Zen Kaçıkları

   "Ama hemen açıklamıştım ona Budacılığın mitolojisinin, bütün o başka uluslara özgü biçimleriyle, adlarıyla falan beni ırgalamadığımı. Sakyamuni'nin dört soylu gerçeğinin ilki olan, Tüm yaşam ıstıraptır—sırf bununla ilgilendiğimi... Eh, biraz da üçüncüsüyle, Istırapları dindirmek olasıdır, o zamanlar buna pek inanasım gelmiyorduysa da... (O zamanlar daha, bu dünyada zihnin kendisinden başka bir şey bulunmadığını ve bu nedenle ıstırapları dindirmek dahil her şeyin mümkün olduğunu gösteren Lankavatara sutrasını sindirememiştim.)"
   İnsanın, her insanın kolaj çalışmasından pek bir farkı yok. Dünya denilen şu yerde malzemeden başka ne var ki? Kes, yapıştır, kes, yapıştır, kes... Yarım tablolardan başka neyiz ki; ölen her insan ardında farklı bir kolaj bırakmıyordu da ne yapıyordu şimdiye kadar? Dünya denilen şu curcunadan, acılarımızı, kaygılarımızı geçiren, yaralarımızı saran her parçayı kesmektir niyetimiz. İşte, yaşam ıstıraptır, yaşam yaralanmaktır ve dünya yaraları kapayacak parçalarla doludur. Hangi parçayı alacağınız sizin tercihinizdir. Ama önce parçaları görebilme meziyetine sahip olmak gerekir.

   "Der demez de Japhy, 'Zen Ustası Koca Erik'e sormuşlar bi gün' diye başladı, 'Budacılık nedir diye; o da hasırotu, söğüt çiçeği, kamış yaprağı, keten lifi, velhasıl evladım bu herkesin sevincidir işte, zihnin kıvanmasıdır; bu dünya zaten zihinden başka nedir ki ve nedir zihnin kendisi? Dünyadır, zihin dediğimiz şey ulan hırt. Atlar Atası demiştir ki: "Zihnin, Buda'dır". Bi de eklemiştir üstüne: "Zihinsizlik, Buda'dır" diye. Ve işte böyle azizim, Koca Erik derken, "Erikler olgunlaşır."'"
   Dünyadaki her şey zihindir, acılarımız da zihindedir. Öyleyse, acıları dindirmek niye mümkün olmasın? Acıları dindirmenin elbet yolu vardır. Acıları dindirebilecek yetkinliğe erişmektedir mesele, yaralara sürecek merhemi bulmaktır. Kimileri için erik ağacıdır merhem, kimileri için baharda açan kiraz çiçekleri. Kimilerinin dağları vardır. Sarsılmaz, yıkılmaz, kıskanılası dağları. Kimilerinin bütün bir ormanı vardır merhem niyetine. Çayırlarıyla, yaz yağmurlarıyla, renkli çiçekleriyle.

   "Böyle olur insan, ormandayken, hep. Bakarsın, her şey bildik tanıdık çıkar, kavuşmuş gibi eski dostlara, çoktan ölmüş bir akrabana; bir çocukluk rüyası gibidir bu, akıp giden suların sürüklediği unutulmuş bir şarkı gibi; en çok da unutulmuş çocukluğumun, geçmişlerdeki insanlığın, tüm yaşayan ve ölmüş varlıkların milyonlarca yıldır birikip artık taşan gönül kırıklıkları gibi; şahit bu duygulara üstümüzden geçip giden şu bulutlar (onlar da yalnız ve garip zaten); yüreğim kabarmakta, gözümün önüne geliyor hep anılar, ateş basmış gibiyim, halsizliğim var, yatıp uyuversem şu çimenlikte, düş görsem."
   Bu yazıyı yazarken niyetim "yeraltına" inmekti. Kasvete, hüzüne, üzgün nağmelere dokunmaktı. Bir kuşağın geçtiği yolun izinde yürümekti. Ancak, bazen farklı yerlere sürükleniyoruz dalgalarla, rüzgârla. Yeraltına inmek iken niyetimiz, dağlara, çayırlara, ormanlara koştuk. Dağların zirvelerine diktik gözlerimizi, orada esen rüzgârın bizi nereye sürükleyeceğini merak ettik. Oradaki rüzgâr da üzgün müdür acaba, şu üzgün bulutlar gibi?
   Jack Kerouac, Beat Kuşağı'nın üzgün adamı, dağlara tırmanıyor, zirvelere bakıyor. Anlıyor ki; düşmek yok. Daima devam etmeli tırmanmaya... Zen Kaçıkları, Ayrıntı Yayınları'ndan. Madem dağ rüzgârları epey bir savurdu bizi, bir şiirle bitirelim öyleyse meseli...

"Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
—Ki bu en büyük kötülüktür size—
Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar
Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz
Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde
İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke
Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz
Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına
Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
Koşaradım
Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde.."
Şükrü Erbaş; Koşardım, 1985

Tao Te Ching

"Tao kelimelere dökülemez, onun değişmeyen adını tanımlamak da olası değildir; çünkü sözler birer semboldür ve tanımlar şeylerin göreceliği üstüne kurulmuştur. Sözler, her şeyi kucaklayan, gerçek Tao'yu ve adsız adı nasıl temsil edebilir? Biz sadece kolaylık olsun diye ona Tao adını verdik. Yine de o değişmez, hep-aynı ve çok derindir." 
Ch'u Ta Kao'nun "Adlar değişir" dizesi yorumu.
   Anlatıya başlamak için ilk olarak orijinal metinden değil de yorumlardan yararlanmak biraz saçma gibi görünse de; açıkçası Tao'nun doğasını ve yapısını anlamak için en faydalı sonucun bu olacağı açıktı. Şöyle de bir sorun var ki; Tao için anlaşılmak, asla kelimeler ve cümlelerle geçerli değildir. Kelimeler, tanımlar, cümleler, kısacası her şey, isimlendirdiğimiz şeylerin hepsi, yine başka şeylerin göreceliği üzerine kuruludur. Varlık ve yokluk, iyi ve kötü vs. gibi kavramlar, her daim göreceliklerini koruyacaktır. Bu dünyada, gözün görüp aklın anlayabildiği şeyler üzerinden genel geçer yargılara  ve bu yargılar üzerinden de gerçeğe ulaşmak imkânsızdır.

"Yol kılavuz olabilir,
ama yol tek değildir.

Adlar değişir.
Adsızdır göğün ve yerin başlangıcı,
Adlı her şeyin anasıdır.

Tutkusu olmayan gizliyi görür;
Tutkusu olan görüneni görür.

Bunlar aynı köktendir, ama adları farklıdır;
her ikisi de sırdır.
Sırların sırrı
harikalar bahçesinin kapısıdır."
   Tao'ya ulaşmak asla bilginin sonucu değildir. Olmayacaktır da. Bilgiler, bu dünyaya ait bilgiler, daha çok akıntının önünde duran ve onun akışını kesen nesnelerdir. Kişi, Tao'ya ulaşmak isterse bunu konuşarak, daha fazla öğrenerek başaramayacaktır. Tao'ya ulaşmanın tek ve mutlak yolu, sezgidir. Bu dünyadaki her tanım, her kelime, her bilgi kırıntısı, kısacası her şey tutkuyu doğurur. Kişi tutkuları ile yaşamaya devam ederse ancak aşikâr olanı görebilir. Gizli olanı görmek ise, gözlerini kapatana bahşedilmiştir. Tutkularından arınana, şeylerin göreceliği üzerine kurulu olan bu dünyayı üzerinden sıyırabilen kişiye...

"Yolun hareketi geri dönüşlüdür;
kullandığı yöntem boyun eğmektir.
Dünyadaki her şey varlıktan doğar;
varlıksa hiçlikten."
   Yola çıkmış olan her şey yolda kendi karşıtını üretecektir. Varlıkların doğası bu şekilde işler. Bir nesne var olduğu andan itibaren karşıtı da onunla birlikte var olmuş demektir. İlerlemek için geri dönüşler olmalıdır, varlığından bahsedeceğimiz ilerleme şeylerin göreceliğine tabiidir. Gerçek olan ilerlemeyi sağlayabilmek için kişinin yapması gereken şey boyun eğmektir, yani eylemsizliktir. Burada eylemsizlikle karşılanan Çince sözcük "wú wéi" (無爲) kişinin hiçbir şey yapmamasını ifade etmez. Tao'ya ulaşmak için gerçekleştirilecek olan eylemsizlik hâli, tam olarak doğal olanla uyum içinde olma hâlidir.
   Osman Yener'in çeviri, yorum ve notlarıyla birlikte Lao Tzu'nun Tao Te Ching'i Anahtar Kitaplar'dan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Not: Kendisi sinolog olan orta karar ile konuşmamız sonucu işbu notu eklemeye karar verdik. "Tao Te Ching" şeklinde bahsi geçen metnin Çince ideogramları şu şekildedir; ( 道德經) ve tüm dünyada kabul gören Çince'nin romanizasyon sistemi olan Pinyin sisteminde de "Dào Dé Jīng" şeklinde geçer. Yani doğru olan şekli budur. Sorgulamak isteyenler olur ise; referans olarak kendisini önermemi istedi, ki telefonda o Çince sesleri telaffuz etmeye çalışırken, epeyce gülebilirsiniz.

Cennetin Irmakları


Ceylân Ertem'in ikinci solo albümü Ütopyalar Güzeldir'den, Mabel'in şarkısı, Cennetin Irmakları...

"bir bezden bebek gördüm ben orada
ahla boyalıydı tırnakları..."


"Bazen ah diyorum durmadan,
şimdi ben ahlatın başında,
otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.
Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı tam vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta."
Didem Madak; Ah'lar Ağacı

Lila

● Ahlâkın Sorgulanması

"Kızılderililer vakit öldürmek için konuşmaz. Konuşacak bir şeyleri yoksa konuşmazlar. Konuşmayınca da biraz uğursuz bir izlenim bırakırlar. Kızılderililer böyle sessiz kalınca beyazlar gerginleşir ve kendilerini nezaket gereği bu boşluğu genellikle, söyledikleri şeyden başka anlamlara gelen bir tür yüzeysel konuşmalarla doldurmak zorunda hissederler. Fakat Avrupa aristokratik dilinin bu nazikçe dolambaçlı konuşmaları Kızılderililere göre 'çatal dilli'dir ve onlarda öfke uyandırır. Bunlar Kızılderililerin ahlâkını çiğner. O sizin ya yürekten konuşmanızı ya da susmanızı ister."
   Sahildeki bir bankta oturmuş, elindeki gevreği küçük parçalar halinde martılara atmak dışında hemen hemen başka hiçbir şey yapmayan insanların özlemini duyduğumun, duyduğumuzun pekâla farkındayım. Bu kendi iç dünyasında kaybolmak ya da kendi varlığından başka bir şeyin varlığını fark edememe şeklinde bir bencilliğin işareti değildir. Bu, o sessiz, sakin insanın yüreğini tümüyle çevresine açtığının bir işaretidir. O anda içinde kaybolduğu, sonsuz bir düzen içinde dönen düşüncelerin varlığı yadsınamaz bir gerçek olmasına rağmen, kişi tam da bu yüzden yüreğini ardına dek açmıştır. Yanına gidip, denize baktığınızda, hem koskoca okyanusta sadece küçücük bir nokta olduğunuzu anlar, hem de o küçücük nokta içinde dönen tüm dünyanın düşüncelerine şaşarsınız. O susan kişinin yanında durup yıllardır yaşamın dalaveresinden yorulmuş kendi benliğinizin içine bakarsınız.

