada tamamen kendi çabalarıyla yaşamak istiyordu. Nitekim bir şekilde ailesinin teklifini kabul etti ve derece ile mezun oldu üniversiteden. Fakat bu planlarının iptali anlamına gelmiyordu, sadece ertelenmişti. Üniversiteden sonra kimseye haber vermeden yolculuğuna başladı. Kısa cümlelerle ufak tefek şeyleri yazdığı bir günlük tuttu. Yanına yiyecek içecekten çok kitap almıştı. Kitap okuyordu. Kimi yerlerin altını çizmişti, kimi yerlere notlar almıştı. Nitekim 142 nolu Fairbanks otobüsüne astığı son notu da Gogol'un Taras Bulba'sından kopardığı bir parça kağıda yazmıştı.
(Mutluluk ancak paylaşıldığında gerçektir.)
   Alex Süperberduş, kendisine bu ismi takmıştır Chris, son okuduğu roman olan Doktor Jivago'ya bu notu düşmüştür. Belki yaşadığı bu deneyim onda bir şeyleri farklı kılmıştı. Bilemiyoruz. Süperberduş'un yabandaki hayatında neler hissettiğini deneyimlememiz çok zor. Kaçımız rahatımızı bırakıp buna cesaret edebiliriz ki? Kaçımız bunu yapacak kadar özgürüz ki? Kaçımız yaptığımız şeyleri kendi isteğimiz ile yapıyoruz ki? Hepimiz bir şekilde McDonald's standartlarında yaşamıyor muyuz gerçekten?

   "Zarza, Chris en sonunda işi bıraktığında, muhtemelen bunun kendi yüzünden olduğunu kabul ediyor. 'İşe ilk başladığında evsizdi ve restorana geldiğinde gayet kötü kokuyor olurdu. İşe Chris gibi kokarak gelmek McDonald's standartlarına uyan bir durum değildir. Sonunda, ona daha sık banyo yapması gerektiğini söylemem için beni görevlendirdiler. Bunu ona söylediğim andan itibaren, aramız bir daha hiç düzelmedi. Ardından diğer çalışanlar ki yalnızca yakınlık göstermek istiyorlardı, sabun ya da benzeri şeylere ihtiyacı olup olmadığını sormaya başladı. Bu durumun onu deli ettiği belli oluyordu. Ama öfkesini asla açığa vurmadı. Üç hafta kadar sonra, şu kapıdan çıkıp gitti.'"
   Alexander Süperberduş son notunu Louise L'Amour'un biyografisi "Bir Gezginin Eğitimi"nin son sayfasına yazdı. Sayfanın bir yüzünde Robinson Jeffers'dan alıntılanan "Kötü Anlarında Bilgeler" şiirinin bir kısmı yer alıyordu:

   "Ölüm yaman bir tarlakuşu, ne var ki yüzyıllara
   Kas ve kemikten fazlasını bırakıp da ölmek
   Çoklukla bir zayıflık göstergesidir
   Ölü taşlardır dağlar, ya imrenilir
   Küstah sessizliklerine, endamlarına
   Ya da bu yüzden onlardan nefret edilir.
   Ne yürekleri yumuşar dağların, ne canları sıkılır
   Ve birkaç ölü adamın düşünceleri dağlarla aynı mizacı taşır."

Sayfanın diğer tarafında ise Alex'in son notu.
   Jon Krakauer Chris'in yaşam öyküsünü kaleme alan kişi. Kendisi de bir dağcı. Chris'i anlamak isteyen, onun yaşama tarzına saygı duyan birisi. Jon Krakauer'in ya da daha doğrusu Alexander Süperberduş'un Yabana Doğru'su, Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun ve unutmayın "her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilir."