"Dinamik Niteliği algılamada, genellikle küçük çocukların büyüklerden ve acemilerin ustalardan, ilkel insanların da 'ileri kültür'den gelenlerden bazen daha hızlı olmalarının nedeni budur. Amerikan Kızılderilileri her şeyin sürekli değişen merkezini kavramada olağanüstü yeteneklidir. Onların süssüz konuşmalarının ve davranmalarının nedeni budur. Süs onların mistik bütünlüğünü bozar. Hareketleri, davranışları ve konuşmaları Büyük Ruh'la uyum içindedir ve yaşamlarının antik merkezinde başka hiçbir şey var olmamıştır."
   Yaşadığımız dünyanın kendisi tamamen zihinsel çöple dolmaya başladı. Yaşamlar o kadar fazla ayrıntıyla boğuşuyor ki, neyin gerekli ve neyin gereksiz, neyin doğru ve neyin yanlış, neyin iyi ya da neyin kötü olduğu algımızı yitirmeye başladık. Koşuşturmacanın içinde durup martıları besleyecek vakitlerimiz yok. Yan yana oturup konuşmadan geçirecek vakitlerimiz yok. Daima bir arayışın peşinde sürükleniyoruz. Konuşmak, konuşmak ve konuşmak dışında pek fazla yaptığımız bir şey de yok neticede. Ne kendimizi, ne de başkalarını dinliyoruz artık. Dinlemeyi bıraktık. Hâliyle dinlemeden anlayamayacağımız şeylerin de yitip gitmesine izin veriyoruz. Sürekli, var olduğumuzu kanıtlayan o sesimizi duymaktan başka bir şeyin farkına varmaz olduk. Başka insanların. Başka kültürlerin, başka türlerin. Her şeyi bırakın, başka bir kendimizin algısını yitirdik.

"Nitelik Metafiziği'nin evrimsel yapısı tek bir ahlâk sisteminin olmadığını gösterir. Ahlâk sistemi çoktur. Nitelik Metafiziği'nde inorganik biçimlerin kaosu yendiği, 'doğa yasaları' denen bir ahlâk vardır; biyolojinin açlığı ve öldürücü inorganik güçleri yendiği, 'orman kanunu' denen bir ahlâk vardır; toplumsal biçimlerin biyolojiyi yendiği , 'yasa' denen bir ahlâk vardır; ve toplumu denetimi altına almak için hâlâ mücadele veren bir ahlâk vardır."
   O kadar körleştik ki, evrende var olan tek sesin kendimizinki olduğunu düşünmeye başladık. Başka bir sesin varlığı bizi zamanla rahatsız eder oldu. Çeşitlilikten duyduğumuz tiksinti haddini aştı. Her şeyi en basite indirgeme sevdamız bizi kendimize karşı bile kör etti. Değerlerin, gerçeğin ve Nitelik'in ne olduğunu göremez hâle geldik. Hapsolduğumuz toplumun 'yasa'larını sorgusuz kabul etmeye başladık. Yasaların denetiminde biyolojik ihtiyaçlarımızı gideren canlılardan başka bir şey değiliz artık. Entelektüel ahlâkımızın, bizi yanılsamalardan kurtaracak şeyin varlığını biyolojik ve sosyal ahlâkın ele geçirmesine izin verdik.
   Robert M. Pirsig'den, ahlâk değerlerimizin kökenlerini sorgulayan bir kitap, Lila, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; yanılsamalarınıza dikkat edin!

"Karşılaştığımız her insan farklı bir aynadır. Sen de onlar gibi bambaşka bir insan olduğundan, belki sen de başka bir aynasındır ve senin kendine gösterdiğin kendi görüntünün de başka bir çarpıtma olup olmadığını bilmenin yolu yoktur. Belki de gördüğün her şey aynadaki yansımalardan ibarettir. Belki de elinde aynalardan başka bir şey yoktur. Önce ana-babanın aynaları, sonra arkadaşlarının ve öğretmenlerinin, sonra patronlarının ve subaylarının, rahiplerin aynaları ve belki yazarların ve ressamların da aynaları. Onların işi budur; ayna tutmak."

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

● Değerlerin Sorgulanması 

"Teknoloji ve sistem karşıtı insanlar için, 'Beatnik' ya da 'Hippy' gibi klişe adlar icat edilmiştir, daha da edilecektir. Fakat kitle terimleri icat ediliyor diye bireyler kitle insanına dönüşmez. John ve Slyvia kitle üyesi değiller, çoğunlukla kendi yollarına giden diğerleri de değil. Tam da kitle insanı olmamak için ayaklanıyorlar aslında. Ve kendilerini kitle haline getirmeye çalışan güçlerin teknolojiyle epey ilgisi olduğunu seziyor ve bundan hoşlanmıyorlar. Bu şimdiye kadar pasif bir direniş olarak, elden geldiğince kırsal bölgelere kaçmak gibi şeylerle sınırlı kalmıştır, ama hep böyle pasif kalmak zorunda değildir."
    İnsana, insan olmaktan başka, çağlardır belli adlar verilmeye çalışıldı. Bu adlar çoğu  zaman belli ortak yanların genel-geçer bilgisinden yola çıkıp, insanı tanımlama uğraşındaydı. Bireye verilen bu isimler onun dünya görüşünü, yaşam azmini vesaire, niteleme çabası içinde olsalar dahi, unutulmaması gereken şey, insanı tanımlamaya çalışmanın yanlış olmasıydı. İnsanı tanımlamak, kelimelere indirmek, onu aynı zamanda kelimelerin, yani dünyayı kesin çizgilerle bölen akılcılığın varlığı içine de almaktır. Nitekim; tanımlamak, sınırlamaktır. Ve burada bahsedilen hiçbir şey, hiçbir sınırlamaya dahil değildir. Tıpkı, insan gibi. Ve okuma yolculuğunuz boyunca karşınıza bolca çıkacak olan Nitelik gibi... İnsan da, Nitelik de, kendisini açıklamaya, mantığa bürümeye çalışan her türlü isimlendirmeye karşın, her zaman için yalnızca gerçeğin bir parçasını gösterecek ve bütün olanı anlamayı imkansız kılacaktır. Bu, sistemin kendisinden kaçan bireyler için de, anaforun tam ortasına atlayanlar için de geçerliliğini koruyacaktır.

"Ama sistem olduğu için bir fabrikayı yıkmak ya da bir hükümete karşı ayaklanmak ya da motosikleti tamirden kaçınmak, nedenlere değil de sonuçlara saldırmaktır ve saldırı yalnızca sonuçlara yönelik olduğu sürece hiçbir değişim olanaklı değildir. Asıl sistem, gerçek sistem, var olan sistematik düşünce yapımızdan, akılcılığın kendisinden başka bir şey değildir; bir fabrika yıkılır, ama onu üreten akılcılık bırakılırsa aynı akılcılık hemen başka bir fabrika üretecektir. Sistematik bir hükümet devrimle yıkılır, ama o hükümeti üreten sistematik düşünce kalıpları sağlam kalırsa o düşünce kalıpları daha sonra başka hükümetlerle kendilerini yineleyeceklerdir. Sistemler konusunda çok şey söylenmiştir. Ama bu konu, hemen hiç anlaşılmamıştır."
   Sistemin kendisinden kaçınmak, motosikletimizi tamirden kaçınmak hiçbir zaman bize kesin çözümler sunmayacaktır. Özne konumunda olan biz insanın, nesnelerle ilişkileri, onlara atfettiğimiz değerlerle biçimlenir. Ve bu değerlerin değişmesi de yine bizim elimizdedir. Özne ile nesne arasında eksik olan, yapmaktan daima kaçındığımız şey, ilişkinin kendisidir. Ve bunu yaparken de önemli olan ve anlaşılması gereken nokta, sistemlerin doğduğu düşünce yapısının, yani motosikletin arıza yapan parçasının neresi olduğudur. Bütüne ulaşma çabaları için sondan başlamak, akıntıya karşı yüzmeye çalışmak gibi, sizi daima sona sürükler. Asla sonuçları ortaya çıkaran nedenlerin kendisine ulaşmayı olanaklı kılmaz. Ve sizin için çözümler her zaman için pınarın kaynadığı noktadadır. Pınarın kaynadığı noktada çoğu zaman gerçeğe ulaşmak mümkündür.
   Bugüne kadar size ve bana anlatılan, var olan dünyayı kesin ve nedeni anlaşılamaz çizgilerle ikiye bölen (özne ve nesne, romantik ve klasik vesaire) akılcılığın verdiği şey yalnızca sonuçlarla ilgilenmek olmuştur. Ve akılcılığın tek seferde kavramasının imkânsız olduğu şey, bütündür. Ve gerçek arayışında bütüne ulaşmak, ikiye ayrılmış bir dünya görüşüyle mümkün değildir. Bize gereken nokta, bu ikiye ayrılmış dünya görüşünün bütünleyicisidir.

"Tüm Doğu dinlerinde büyük değer verilen ortak şey, Sanskrit Tat tvam asi (Sen busun) doktrinidir, düşündüğün her şeyin sen olduğunu, anladığını düşündüğün her şeyin bir bütün olduğunu savunur. Bu bölünmemişliği tümüyle anlamak, aydınlanmak demektir.
   Mantık, özne ile nesne arasında bir ayrım olduğunu varsayar, bu nedenle mantık, asıl bilgelik değildir. Özne ile nesne arasında ayrım olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmanın en iyi yolu, fiziksel etkinliği, zihinsel etkinliği ve duygusal etkinliği durdurmaktır. Bunun için pek çok disiplin vardır. Bunların en önemlisi Sanskritçe
dhyana, Çince söylenişiyle 'Chan' ve Japonca söylenişi ile 'Zen'dir."
   Dünyayı ikiye bölen antik Grek bakış açısıyla, yani bugün akademilerin ve neredeyse tüm dünyanın temellerini üzerine attığı akılcı bakış açısıyla gerçeğe ulaşmak, "gerçekten" mümkün müdür? Yoksa, şimdiye kadar bize anlatılan, dayatılan gerçek, daima bir yalandan mı ibaretti? Daha önce bakmadığımız için göremediğimiz, aramadığımız için bulamadığımız bir gerçek de var mıydı?
   Robert M. Pirsig'den ufkunuzu genişletecek, ve sizi var olan tüm değerlerinizi yeniden sorgulamaya yöneltecek, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; motoksiklet bakımını hiçbir zaman aksatmayın!

"Motosiklet üzerinde çalışırken yapılacak şey, öteki işlerde de olduğu gibi, kişiyi çevresinden koparmayacak bir kafa huzuru oluşturmaktır. Bu başarıldı mı kalan her şey doğal olarak bunu izler. Kafa huzuru doğru değerlerler üretir, doğru değerler doğru düşünceler üretir. Doğru düşünceler doğru eylemler üretir ve doğru eylemler, merkezindeki huzuru başkalarının da görebileceği maddi yansımalar oluşturacak işler üretirler. Kore'deki o duvarda olan şey buydu. O, tinsel bir gerçekliğin maddi bir yansımasıydı.
   Bence, eğer dünyayı düzeltmek ve yaşanacak daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsak yapılacak şey, kaçınılmaz olarak ikici olan, öznelerle ve nesnelerle ve bunların birbiriyle ilişkileriyle dolu olan politik ilişkiler üzerinde ya da başkalarının yapacağı şeylerle dolu olan programlar üzerinde konuşmak değildir. Bence bu tür bir yaklaşım sondan başlar ve bu sonu baş sanır. Politik programlar, ancak temeldeki toplumsal değerler sisteminin doğru olması durumunda etkili olabilecek, toplumsal niteliğin sonuç ürünleridir. Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve sonra onlardan çıkan iştir. Başkaları insanoğlunun yazgısını düzeltmekten söz edebilir. Ama ben salt motosikletin nasıl onarılacağından söz etmek istiyorum. Söyleyeceklerimin kalıcı değerlerinin de daha fazla olduğuna inanıyorum."

Pi'nin Yaşamı

   "Kimi zaman ana dallarımı birbirlerine karıştırırım. İlahiyat eğitimi gören öğrenci dostlarımdan bazıları -kendilerini mantığa fazlaca kaptırmış ve bu yüzden sağlarını sollarını şaşırmış, her parlayanı altın sanan, kafaları karışık bilinmezciler- bana üç parmaklı tembelhayvanı anımsatırdı ve yaşam mucizesinin böylesine güzel bir örneği olan üç parmaklı tembelhayvan ise bana Tanrı'yı anımsatırdı."
   Üç parmaklı tembelhayvan, bir amacı olup yere indiğinde, güdülenmiş bir çitadan dört yüz kırk kat daha yavaş hareket eder. Çoğu duyuları, neredeyse işlevsizdir. Muhteşem yavaşlıkta hareket eden bir hayvanın, üstelik muhteşem yavaşlıkta duyulara sahip olması, vahşi yaşamda nasıl hayatta kaldıklarını merak etmenize neden olur. Muamma. Bana kalırsa,  bu, tam bir muammadır. Dikkat ederseniz, gözleri neredeyse tamamen anlamsız bakar çevresine. Çevresinin zerre kadar farkında olmadığını anlarsınız. Çevresindeki seslere karşı da duyarsızdır. Duymaz değil, duyar. Ama onları umursadığını sanmayın. Umursamaz. Bir üç parmaklı tembelhayvanın yaşam biçimi işte tamamen böyledir. Tanıdık değil mi? Umursamaz, anlamaz bir varlık, size de pek çok anlardan tanıdık gelmiyor mu? Otobüste, metroda, okulda, işte vesaire... Dünyayı bu kadar anlamaktan uzak, bu kadar kendinin ve çevresinin farkında olmayan canlıların nasıl yaşadığı sizde de hayret uyandırmıyor mu?  Ya da yaşamak, yaşam dövüşüne katlanabilmek için gerekli olan şevki nereden buldukları sorusu gelmiyor mu aklınıza? Benim geliyor. Daima. Ve hâlâ bir cevap bulabilmiş değilim. Düşünüyorum. Ve kendimden bile kuşkuya düşüyorum; acaba, ben de dışarıdan bakıldığında, üç parmaklı bir tembelhayvan gibi mi görünüyorum?

   "Bu konuda dürüst olacağım. Asıl hoşlanmadıklarım Tanrıtanımazlar değil, bilinemezcilerdir. Kuşku bir süre için iyidir. Hepimiz, Gethsemane Bahçesi'nden geçmeliyiz. İsa kuşku duymuşsa eğer, biz de duymalıyız. İsa dualar ederek, acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken, 'Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?' diye yakardıysa eğer, bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. Ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. Kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek, hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer."
   Üç parmaklı bir tembelhayvan da, bir insan da (ya da tamemen şans eseri hayatınızın kurgusuna karışmış bir Bengal kaplanı) yaşamak için muhteşem bir içgüdü duyarlar. Bu nereden geldiğini, çoğu zaman anlamadığımız bir şeydir.  Ölmek, ölümle bir meydanda karşılaşmak ve canınımızı sunmak hepimizin yapabileceği bir şey değildir. Ama meydan o kadar geniştir ki; birçokları, meydanda bir süre koşturacak kadar vakit bulur. Ve o koşturmak için bulduğunuz güç sizin yaşama arzunuzdur. Ve koşarken sürekli aynı soruya takılıp kalmak, ve ölüm sizi yakaladığında da aynı soruyu soruyor olmak, çoğu zaman elinizde hiçbir şey olmadığı anlamına gelir. Cevaplanacak, daha birçok soru meydanda sizi beklemektedir.
   Bir Bengal kaplanı ile birlikte, bir filikada, yaşama mücadelesi verirken bu tür sorular için pek fazla vakit bulamayabilirsiniz. Ve olası önerim, bu tür sorular için, filikaya düşmeden önce bazı cevaplar bulmanızdır. Ve olur da; sorularınızı cevaplayamadan bir okyanusta kendinizi bulursanız, ya da okyanusta tüm sorularınıza cevap olarak seçtiğiniz Tanrı size yardım elini uzatmazsa, ihtiyacınız olan tamamen bir hayatta kalma kılavuzu olabilir.

● Her zaman talimatları dikkatlice okuyun.
● İdrar içmeyin. Ya da deniz suyu. Ya da kuş kanı.
● Denizanası yemeyin. Ya da dikenleri olan herhangi bir balığı. Ya da papağana benzer gagalıları. Ya da balon gibi şişenleri.
● Balıkların gözlerine bastırmak onları felç eder.
● Bedeniniz bir savaş kahramanı olabilir. Bir kazazede yaralanırsa, iyi niyetli, ama bilinçsiz tedaviden kaçının. Cehalet en kötü doktordur, oysa dinlenmek ve uyumak en iyi hemşirelerdir.
● Her saat başı en az beş dakika boyunca ayaklarınızı havaya kaldırın.
● Gereksiz çabadan kaçının. Ama çalışmayan demir paslanır, bu yüzden zihninizi, karşınıza çıkabilecek her türlü basit düşünceyle meşgul edin. Kart oyunları, yirmi soru cevap ve cümle kurma oyunları çok eğlenceli ve kafa çalıştırıcı faaliyetlerdir. Hep birlikte şarkı söylemek, zihni açık tutmanın bir başka yoludur. Uydurma öyküler anlatmanın da yararı olabilir.
● Yeşil sular, mavi sulardan daha sığdır.
● Dağları andıran uzak bulutlara bel bağlamayın. Yeşili kovalayın. Sonuçta, toprağı en iyi yargılayabilecek şey ayağınızdır.
● Yüzmeyin. Gücünüzü tüketir. Üstelik filika, yüzüşünüzden daha hızlı yol alır. Denizdeki tehlikeler de cabası. Isınırsanız, giysilerinizi ıslatmayı deneyin.
● Giysilerinize işemeyin. Anlık bir ısınma, pişik olmaya değmez.
● Kendinizi koruyun. Fazla ortalıkta olmak sizi açlık ya da susuzluktan hızlı öldürür.
● Terleyerek çok fazla su kaybetmediğiniz takdirde, su içmeden on dört gün idare edebilirsiniz. Çok susarsanız, düğmenizi emin.
● Kaplumbağalar kolayca avlanırlar ve çok lezzetlidirler. Kanları güzel, besleyici ve tuzsuz bir içecektir. Eti lezzetli ve doyurucudur; yağı çok amaçlı kullanılabilir ve kazazedeler kaplumbağa yumurtalarına bayılacaklardır. Gagasına ve pençelerine dikkat edin.
● Moralinizi bozmayın. Gözünüz korksun, ama yılmayın. Unutmayın: Önemli olan, her şeyden üstün olan ruhtur. Yaşama isteğiniz varsa, yaşarsınız. İyi şanslar!

   Yann Martel sizleri Pi'nin Yaşamı'na konuk ediyor. Piscine Molitor Patel'in okyanus yolculuğu, Pi'nin Yaşamı, İnkılâp Kitabevi'nden. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler

SANAYİ SONRASI YAŞAMIN
RADİKAL BİR ŞEKİLDE KISALTILMIŞ TARİHİ 
 
Tanıştırıldıkları zaman, kendini beğendirme umuduyla, bir espri yaptı. Kız, kendini beğendirme umuduyla, bol bol güldü. Sonra ikisi de eve arabalarıyla yalnız döndüler, dosdoğru ileri bakarak, suratlarında aynı çarpıklıkla.
   Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmezdi ama sever gibi davranır, her zaman iyi ilişkiler kurması gerektiğine inanırdı. Kimse bilemez, sonuçta, şimdi biri biliyordu biri daha biri daha.
    Elimizden tutuldu, önce, gideceğimiz yerlerde kendimizi beğendirmemiz için tertemiz giysiler giydirildi. Tertemiz, bütün kirlerinden arındılmış giysiler. Sonra kendilerini beğendirmek için yüzlerinde o kocaman gülümsemeleri ve belki altın ve büsbüyük halka küpeleri, belki de taranmış bıyıkları ve tertemiz gözlükleri olan eğitimcilerin bulunduğu, yine kendilerini beğendirmek isteyen hizmetlilerin ilk gün şevkleriyle tertemiz ettikleri binalara; sokağın ve duyguların kirinin temizlendiği, sanayi sonrası yaşamın hem başlamasını sağlayan, hem de ilerlemesini garanti edecek  "eğitim" kurumlarına götürüldük. Ve böylece başladı kirli çocuğun beyninin yıkanıp, tertemiz edilmesi, ki kendini beğendirebilsin...