Kaplanın Karısı

   "1941'de, bahar aylarının sonlarında, herhangi bir açıklama ya da uyarı olmaksızın Alman bombaları Şehre yağmaya başlamış ve üç gün boyunca hiç durmamış.
   Kaplan bunların bomba olduklarını bilmiyormuş. Yukarıdan geçen savaş uçaklarının ve düşen füzelerin tıslama ve feryada benzer seslerinden, surların başka tarafında inleyen ayıların seslerinden, kuşların ani sessizliklerinden ötesini bilmiyormuş."
   Bombalar arasından sağ çıkan kaplan, yol iz bilmeden harap şehirde dolaşmaya başlar. Bombaların vücudunda açtığı yaralarla da olsa direnir ve yaşama uğraşına devam eder. Ve tamamen bilinçsizce şehri terk eder ve içgüdüsel olarak soğuğa, büyükbabanın topraklarına doğru yol alır. İşte burada Kaplanın Karısı'nın öyküsü başlar. Kaplanın Karısı her ne kadar her şeyi abartmaktan hoşlanan insanlardan aktarılsa da, büyükbabanın elinde sepetle Kaplanın Karısı'na yemek götürdüğünün öyküsü bütün köy tarafından bilinen bir gerçektir. Büyükbaba, ki o zamanlar kendisi ufak bir çocuktur. Okumayı sonradan öğrenmiş, ilk okuduğu kitabı, Orman Çocuğu'nu ömrü boyunca üzerinde taşıyacak kadar bağlanmış bir çocuk. Kaplanın Karısı'na Ormanın Çocuğu'nu yere çizerek anlatacak kadar, Rudyard Kipling'in çizimlerini açıp açıp sıkılmadan seyredecek kadar.
 
   Rudyard Kipling'in Ormanın Çocuğu'nu bilirsiniz hepiniz az çok. 1967 yapımı Disney animasyonunu en azından bir kere görmüş olmalısınız. Belki çocukluğunuzun, belki ilk gençlik çağlarının anısıdır bu, kim bilir? Belki bir arkadaşınızda Atari oyunu vardır, kasetini size oynamanız için verir de, karşılığında oynamak için birkaç günlüğüne adaptörünüzü istemiştir zamanında. İşte o Orman Çocuğu bu Orman Çocuğu'dur, büyük babanın hiç yanından ayırmadığı. Doktor olup da, torununu hayvanat bahçesine kaplanları görmeye götürdüğünde açıp baktığı, ölmez adam ile üzerine bahse girdiği Orman Çocuğu'dur bu.

   "On iki yıl önce, savaş yokken Brejevina halkı bizim de halkımızdı. Sınır bir şakadan ibaretti, gereksiz bir formalite. Canınız nereden isterse oradan, ormandan, ırmaktan, geniş ovadan, araba ya da uçakla veya yürüyerek diğer tarafa geçebilirdiniz.  Sınırdan geçerken gümrük memurlarına sandviç veya kavanozlarda biber turşusu ikram ederdiniz. Kimse size adınızı sormazdı - ama sonradan ortaya çıktı ki meğer herkes başından beri, adınızın nasıl başladığını ve bittiğini fazlasıyla umursuyormuş."
 
   Kaplanın Karısı, büyülü gerçekçilik akımının değerli eserlerinden birisi. Yazar, Téa Obreht, etkilendiği yazarlar arasında Gabriel García Márquez ve Mihail Bulgakov gibi bu akımın bilinen yazarlarını sayıyor. Kaplanın Karısı, Obreht'in ilk romanı ve anlatmaya bir anlamda kendi öyküsünden başlamak istemiş gibi. Yugoslavya doğumlu yazar, parçalanan ülkesinin,  bir zamanlar formalite olanların öyküsünü anlatmak istemiş ve bunu bol bol ödül alarak başarmış. Roman size bir yandan fantastik öyküler sunsa da savaşın acımasızlığı, ölüm ve kan kendisini satırların arasında saklamış. Tıpkı on iki sene boyunca bir marul tarlasında kendisini saklayan ve iki genç çocuğun canını alan mayın gibi.
   Kaplanın Karısı Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.