   "Depresif kişi terapiste gerçekten açlığını çektiği ve hayalini kurduğu şeyin bunu (yani kronik depresyonun kesintisiz işkencesini) aslında gerçekten tam anlamıyla 'paylaşma' yetisine sahip olmak olduğunu itiraf etmişti. Depresyonun sanki kimliğinin ve bir insan olarak benliğinin merkezine öylece yerleşip kaçınılmaz bir hal aldığını ve bunun yol açtığı mahrem duyguları ya da ona gerçekten ne hissettirdiğini bile gerçekten paylaşamadığını, sözgelimi gökteki güneşi tarif etmenin umutsuzca, ölüm kalım derecesinde bir ihtiyaç haline gelmesi fakat sadece yerdeki gölgeleri gösterebilmesi ya da sadece buna izin verilmesi gibi geldiğini söyledi. Gölgeleri göstermekten çok yorulduğunu söyleyerek hıçkırmıştı. O (yani depresif kişi) sonra da hemen o anda kesmiş ve boş boş gülerek  terapistten böyle süslü bir melodram havası taşıyan ve kendine acıma yüklü bir benzetme kullandığı için özür dilemişti."
   Ama her şeyin tertemiz edilmeye çalışıldığı o makine, çok büyüktü. Ve bazı parçalar o kadar ufaktı ki, ya isteyerek  ya da tamamen şans eseri kuytu köşelerde sıkıştılar. Ve makine onları istediği gibi temizleyemedi. Ama bu parçalar hep çok nadir oldu, makine işini gerçekten düzgün yapıyordu. Ve o makine ıskalarsa bile onun işini yapacak, kişiyi tertemiz edecek başka makineler vardı. İlk makineden alnının kiri ile çıkmayı başarabilen kişi (ki artık ondan depresif kişi diye bahsedebiliriz) artık yeni makinelerle karşılaşmak için hazırlanmalıydı. Ve birçoğu kirlerini paylaşacak hiç kimseyi bulamamasını kendine dert edip, içinden çıkılamaz bir hâl içine düşünce, kirlerinden kurtulmayı bir görev bilip diğer makinelere kendi ayaklarıyla gitti. Bunu yapamayacak kadar güçsüz olanlara ise çevresindeki tertemiz kişiler, "her zaman doğruyu yapmanın gerekliliği" ile yardım etmişti. Ve hem güçsüz hem de kirli olanlar, kirli konuşmaları, kirli düşünceleri, kirli duyguları vb. yüzünden daima özür diledi.

   "Artı insanlık durumunu, çileyi, dehşeti ve aşağılanmayı daha iyi tanıyor. Yani, hangimiz çile ve korkunun yaşamın, varoluşun bir parçası olduğunu kabul etmeyiz, hangimiz insanlık durumunun farkında olduğumuza dair boş laflar edip durmayız ki. Ama artık o, bunu gerçekten biliyor. Bakın heyecan duyuyor falan demiyorum. Ama dünya görüşünün artık ne denli büyüdüğünü bir düşünün, zihnindeki resmin ne kadar geniş ve derin olduğunu düşünün. acıyı artık tümüyle farklı bir şekilde algılayabilir. Eskiden olduğundan fazlasıdır artık. Benim dediğim bu. Daha çok insandır artık. Sizin bilmediğiniz bir şey biliyordur."
    Kirli, depresif, deli, uçarı, anarşist, aykırı, tecavüze uğramış, berduş, travesti, muhalif, orospu... Tüm hepsi artık acıyı biliyordu. Kimse onların acı çekmesini istememişti, onlar dışında hepsi de onların tertemiz olmasını istemişti. Çünkü temiz olmak her zaman iyiydi. Ve iyinin ne olduğunu, her zaman aklı tertemiz olanlar bilebilirdi.

   "...hangimiz insanlık durumunun farkında olduğumuza dair boş laflar edip durmayız ki."

   Artık ben susuyorum. Sıra David Foster Wallace'ın ilginç kaleminden çıkan, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'de. Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Metinler

ZAMAN, YER, SONRA

Ayla örtünüyoruz çağlardır, buğulu camlar ve farklanmış yüzümüzle. Başkaları uygarlıktan sözediyor, bilmeden her geriye dönüşün belki ulaşılmaz bir ileriye adım olduğunu. Tohumdan korkuyoruz, yeryüzünün ilgisizliği hafif kılıyor bedenlerimizi, bakışımız göğe yönelirken yürekler serin tutuluyor. Sonra her çınlamayla endişe güğümleri omzumuza biniyor; toprağın değişmezliği, yapıların kalıcılığı, anaların istemi kadar tehdit edici yükler. Örümcek ağında gizlenen eski yazılar kinin kuşkusunu kusuyor. Yeniden hatırlanıyor bir zamanın beyaz evleri, dudakların uyarısıyla sonu ertelenen aşkın iyicil kucağı açılıyor, öte dünyanın gerçek konutlarında...
 

Çerçeveleri yalnızlıklarımızdan oluşan, kapıları acılardan örülmüş, toz, taş, geçmiş ve şimdi'yi saklayan güzellik! Hiç bitmesin diyoruz dingin tavrımız, bir kez seçilmiş uğraşı yaşamdan ayırmamakla. Arınalım, arınalım artık yozluklarından, şu densiz yeryüzünün kalık çirkefinden;
Sevgi yazısıyla!


Ekim, 1981        
Nilgün Marmara; Metinler        


   Zaman...

   Aylardan Ekim. Nilgün Marmara, yerkürenin bütün arka bahçelerini gördüğünden beri, bir yerlerde, zamansız, Eylül durmuyor, toparlanıyor ve gidiyor.
   Aylardan, Ekim. Eylül toparlandı, gitti. Turgut Uyar, sevgim acıyor, dediğinden beri, bir yerlerde, birilerinin, zamansız ve mekânsız; sevgisi acıyor.
   Aylardan Ekim. Nilgün Marmara'nın yolculuğu bu ayda başlıyor. Özgürlüğüne, belki. Belki de, sonsuz hafifliğe kavuşturan o yolculuk... Kendisini tehdit eden, bütün kalıcılıkların yüklerini fırlatıp atan kadının yolculuğu başlıyor şimdi, zamansız, yersiz her Ekim ayında.

   Yer...

   Densiz Yeryüzü. Nilgün Marmara, yalnızlığıyla ve acılarıyla ördüğü, o tozlu ve taşlı güzelliği bırakıp gidiyor her sene, hiç aldırmadan, gülümseyen bir bakışla belki, kim bilir?

   Sonra...

   "O, bir hanımefendidir. Çocuk Hanımefendi. Her türlü bilgiye açık. Soran, gören, sorgulayan, izleyen—gözleriyle.
   İnanmayan.
   Çünkü her şey yalan.
   Biz, neyiz?
   Hepimiz.
   Hepimiziz.
   Belki de, gam çekmeye feryâdımız vardı."

Seyhan Erözçelik; Daktiloya Çekilmiş Şiirler

Hayvan Yemek

   "Olgular önemli ama tek başına bir anlamları yok - özellikle dilsel tercihlere fazlasıyla bağlı olduklarında. Tavuklarda saptanmış net acı tepkisi ne demek mesela? Acı mı demek? Acı ne demek? Acının fizyolojisi hakkında ne bilirsek bilelim -ne kadar sürdüğü, semptomları, vesaire- bunların hiçbiri bize kesin bir şey söylemez. Ama olguları bir öyküye, bir sevecenlik veya hükümranlık öyküsüne, belki de her ikisini barındıran bir öyküye yerleştirin bir; onları yaşadığımız dünyayla, kim olduğumuzla ve kim olmak istediğimizle ilgili bir öyküye yerleştirin işte o zaman hayvan yemek konusunda anlamlı bir şeyler söylemeye başlayabilirsiniz."
   Sözcükler. Sözcükler, sizi bir konuya inandırmak istediğimde, eğer doğru kullanırsam, muhtemelen beni başarıya ulaştıracaktır. İnançlarınız ya yıkılır ya da sarsılmaya çoktan başlamıştır. Çünkü, siz sözcükleri duymayı veya okumayı seçtiğinizde en baştan seçiminizi yapmış bulunursunuz. O sihirli sözcükler sizi pekâlâ tamamen başka bir insana çevirebilir. Bunun olma ihtimali, sizin karakteriniz ve düşüncelerinizin sağlamlığıyla orantılıdır genelde. Ancak, her şey sizi değiştirecek de değildir. Çoğu şey, kimileri için bu dökeceğim sözcükler de dahil olmak üzere, karanlıkta yiteceklerdir. Tıpkı binlerce sefer önümüze konan tabakların içindeki hayvanların çektiği acıların aynı deryada yitişi gibi... Soruyorum o halde, acı nedir?

   "Utanç hem -manevi yaşantımızın derinlerinde- mahrem hem de sosyal bir boyutu olan bir duygudur. Şüphesiz ki başkalarının karşısında hissedilen bir şeydir utanç. Utanç, Kafka'ya göre görünmeyen diğerlerine karşı, -Dava'dan alacak olursak- 'bilinmeyen aileye' karşı tepki ve sorumluluktur. Etiğin temel deneyimi utançtır."
   Acıyla hesaplaşmanızı kendi kendinize halletmeniz gerekiyor. Acı paylaşılamaz. Acının paylaşılamaz olduğunu biliyorken, acı çektirmek ya da çektirmemek sizin elinizde. Gelelim utanca. Sanıyorum ki, o "bilinmeyen aile" her zaman, her koşulda farklıdır. Ama hepsinin ortak bir yanı vardır daima. Bunu tahmin etmek pek de zor olmasa gerek şu andan sonra. Bu, size hissettirdikleri utanç duygusudur. Ve nedeni, bilinmeyen aile "acı" çekerken sizin varlığınızın pekâlâ da meşru, acısız ve keyfi olmasıdır. Sizin yapmanız gereken bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktır. Görmeyen gözleri açmaktır. Ve bu dinamiği size sağlayacak en sağlam güdü ise utançtır.

   "Birden, ışıklandırılmış cam havuzlarda yüzen balıklarka konuşmaya başladı. 'Nihayet huzur içinde bakabilirim size, artık sizi yemiyorum.' Katı bir vejetaryen olmuştu o zamanlar. Eğer daha önce Kafka'yı buna benzer laflar ederken duymadıysanız, bu sözlerin dudaklarından ne kadar yalın ve sakin, nasıl da duygusallıktan uzak bir biçimde, hiçbir hassasiyet içermeksizin -ki ona son derece yabancı bir şeydi bu- döküldüğünü hayal etmeniz güç olacaktır."

   Söyledim, "bilinmeyen aile" için duyacağımız utanç her daim sürecektir. Sürmeli de. Bu utanç bizi biz yapan şeylerden biridir. Bu utanç, bizi insan yapan değerlerden birisidir. Ancak utancın varlığı yerini başka şeylerle doldurmaya başlıyor artık. Damak tadı, bastırılamayan şehvet duygusu, ayrımcılık, parayla gelen zenginlik, sebepsiz gerçekleştirilen şiddet... Daha fazla uzatmanın ne anlamı var ne de amacı. Uzatmıyorum artık.

   "Kafka öyküsünü bilen bir yazar olarak, akvaryumda utanç duygusuna kapıldığımı fark ettim. Tank camlarından yansıyan Kafka'nın suratı değildi. Bu surat, kahramanıyla kıyaslandığında bütünüyle utanç verici düzeyde yetersiz bir yazara aitti. Ayrıca Berlin'de bir Yahudi olarak, utancın farklı yansımalarını da hissediyordum. Turist olmanın getirdiği bir utanç da vardı işin içinde. Ebu Garib fotoğraflarının yol açtığı, Amerikalı olmamdan kaynaklı bir utanç duyuyordum üstelik. İnsan olmanın utancı vardı sonra: Deniz ürünleri için 'kasıtsız' olarak öldürülen otuz beş denizatı türünden yirmisinin neslinin tükenme tehlikesinde olduğunu bilmenin utancı. Beslenme gereksinimi ya da politik sebepler ile, mantık dışı bir öfke veya kontrol dışı bir çatışmayla ilgisi bulunmayan, gelişigüzel öldürmenin utancı."
   Hayvan Yemek, Jonathan Safran Foer'ın emeği ve anılarıyla da oluşmuş kitap, Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken sizi tabağınızın nasıl ve ne şekilde dolduğunun bilgisiyle ve ortak utancımızla baş başa bırakıyorum.

  "Dişi olmayan yumurta tavuklarının çoğu, borular tarafından emilme suretiyle elektrik akımı geçen bir plaka üzerine atılarak yok edilir. Diğerleri başka yöntemlerle yok edilir ve bu hayvanların daha fazla ya da daha az şanslı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bazıları geniş plastik  konteynerlere atılır. Zayıf olanlar çiğnenerek dibe iner ve orada, yavaşça boğularak ölür. Güçlü olanlar üst kısımlarda kalmayı başarır ve yavaşça boğularak orada ölür. Diğerleri ise şuurları açıkken makeratörden (bir ağaç dalı öğütme makinesinin civciv dolu olduğunu düşünün) geçirilir."

   "1940 yılı, sulfa ilaçları ve antibiyotiklerin, büyümenin teşvik edilmesi ve kapalı yerde kalma sonucu ortaya çıkan hastalıkları bastırmak amacıyla tavuk yemlerine katıldığı sene oldu. Yeni yetiştirilmeye başlanan 'yarının tavukları'yla eşzamanlı olarak çeşitli yem ve ilaçları içeren beslenme planları geliştirildi. 1950 yılına gelindiğinde artık bir değil, iki ayrı 'tavuk' vardı - biri yumurta, biri et için.
   Besinsel ve çevresel faktörlerin yanı sıra, genetik bilimi tavuklarda haddinden fazla yumurta (yumurtlayan) veya et (broyler) üretebilme adına kullanılıyordu. 1935'ten 1995' değin ortalama 'broyler' tavuğun kilosu yüzde 65 artarken, pazara sürüm süresi yüzde 60, yem gereksinimi yüzde 57 düşmüştü. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu anlamak için bir insan yavrusu hayal edin; bu bebek, yalnızca tahıl gofretleri ve multivitaminlerle beslenip sadece on yıl içerisinde 135 kiloya ulaşmış olsun."

"Her çeşit sınai çiftlik için (bu paragraf domuz çiflikleri kısmından bir alıntıdır) tektiplik olmazsa olmazdır. Yeteri kadar hızlı büyümeyen yavrular -çelimsizler- kaynakları gereksiz yere tüketir. Bunların çiftlikte yeri yoktur; o yüzden arka bacaklarından tutularak savrulup kafa üstü beton zemine vurulurlar. Bu yaygın uygulamaya  'gümletme' adı verilir. 'Bir günde neredeyse 120 tane gümlettik,' diyor Missouri'den bir çiftlik işçisi."

Ahraz

Gönderen: Modern Prometheus 20:08 , Etiketler: , , , , | Yorum Yok

   "...Rab, ateşe uzandı ve kor halindeki alevlerden şeytanı yarattı. Onun ateş kızılı saçları, alnının ortasından çıkmış boğum boğum bir boynuzu, kıvrak ve dalgalı bir kuyruğu vardı; nefesi küf kokardı ki onun burun deliklerinden biri kapalıydı. Bu haliyle tüm meleklerden farklıydı ve ayrıcalığının farkındaydı. Kendinden üstün bir tek Rabbi bilirdi; O ki yaratıcıya sonsuz bir aşkla bağlıydı, varlığını Rabbin hizmetine adamıştı. Ve gün geldi Rab, suyla karılmış topraktan insanı yarattı. Bu ilk insanın adı Âdem'di; O Yaradan'ın suretinden gelendi. Ve Rab, melekleri bu yeni gelenin önünde secdeye çağırdı. Şeytan haricinde tüm melekler Rabbin emrine boyun eğdiler; Âdem'in önünde secdeye vardılar. Oysa şeytan buna itiraz etti, ilk kez Rabbin buyruğuna karşı geldi:
   'Çamurdan olma bir varlığa secde etmeyi önce senin kudretine sonra kendi haysiyetime küfür sayarım' dedi.
   O vakit Rab onu cennetinden kovdu.
   'Çık dışarı ve bir daha dönme' diye gürledi.
   Bu sözleri gururuna yediremedi Şeytan;
   'Seni özgür irademle sonsuz bir bağlılıkla sevdim, seni her şeyden öte ve tek belledim. Şu çamurdan Adam için beni incitmektesin. İzin ver de beni önünde secdeye zorladığın bu mahlûkatın kaypak ruhunu sana ispatlayayım. O hiçbir zaman seni benim gibi sevmeyecek ve and olsun ki ilk fırsatta sana ihanet edecek.'
   İşte böylece Rab şeytana kıyamet gününe değin müddet tanıdı ve onu huzurundan kovdu. O günden sonra Şeytan iyi meleklerden ayrıldı ve kötülük onun ismiyle anıldı..."
   Rab bir şeyi gözden kaçırmış olmalı. Şeytan da. İnsan kaypak olmasına kaypak olabilirdi ama bir şey daha vardı bilinmesi gereken. İnsan, Âdem, cahildi. Âdem gözlerini karanlığa açmıştı. Âdem toprağın ve suyun çocuğuydu ve ikisi de diplerde karanlıktı. Çok karanlıktı. Ve o karanlıkta Âdem'e lütfedilen sadece cehaletti. Cehaletin karanlığından, Âdem'in kurtuluşu yoktu ve Âdem için bir aydınlık da yoktu. Âdem için bir tek gerçek vardı ve bu gerçek, o karanlıkla birlikte yaşamaktı. Ve Âdem asla cehaletinden kurtulamadı. Çünkü ne iyi vardı ne kötü. Bu yüzden Âdem hep aradığı ve kendisini cehaletten kurtaracak bu iyiliği asla bulamadı.

   "Hiç mutlu aile olur mu evlat? Yakmayan ateş gördün mü sen? Bak ağaçlara, onlar öyle mi? Bir ağacın gövdesine dokununca, kökünü görünce anlarsın; tek başınadır. Baba, oğul diye bir şey yok; hepsinin kökü kendine. Ondan kolay kolay hastalanmazlar. Şu oturduğun kütük bir asırdan fazla yaşamış yine de bir kurt delik açamamış gövdesine."
   Rab kendi yarattığı Şeytan'ı kovduktan sonra, Âdem'i de kovdu huzurundan. Âdem de kendi yaratısıydı. Aralarında bağlar vardı. Derin bağlar vardı. Bu bağlar yeri geldi Rabbin, yeri geldi Şeytan'ın ve yeri geldi Âdem'in canını yaktı. Sonraları, çok sonraları Rab kendi oğlunu bile gönderdi yeryüzüne. Huzurundan kovduğu Âdem'e gerçeği göstermek için. Ama Âdem karanlığa mahkûmdu. Kördü, göremedi yine Rabbin oğlunun ışığını. Ve hep beraber acı çektiler. Sonsuza kadar. Tanrının sonsuzluğu kadar acı çektiler. Tanrının tutuşturduğu ateş yaktı her birini. Ve hiçbirinin kurtulması mümkün olmadı. Çünkü Tanrı, onları bir aile gibi birbirlerine bağlamıştı; güçlü, kalın ve çok çabuk tutuşan bağlarla.

   "Kalmak, sinsi bir kaderin sahibinin eline tutuşturduğu intihar silahı gibidir; âciziyyetin doruklara ulaştığı bir hiçlik hali. Rüyasında koşan bir kötürümün uyanışı kadar ağır ve kaçışı imkânsızdır. Zaman büyüteç merceğinden görünür kalanlara, her şey ağırlaşır, buharlaşır ve dolaşır. Yorganın altındaki karanlık gibi sınırsızdır kalma hali, bir adım dahi ilerlemeden içinde öylece duran, geceyi uzatan uykusuzdur kalan."
   Ve bir gün Rab de, Şeytan da çekip gittiler yeryüzünden. İsimleri çok eski kitaplarda geçti bir tek. Ve çok eski anlatılara söz konusu oldular. Geride ise bir tek Âdem kaldı ve Âdem, ne Rabbin kendisinden ne de Şeytan'ın ateşlerinden korkar oldu bu yüzden. Sonra kendisine başka oyuncaklar buldu, başka eğlenceler, başka yanılsamalar, gündüz düşleri gibi görünen başka gece kâbusları. Ve karanlığında, her tökezlemesini şeytandan bilmeye devam etti Âdem. Sonsuza, sonsuza kadar...

   "Şeytan yükümüzü sırtlayan günah keçisi değilse nedir?"

   Deniz Gezgin'in romanı Ahraz, Sel Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

On İki Dağın Sırrı

   "Üst üste binmiş bu kayalar silme gelin kınasıyla kaplıdır, o kadar çoktur ki kaya kınası, kınalar gürgen kökü gibi yer yer damar vermiştir. Boy boy, kat kat kınalar, renkli alacalı, bazı yerleri al al kırmızı, bazıları yeşil mor, efsuni keklik gagası gibi sarı. Kınaların taş zeminde parladığı bir de yolak gözükür, o yolağın dibinde yakılmış yüzlerce, binlerce mumu görmeseniz, o parlaklığı fark etmeniz de mümkün değildir. Bir de kınaların ince bir bıçak ucuyla yoldan gelip geçenler tarafından kazındığını görürsünüz ama ne yaparsanız yapın, iki diziniz üzerine çömelip, apak çakıl taşları arasında fokurdayarak çıkan pınara başınızı daldırmadan oranın neden Kızılbaş tapınağı olduğunu anlamanız mümkün değildir, eğilip çakıl taşları arasında fokurdayan o sudan kana kana içmeniz lazımdır. İçerken, buz gibi suyun, kursağınızı serinleterek karnınıza girerkenki sesini duymanız da..."
   Büyükçe bir kayanın önüne dikilmiş, boyu boyumun iki, belki üç katı, çocuk parmaklarımın koyduğu küçük taşların, büyük kayaya sarılıp kalmasını izliyorum...

   Neden, diye soruyorum kendi kendime, neden bu adamın satırlarını okurken hep anlatmaya kendi anılarımla başlamak istiyorum? Neden her kelimede, her cümlede toprak kokusu alıp, neden her sayfanın, bu Kızılbaş tapınaklarını gölgeleriyle, ruhlarıyla serin tutan ağaçların yaprakları gibi hışırdayışını anlayamıyorum... Yine, diyorum kendi kendime, size anlatmaya nereden, nasıl başlasam bilemiyorum. Belki o tapınaklardaki, türbelerdeki havanın, suyun ve toprağın anılarımda bıraktığı izler. Belki de bu ziyaretlerin getirdiği, artık birer birer kaybetmeye başladıklarımın hayaletleri... Ben -ki ben, ben miyim artık; yoksa o tapınakların yeşilliklerinde koşan, eski zamanların ufak çocuğu mu bendim, bilmiyorum- artık bazı şeylerin farkına varabildiğimi biliyorum. İnsan, çocuk, ülke, dünya ve tüm kainat bazı şeylerin farkına varabilmek için önce kendinin farkına varmalı. Acıyı dile dökmeli, acıya türkü yakmalı. İnsanın ruhu her acıyla birlikte kanamalı. Çünkü var olan her şey biraz kanamalıdır. Bunu biliyorum. Ve bunu söylüyorum. Kulaklarından girenleri, vicdan hanesine ulaştırabilenler de elbet duyacaktır beni...

   Çocuk gözlerimin önüne, kolunu, Hamza Baba'nın yattığı yerin altındaki karanlığına uzatıp, aldığı toprağı, yeşil bir kumaş parçasına koyan teyzem geliyor, gülümsüyor...

   "Derler, insan mahlûkunun mayası acıyla yoğrulmuştur, bir de acıyı her daim yüreğinde bir kor gibi harlayan insanın yüreği de yufka gibi olurmuş, nasıl ki yufka ekmeğini sacın üstüne atar atmaz nar gibi kızarır, işte yüreğinde acıyla büyüyen insan kederi görür görmez, gözyaşı olup çağlarmış. Zaten bu Anadolu, bu tekmil Dersim diyarı bunun için böyle yufka yürekliymiş, bunun için sürekli ağlarmış, Allah korusun, gözyaşı yerine öfke biriktirseydi yüreğinde, işte o zaman taş taş üstünde kalmazmış."
   Kim anlatır, kim ağlar, kim bilir bunları; kim bilir ki kaç kez yıkılmıştır ve kaç kez yaşamın tohumu ekilmiştir bu Anadolu'da? Bu yenilmeyen insanın yüreği değil de nedir? Kim ki, dinledikleri yüreğine, vicdan hanesine ulaşmaz, onlar yıkmıştır, defalarca, bu Anadolu'yu, bu dört dağın içindeki tekmil Dersim'i... Söyledik ya, her şey biraz kanamalıydı, kanamalıdır; ve yine söylüyorum her şey biraz ağlamalı da, acıyı görünce gözyaşı dökmeli, türkü yakmalı. Acıyı bilen, sevmeyi de bilir, yufka yürekli olmayı da, affetmeyi de. Çünkü, ne zaman ki insan dilenciyken, milyonlar dağıtmaya çabalamaktan vazgeçer, ne zaman acıyı bilir, o zaman affeder; dökülen gözyaşları yerine, insanı insan yapan o şey gelir, içindeki o tapınağa yerleşir...

   O yeşilliklerin üstünde, yakut gibi parıldayan kurbanın kanı, bakmaya çekiniyor gözlerim az biraz, çocuk yüreğim dayanamıyor bakmaya ayrılırken canı hayvanın, ta gözlerinin, ruhunun içine..

   "Sen demez miydin, karanlıkta ışığı arıyoruz. Taş ki taştır, rüzgârın sesinde dile gelip toprağa döner. Belki yüz bin yılda toprak olur. Bizimkisi taşı merhamete çağıran rüzgâr gibi. Yüz bin yıl taşa ağıt yakacaksın ki, toprağa dönsün, dur durak bilmeden acıyı söze dökeceksin ki, çiçekler açsın."
   Az mı ağıt yakıldı, az mı göz pınarı kurudu bu topraklarda? Az mı kan döküldü de taşlar eridi, toprak oldu, kum oldu?.. Acı unutulur mu? Acı affedilir elbet, ama acı unutulmaz. Acıyı dile dökmek, söze dökmek gerek. Türkülere... Çok bahsettik acıdan, ağlamaktan, ama varsın kanasın yaralar, varsın ağlasın öbür göz de, hiç bir göz ağlarken, öbür gözün güldüğü görülmüş mü?
   Haydar Karataş'ın romanı On İki Dağın Sırrı, İletişim Yayınlarından. Ben meselimin sonuna geliyorum ancak bitmez bu diyarın meselleri, hikâyeleri... Bir de Pir Kasım'ın meseline kulak verin, kulak verin de, kalbinize ulaşsın...

   "'Talip, en büyük söz, o güneşe dönerken söylenen sözdür, bir de insan atasının söylediği sözdür, ama bazıları güneşe bakar da onu görmez, bu tarlaya bakar da fasulyeyi bilmez. Memleketin birinde, padişahın biri yaşlanır, üç evladından birini yerine seçecektir ama kimi seçeceğini bilmez, ustasına  üç insan figüründe silüet yaptırır. Üçü de birbirine benzer, üçünün de ağırlığı aynı. Üç oğlunu çağırır, der oğul, her biriniz bu heykelciklere bir iyicene bakın, ister alın gidin, inceleyin, isterseniz fikrinizi hemen söyleyin. Ben epey yaşlandım, size her gün, insana dair, bu evrene dair masallar, hikâyeler anlattım. Bakalım beni dinlemiş misiniz, söylediğim sözleri kulağınıza küpe etmiş misiniz? Beni dinleseydiniz, gözüm kapalı gidebilirim, o zaman halkımı da dinler, onun sözünden çıkmazsınız, der. Masanın üzerindeki heykelleriönce büyük oğlana verir, oğlan alıp eline inceler, sağını çevirir, solunu çevirir, tartı isteyip tartar, yok baba, üçü de birbirinin aynısı, üçü de mil çamurdan yapılmış, der. Ortanca oğlan alır, o da aynı şeyi söyler, küçük oğlana sıra gelir, heykelcikleri eline alıp bakar, babasından iki gün müsaade ister, alıp odasına götürür inceler, evirir çevirir, üç gün üç gece uyumadan bu heykellere bakar. Babam boş yere birbirinin aynısı üç heykeli yaptırmaz, der. Üçüncü günün sabahı, gözleri önündeki heykelciklere bakmaktan boğum boğum kızarmışken, ayağa fırlar, tel, çabuk tel getirin bana der. Birinci heykelin kulağından bir tel sokar, tel, heykelin ağzından dışarı çıkar, ikincinin kulağına soktuğu tel, öteki kulağından çıkar, sonuncu heykelin kulağından soktuğu tel kalbine gider talip. Der, babam hep üç değişik insanı örnek verirdi, kulağından gireni ağzından çıkaran insan makul değildir, başkalarının sözüdür ağzından çıkan. Diğer insan, bundan daha da kötüdür, bir kulağından giren öte kulaktan çıkar, yeryüzü, bu iki insanın ceremesini çeker, başkalarının sözünü anlamlandırmayanla, edilen sözün manasını tartmayan insan. Ancak bir üçüncü insanın kulağından giren aklından önce kalbine, vicdan hanesine gider, der.'
   Pir Kasım bir eski mesel olan bu hikâyeyi anlatırken durdu. Pir Kasım, sönmüş piposunu çakmakla yakmaya çalıştı, derin derin içine çekti dumanları. Pir Kasım'ın burnuna keskin tütün ve kenevir tohumu kokusu geldi. Bir boşluğa konuşuyormuş gibi, 'Talip,' dedi, 'insanın tartısı, mayası oradadır...'"

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

   "Varlığına alıştığım bir nesneden kopmak güç gelebilir. Yaşamak, pek çok şeyden kopmasını öğrenmektir de. Ama (ister yaşarken, ister okurken) başkalarında gördüğüm için varolduğunu öğrendiğim 'bir nesneye duyulan yakıp tüketici tutku', sanıyorum, bilmediğim bir şey. Bir nesneyi, hatta genel olarak bir 'şey'i, bütün varlığımla istemeği, yani içimden istemeği, ya da, birinden, bir başkasından istemeği, beceremedim. Avdan, avcıdan çok söz ettim, ama onlar nesne değil; onlar, yaşamın akıp gidişi içinde, kişinin temel tutumları. Avlığı, avcılığı becerdim mi ki? Avcı da, av da, kendileri üzerine bir şeyler düşünürler elbet; ama avı avcıdan, avcıyı avdan sormak gerekir; mutlaka!"
   Yaşamının sonuna doğru gelirken, artık kabukları sertleşmiş, yıllanmış bir ağacın görünümüne bürünürken, Karasu da, "Varlığına alıştığım bu nesnelerden koparken ben de güçlük çekecek miyim?" diye düşünüyordu. Durdu, hafifçe arkasına baktı. Sanki tüm geçmişi ardına dizilmiş de, bir bir her şeyi elden geçirmeye fırsat bulacak gibi. O da artık yavaş yavaş tüketiyordu zamanı. Artık pek bir şeye vakti kalmamıştı. Ne avlanmaya, ne de avcıdan kaçmaya; kök salmıştı, her yaşlı ağaç gibi beline inecek baltanın düşüyle yaşıyordu belki de. Vaktinde, avdı. Avcıdan sordular kendisini. "Zor," dedi avcı, "onun yaşamı da, geçmişi de zor oldu." Avcı oldu Karasu; ava sordular. "Yüreği," dedi av, "yüreği kocaman bir adamdı." O yüreği kocaman adam şimdi, kendisini yıkacak baltanın gölgesi altında, el atmış eski yazılarında, anılarında kayboluyordu.

   "Çocukluğundan beri bu oyunu oynar: Gözetlenme oyununu. Önceleri belki bir suçluluk duygusuydu bu: Kendisine dikilen göz Tanrının, anasının, büyüklerden birinin, sevmediği birinin gözü olur, kınardı o anda yaptığını. Adı konmadan yaşanırdı bu suçluluk. Şimdi ise gerçekten bir oyun: Kimi dakikayı, 'bakan, gören varmış gibi yaşamak'... Ancak bizim baktığımız kadar bize bakıldığı, gördüğümüz kadar görüldüğümüz yanılgısından, geç, güç sıyrılıyoruz. Bizim bir çift gözümüze karşılık sayısız çift göz almaktadır çevremizi. Bu gözler, sandığımızdan çok daha sık ilişir bize. Ne ki, Karasu'nun oynadığı oyunda, gözler, artık, yapılmakta olan işi kınayacak gözler değildir; yapılmakta olan iş, 'kınanacak bir iş' değildir zaten... Karasu kendi kendine bir şeyler anlatır, gözetlenme oyunu da o sıra oynanır. Bakan göz, o anlatılanı dinlemektedir. Nasıl gözse!.."
   "Eh", dedi kendi kendine o yüreği kocaman adam, "hani şimdi o gözler? Bak bir kendi gözlerin bir de şu Bıyık'ınkilerden başka göz var mı artık?.." Bıyık yavaşça elinin altına sokuldu Karasu'nun. Kanserli vücudunun yanında, sakat kedinin vücudunu hissetti Karasu da, Nilgün Sokak'taki o evin bodrum katında. "Artık," dedi  adam, o yüreği kocaman adam, "artık, kınanacak işler bile yapmıyoruz Bıyık! Artık sonlardayız, bak, üç beş dosttan da başka kimse uğramaz bu gölgeli eve." Mırıldanmalarını duydu Bıyık'ın. "Sakat kedi," diye düşündü, "kim bilir nerede yaraladın sen de ruhunu?" Neyse der gibi iç geçirdi. Bıyık'ı okşamaya devam etti, anıları okşamaya devam etti...

   "Yaşam durmadan çözülüp bağlanan, dağılıp toparlanan, bununla birlikte aynı biçimden, kalıptan, karşılıklı konum düzeninden bir ikinci kez geçmeyen bir gidişse, anılarımızı pehpehleyelim, anlatalım, kullanalım canımız istiyorsa; ama onlardan koltuk değnekleri çatmayalım kendimize. Anıların yardımıyla ayakta duruyormuşçasına yaşamak, ulaştığımız bu anın bütün bir yaşam içindeki yerini düşünerek yaşamak, ulaştığımız bu anı geçmişe yansıtıp yaşamak, yanlış bir iş, der oldu Karasu. Dünyayla, bu anla, artık ilişkisi kalmayan, dünyayı yalnız geçmişin korkuları içerisinden algılayan bir yaşlının ancak anılarıyla ayakta durabildiğini (dahası, durmasına yardım edilmesi gerektiğini) gördükten sonra... Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek, andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz; yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez, daralırmış, dahası cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı... Varsın olsun. Olacaksa, o da. Yaşamayı öğrenmek gerek... Bu hesaplar yararsız."
   Zor oldu yaşamak, bu koca yürekli adam için de. Kim için zor değildi ki zaten bu hayat? Kim gözyaşlarını tutmayı becerdi ki acıları karşısında, bu adam tutabilsindi? Hem şimdi sırasıydı belki de, tükenen yaşamın şu son vakitlerinde, geçmişi düşünüp, acılar için, anılar için gözyaşı dökmenin. Vaktinde kendisi demişti; “Kendi anılarımız, başkalarının bizimle ilgili anıları... Anılardan başka bir şey değiliz.” diye. Anılar insanlar demek değil miydi? Hem neyden utanacaktı? Bir Bıyık vardı nasıl olsa, bir sakat kedi. Anılar için şimdi gözyaşı dökecekti ki, özümlesin. Gözyaşı dökecekti ki kopabilsin vakti geldiğinde, Nilgün Sokak'taki o evin bodrum katından, sakat kedisi Bıyık'tan, anılarından, ne kitapsız ne kedisiz geçen bir yaşamdan...

   *"Kimi zaman, bir yazının belki de en önemli yeri, can alacak noktası bir dipnottadır. Pek çok okur bu dipnotu atlar geçer, şöyle bir baksa, okusa bile. Yazının, gözle kulak arasında bir yerde yurtlandığını bilmeyen -ya da unutmuş- okurlardır bunlar."

Kılavuz

   "Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinemez ama, o anda, kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken -ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak isteğinden ilerigeliyor da olabilir."
   Gerçek gibi gelmeyebilir. Ama ölüm var. Ancak, daha önceleri de söylemişizdir, ölüm, ölüm değildir her zaman. Ve bu ölüm, kopuş anının kendisiyle beraber gelir. Kopuş anı sizi saran tüm bağların kopmasıdır. Bağları koparıp koparmamanız gerektiğini size ben söyleyemem, ancak tek bildiğim; koparmak için bile olsa, bağların gerekli olduğudur. Kişi, birinci tekil şahışın elem veren yalnızlığından ancak bu şekilde sıyrılır. Yalnızlığın daha çekici gelip gelmediği tartışmaya dahil değildir. Çünkü kalabalıklar içine girmeden bilemezsiniz varlığını. Bağlar, gereklidir. Onların yaşamın bir kenarında bulunması gerekir. Kopmuş olsalar bile. Nitekim, asıl dikkat edilmesi gereken nokta; kopuş anının yaşandığı vakitlerdir... Bağlardan kurtulduktan sonra, insan acı hissetmeyi bırakabilir. Ve acı, dünyanın sınırıdır.

   "Kimseyi öldürmek usumdan geçmedi. Bunaldığımda, 'ölse, bütün bu tutsaklıklar, bu tedirginlikler biter.' diye düşündüklerim oldu ama bu bunaltılar pek kısa sürmüştür. Ölümlerin getirdiği özgürlük ise, boşluktu, yalnızlıktı, kuruluktu. Bunu da öğrendim.
   Buna karşılık, kendimi öldürmeği çok düşündüm. Tasarladım. Hazırlandığım bile oldu. Bunlar, bunalım anları değildi. Karara yakın şeylerdi. Hiç değilse öyle gibi geldi o sıralar. Çoğu zaman böyle bir kararın saçmalığı beni vazgeçirdi. Kimi zaman 'daha iyi bir an bulabilirim,' dedim. Bu cinayetli düşlerin ardında kendimi öldürmemle ilişkili bir suçlama mı var kendi kendime yönelmiş?"
   Kişi, acının sınırlarını aştıktan sonra, neler yapabileceğini tam olarak kestiremez. Kişi, dünyanın sınırlarını aşar acı hissetmediği zaman. Ve sınırları aşmak, çoğu kez ölümdür. Ya kişinin kendi ölümüdür, ya da kişinin tek tek kopardığı bağların diğer ucundakilerin ölümüdür. Evet, ölümün getirdiği özgürlük yalnızlıktır, boşluktur. Ölüm bir kopma halidir.  Yaşamdan. Kendinden. Sevdiklerinden. Kopmanın, yalnızlığın ya da boşlğun kötü olduğundan bahsetmiyorum burada, kişi, bağlarını koparmadan önce, ölümün gündüz düşlerini görmeye başlamadan önce, yaşamda duyduğu bütün özlemlerin farkında olmalı. Özlemleri giderip gidermemek, yine kendi elinde olsa da, özleme hâlinde olmayı sevenlerin de olduğunu bilirim. Ve bu yazı, bu satırlar, bu ben, her şeyi anlamak için, varım. Bilmenin özlemini çekiyorum hâlâ. Acının sınırlarını, dünyanın sınırlarını aşamadım.

   "Yarasalar, baykuşlar, kediler, gece karanlığının yaratıkları güçsüzlük anlarımızın uğursuz düşmanları, öncesiz bir korkunun kapkara ışınlarıyla çevreliyordu uyuyan adamı.
   'Usun uykuya dalması...' diyordu resmin altında Goya, '... canavarlar üretir.'"

   "Usun uykuya dalması," acının, dünyanın sınırlarının da kaybolmasıdır. Us uykuya daldığı an, güçten düştüğümüzün resmidir.  Ve ölüm, kendisini, en çok usun uykuya daldığu bu gece karanlığında gösterir. Uyuyan adamın istediği, çoğu zaman daha çok uykudur. Gecenin tüm karanlığına, ölümün tüm varlığına rağmen. Uyuyan adam uyandırılmak istemez, uyuyan adam, ışığın, aydınlığın yerine, karanlığı seçmiştir. Ve uyuyan adamı rahatsız etmek bize düşmez. Her şeyin sonunda; ne ben, ne de bir başkası size karanlığın mı yoksa aydınlığın mı daha iyi olduğunu söyleyebilir. Tek söyleyeceğim, acı çekmenin ve yeni bağlar kurmanın gerekliliğidir.
   Bilge Karasu'dan Kılavuz. Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Gece

   "yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
   çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
   insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

   ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
   siner buğular gibi düşüncemize
   her şeyin en haklısı en incesi


   beklemek bir tepenin mutluluğunu  
   bir acının yakıp geçmesini beklemek.."
Pazartesi; Yenilgi Günlüğü
   Her pazartesinin taşıdığı bu yenilmenin tohumu nedir? İnsanı yenilginin eşiğine getiren, onu en çok acıtan şey, aslında her pazartesi değil midir? Değil midir her pazartesi; sonsuz bir döngünün, kısır bir döngünün, her karanlık gecenin ve doğacak olan her aydınlık günün mütevaliğinin perdesi? İnsanı en çok acıtan şey sonsuz mudur yoksa sonsuza dayanamadığının o acı bilisi midir? Hiç durmaksızın, yürüdüğü, dönüp durduğu bu kasvetli ormandaki daireler midir insanı yenilginin eşiğine getiren? İnsan, sonsuza çektiği perdeyi, pazartesiyi kaybedince, hangi aynada bulabilir kendini? İnsan, kendini bulabilir mi ki zamanın ve yazının sonsuzluğunda?

   "Örnekten çok, ters imgeler yaratıyoruz karşımızda. Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları arasında.
   Bir örnek yaratıp bunun gerçekliğine inandıktan, kendimizden sonra da başkalarını inandırdıktan kelli, yaşayışımızı kendi ölçülerimizi kendimiz bulup uygulayarak gütmediğimizi nasıl ileri sürerler?"
   Sonsuzun içinde; tanrının yarattığı bir lunaparkın içindeyiz. Hangisi doğru ya da hangisi yanlış? Hangisi var ya da hangisi yok? Biz hangisiyiz? Sonsuz, bilinmezlik; insan usunun kavrayamayacağı bir hiçlik. Ne kadar yakalamaya çalışırsan o kadar belirsizliğe karışıyor avuçlarında. Bu yüzden sen de onu yakalamaktan vazgeçip, kendi yalanlarını yaratıp onlara tapınıyorsun. Yenilginin tohumunu taşıyan pazartesiler gibi. Ve kendini, başkalarını bildiğini; acıları paylaştığını söylediğin anlardaki gibi yalanlar. Yalanın kendisi değil mi her gün, her pazartesi, her salı, her çarşamba... Ya da bu yalanın, hiçliğin tekerrürü.

   "Ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğini, gösterebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. Bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel öznelliklerinin ötesinde de paylaşılamaz. Kıskançlığımızı, benzemezliğimizi, indirgenmezliğimizi en çok bu alanda gösterir, savunur; insanları, belki de, en çok bu alanda küçükseriz. Karşımızdakinin tıpatıp aynı acıyı, aynı ağrıyı çektiği bir aygıtla saptanıp gösterilse, bu davranışımız, bu tutumumuz değişir mi? Sanmam."
   Acılarımız elimizdeki tek şey mi diye düşünmemeye çalışıyorum. Ancak, kavrayabildiğimiz, o aynalarda eciş bücüş de olsa fark edebildiğimiz, emin olabildiğimiz bir şey var mı? İşte bu yüzdendir, acılarımız, kim olduğumuzdur. Acılarımız, başkasından farklı olduğumuz gerçeğidir. Ve acılarımız, birbirimize verebileceğimiz tek şeydir. Acıların bitmesini beklemeyin. Çünkü, pazartesilerin olmadığı, sonsuzu insanın usu alamadığı sürece, ya da siz bu kavrayışın bilgisini avucunuzda tuttuğunuz sürece tükenmeyecektir acılarınız. Gece, size gösterecektir. Gece, acıların geri döndüğü andır. Gece, korkuların döndüğü andır. Gece, size kim olduğunuzu gösteren karanlıktır.
   Bilge Karasu. Gece, Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; bırakın gecenin karanlığı sarsın etrafınızı, gecenin kendisi de bir yalana dayansa bile.

   "Gece, insanların içinde uyuklayan korkuları uyandırdı; onları uyanık tuttu. Onları, yani hem insanları, hem korkularını. Bunu açıkça söylemek gerek.
   İnsanın yalnız aydınlık, gün yaratığı olduğu da masal. Korkularını bastırıp —ister uykuya dalarak, ister göz kırpmayarak— sabahı beklemenin, sabaha gene de ulaşacağını, kavuşacağını ummanın hazzını, öteden beri, duya duya yaşadığını kim çıkıp yadsıyabilir?
   Ancak gece ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile."

Göçmüş Kediler Bahçesi

   "Biz kirpiler için bu dünyada yaşamak pek güç. Başkaları için çok daha kolay olsa gerek. Köpeklerin, kedilerin bundan yana bir sıkıntıları yoktur ki! Kim saldırabilir onlara? Kimden kaçamazlar ki? Neyse, gene de bilemeyiz biz kirpiler böyle şeyleri..."
   Kirpi olmak. En zoru buydu sanırım. Sadece kendi vücuduna batan dikenleri olan, pek nadir görülen bir kirpi olmak. Hiç şansınız olmayabilir, bir kirpi görmek için. Çoğu kişi görmez de zaten kirpileri. Eğer çok şanslıysanız, sizi bir bahçe duvarının kenarında, ya da yeşilliklere yakın, hâlâ içinde güzel insanlar barındıran bir köyün yol kenarında bulabilir bir tanesi. Size, ayın karanlık, hiç ışık almayan tarafını gösterebilir. Ya da toprak altını, ölülerinizi gömdüğünüz karanlıkları. Garip hayvanlardır kirpiler. Biraz da karanlık. Varlıklarından haberdar etmeyecek kadar, en ufak bir ses çıkarmayacak kadar  kendi halinde yaratıklardır. Ne dikenlerini göstermek isterler kimselere, ne de kalplerini. Onları bırakın, kendi hallerinde kalsınlar. Çünkü, en zorudur, kirpi olmak. Ne köpekler, ne de kediler anlar hâllerinden. Zordur kirpi olmak. Zor.

   "Ölü bir kirpi oluyordum, dikenleri yıldızlar ve yalnızlıkla kıvrılan. Soyumun küskünlüğünü hazırlıyordum, bir kez daha oralarda gezinmeyecek olan kardeşlerimin iyicil adımlarını, daha şimdiden saptırıyordum. Sen de ölüyordun ön-bilisinde, ağlatıyla giyinecek sonuçları.

   Şimdi ölü bir kirpiyim.
   Sen, ölü bir insan."
Kirpinin Öcü
   Bilge Karasu'nun Korkusuz Kirpiye Övgü'sünden on iki - on üç sene sonra; 1981 yılının sonbaharında; hüznün ve sararıp kendi içine doğru kıvrılan şarkıların  mevsiminde, ölü bir kirpiyim diyor Nilgün Marmara da. Soylarının küskünlüğü belki bunları yazdıran, ikisine de, belki de bir daha hiç yeşillenmeyecek, hep kuru kalacak o ağacın kendi gibi kuru dalları oldukları için de olabilir. Neyse, biz, başka kirpiler de bilemeyiz böyle şeyleri. Bırakalım bunları, kuruyan soyumuzun küskünlüğünü hazırlayalım.

   "Başka ustalar da vardı böyle, cambazlar arasında uğursuz sayılan. Çırakları ölen, kalfaları ölen. Hep gençliklerinde ölen... Kendi ustası da böyleydi, besbelli. Kimsecikler gelip böyle bir şeyi ona, ya da onun yanında, söylemeğe kalkışmazdı elbet. Ama söylenmeyen şeyler yok mu sayılır? Sanat, cambazlık sanatı, bu gibi ustalarda durup donuyordu anlaşılan. Çocuğu olmadan ölecek insanlar gibi. Bunların çoğu, sivriliyordu gerçi ustalar arasında, büyüklüğe yaklaşanı da az değildi. Ama kuruyan dallar, kısır kadınlar değiller miydi gerçekte? Hepsi, ustanın birinden yetişmişti. Ancak, bunlardan kimse yetişmeyecekti. Bunların soyu kurumuyordu gerçekte. Kuruyan, bunlardan doğacak olanlar soyuydu."
  Kuruyan soylardan ve küskünlükten bahsetmişken; tanrılar küser mi kirpilerin soyuna, kedilere, köpeklere? Toprak küser mi, kader küser mi, insana? Ve niye küser her şey tel cambazına? Zor değil mi onun yaşamı da, kirpilerin olduğu kadar. Biraz durulsun artık her şey. Yoruldu tel cambazı, yoruldu kirpi. Dahası yoruldum ben. Dursun artık her şey. Şimdi, dursun. Tel cambazı, kirpi, ben; biz şiir okumaya gidiyoruz. Şimdi geliriz...

   "Bu işte bir şey var anlamadım
   Körpe kadınlar basık odalarda mı, dursun
   Hoyrat gemiciler uzun seferlerde
   Darağacında bir adam mı dediniz, dursun
   Yeraltında gizli sandık mı, dursun
   Bahçeler dursun, kızlar dursun
   Anlattıklarım, anlatamadıklarım, anlatamıyacaklarım
   Senin yakanda bir el mi var dediniz, dursun
   Dursun,
   Ben şimdi gelirim."
Tel Cambazının Kendi Başına Söylediği Şiirdir

Hoşgör Köftecisi

   "Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonlarında, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada? Bu meseleler üzerine uzun uzun konuşmak mümkün. Kim bilir, belki o zaman ben de bu söylediğim sözden vazgeçerim. Ama zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne çıkar? Büyük saadetlerden hiçbir vakit nasibim olmayacağına göre bunlarla avunayım bari."
   "Bir yazı yazmak istiyordum." diye başlamalıyım sanırım ben de. Çünkü öyle bir boşluktayım ki; ne yazacağımı bilmiyorum. Ama yazmalıyım. En azından yazmalıyım. Kendimden hiç emin olamamışçasına yazmalıyım. Öyle bir çaresizlik, dermansızlıktır ki içine düştüğümüz... Sadece soru işaretleri var. Şöyle; en son ne zaman bir şeyden emin oldum? Ne zaman güldüğümü, gerçekten güldüğümü hatırlıyorum? Bak şimdi, gülmek deyip geçmemek lazım. Gülmek demek, belki yaşamak demek. Ya da belki ölmek. Söyleyeyim. Ben ölümü arıyorum. Soru işaretleri sivri değil. Bana nokta ile biten cümlelerin keskinliği gerekli. Ölmek için. Sahi, saadet nedir? 

   "Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin, başka sınıfların adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda."
   Saadeti bırakalım. Ondan emin değiliz. Varsın olsun, ya da olmasın. İlgilenmiyorum pek. Biz ıstırabımıza bir kez daha gülümseyelim. Dertlerimize. İnkâr etmemek gerek. Onlarsız yapamıyoruz. Onların yeri bizim için başka, çok başka. Çevremde aynı hisleri duyan bir kişi var mı? Beni duyan, beni anlayan? Istırabımı bilen. Yok. Olmayacak da. Şunu da kabul etmeliyiz. Ne ben, ne de bir başkası anladığını söylüyorsa, yalan söylüyordur. Gerçekten, anlamıyoruz. Ne karşımızdakinin ıstıraplarını ne de kendimizin. Istırabı, acı şekmeyi seviyoruz biz. Biz sözüm ona, garipleriz. Ne parada gözümüz var, ne pulda. Bir başka bizim derdimiz. Bir başka.

   "Kimileri derler ki intihar bir irade işidir. Ben buna inanmıyorum. İntihar bir iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen, o iradeyi gösterebilen kimse kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cedelleşmeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitlerini kaybetmek için de, insanın, kendisini dünyaya bağlayacak hiçbir şeyi olmamalı. Ne para, ne pul, ne aşk, ne muhabbet, ne şeref, ne namus. Ama şimdi ben öyle miyim ya! Hiçbir şeyim olmasa bile günde beş lira kazanabileceğim. Beş lira! Az para mı?
   Bu beş lirayla pekâlâ karnımı doyurabilir, ısınabilir, giyinebilir, dünyanın parasız olan bütün nimetlerinden faydalanabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suların sesi, havada uçan kuşlar, rüzgârın getirdiği çiçek kokuları... Nasıl vazgeçerim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyorum..."
   İntiharı seçebiliriz. Ya da yaşamayı. Ben ne desem boş. Ben ne yaşıyor, ne ölüyorum. Ben yazıyorum. Benim kendi yaşanmışlıklarım ya da kendime ait bir yaşamım yok. Olmadı. İstemiyorum da sanırım. Ya da olmasından korkuyorum. Neyse, bu mevzuları biraz da kendimize saklamak gerek. Biz geçelim beş liraya. Ah bir beş liramız olsaydı. Biz de ne güzel yaşardık oysaki. Ah bir beş lira, bizi o sakin sahil meyhanesinden, Hoşgör Köftecisi'nden uzakta tutan. Ya da denizin mavisinden, esen rüzgârdan. Olsaydı. Keşke. Bir beş lira...

   "Beyaz kanatlı kuşlar, hep çığlık çığlığa başımın üzerinde. İçimde sonsuz bir sevinç. Bağırmak istiyorum: 'Boş ver!' diye haykırmak istiyorum, 'Beş liraya da boş ver!'"