Vejetaryenliğin Yararları

   "İnsan kan döküyor, zulüm tohumu ekiyor. O halde sonuçta savaş, acı, yıkım ve toplu kıyım biçecek. İnsanlık ilerlemeyecek, huzur bulmayacak; mutluluk, özgürlük ve barış yüzü görmeyecek etobur olduğu sürece."
   Savaşın, vahşetin ve kan dökmenin doğada da olduğundan bahsedenler, bunun doğanın kanunu olduğunu söyleyenler var. Yırtıcı hayvanları gösterip "Bakın onlar da birbirlerini parçalayıp, kan döküp, yiyorlar." diyenler var. Bunlar kendi varlıklarını yadsıyıp, kan arzusuna kapılan aymazlardır. Her gün ağzına murdar koymaktan bıkıp usanmayanlardır.
   İnsan gerek fizyolojisi açısından gerekse de psikolojik açıdan etobur olmaya uygun değildir. İnsan anatomisi gösterir ki, insan taneli besinlerle ve meyvelerle beslenmeye uygun bir vücuda sahiptir. Etoburlardaki gibi çene yapısı ve sindirim sistemine sahip değildir. Yediği etin sindirimi doğru şekilde yapılamaz insan bedeninde. Ve ayrıca insanda kan görmek ve dökmekten kaçınmak gibi bir güdü bulunmaktadır. Eh, türlü hileyle, yalanla kendini aldatmayan kişilerde bu böyledir.

   "Bu pis ve hüzün verici binaya girer girmez yürek sıkıştıran kan kokusu, nemli zemin, her yandan akan taze kan, hayvanların canhıraş feryatları, kendi kanına bulanmış ve seğiren cesetler, iki tarafına leş asılmış yarı canlı cılız atlar, leşleri satın almak için koşuşturan kasaplar, öte yandan koyunların iniltisi, uğultular, insanların küfürleri, bağırıp çağırmaları."
   Sâdık Hidâyet'in mezbaha betimlemesi. Tolstoy'da da var böyle bir betimleme. Tolstoy mezbahaya giderken yolda kendisine neden gittiğini soran kişilere neden gitmemesi gerektiğinden bahseder. Zira insanlar yedikleri etin nereden, nasıl geldiğini bilmeliler. Bugün hangimiz bunu bilmiyoruz? Hepimiz bildiğimiz halde kendimizi kandırıp, görmezden gelmiyor muyuz? Ayrıca biz, bu körler, kan dökemeyecek kadar da zarifiz. Kendi dökemeyeceğimiz kanları başkasına döktürüyor, sonra da sofraya ateşle yalazlanmış, binbir türlü sosla, bitkiyle servis edilmiş murdarı yiyoruz.

   "Riyazet hayatı sürdüren Hz. Ali etoburluk hakkında şöyle buyurmuştur: 'Lâ tec'alû butûnekum mekâbiru'l-hayvânât' yani 'Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın.'"
   İnsanı diğer hayvanlardan ayıran bir diğer kısım da bu konuda, ahlak sorunudur. İlk olarak her gün milyonlarcası katledilen hayvanların gerekli olup olmadığı sorusu ve bu katli gerçekleştirenlerin sorumluluğunu, murdarı yiyerek bizim de yüklenmemizdir. Murdarı yediğimiz zaman bizim de ellerimiz kana bulanır. Kan döken başkası diye bu iş bizim dışımızda gerçekleşen bir şey değildir. Kaldı ki et yemek insan için gerekli bile değildir. Çünkü etten daha fazla besleyici besinler mevcuttur. Ve insanı daha sağlıklı kılan besinlerdir bunlar. O halde vicdan muhakemesine girişilirse, her gün kesilen hayvanlara yapılan vahşet ve işkenceden başka bir şey değildir.
   Sâdık Hidâyet'in sözlerinde ne kadar samimi olduğunu arkadaşı Bozorg Alevî'nin yazısından yola çıkarak anlayabiliriz."Çocukluğunda bir bayramda kurban kesilmesini görmüştü, o günden sonra hiç et yiyemedi, ölümüne kadar et koymadı ağzına. Bir seferinde, farkında olmadan, kıymalı bir börekten bir parça ısırmış, midesi bulanmış, çıkarmıştı; ben gördüm."
   Sâdık Hidâyet'in Vejetaryenliğin Yararları isimli incelemesi Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Vahşi Zevkler

  • SAVAŞ 
   "Hükümetlerin özünde itaat etmek değil, buyurmak vardır. İşte bu nedenledir ki, hükümetler daima buna yönelecek ve iktidardan isteyerek hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdir. Hükümetlere iktidarı ordu sağladığına göre, hükümetler hiçbir zaman kendi var olma nedenleri olan ordudan, kısacası savaştan vazgeçmeyeceklerdir."
   Sözümona herkes yabancıları sever. Lafa geldiği zaman farklılık her zaman güzelliktir. Ama gerek dinlerin gerekse de milliyetçi duyguların öğütlediği gibi, kutlu halkın, seçilmiş insanların olduğu kesim her zaman "biz" oluruz. Bu gibi zamanlarda asla kimse çıkıp da "Ama onlar?" demeyi aklına bile getirmemeye meyillidir.
   Savaş çıktığı zaman halkın hepsinin istekli veya isteksiz olarak asker olması kaçınılmazdır. Ki savaşların çıkması da iktidarların iki çift saçma sözüne bakmaktadır. Öyle ki yeri geldiğinde aydın çevrelerin bile iktidar doğrultusunda savaşın gerekliliğini sorgulayıp sorgulamadığı zamanlar olmuştur. Bunun asıl sebebi hükümetin "halkı temsil eden belirli kesim" olarak tasvir edilmesi ve görüşlerin sorgulanmaya açık olmadığı bilincidir. Bu sözümona barış isteyen ama savaşın gerekliliğinden dem vuran aydın kesim bunu o kadar çok tekrarlamıştır ki kendileri bile inanmaya başlamışlardır. Burada gerçek tasvir hükümetin "halkı sömüren belirli kesim" olduğudur.
   Savaşların bitirilmesi ve barışın sağlanması iktidarların yetkilerinin sınırlanmasıyla mümkün hâle gelir. İktidarların da bunu yapmaya gönüllü olduklarından bahsedilemez bile. Öyleyse bu sınırlama kamuoyu ile mümkündür. Sonuçta hükümeti seçen kamuoyu olduğuna göre sınırlama yetkisi de pekâlâ kamuoyundadır.

  • İLK BASAMAK (ET YİYİCİLER)
   "Platon'a göre, kazanılması gereken en önemli nitelik, insanın kendini bir şeyden yoksun bırakmasıydı. Daha sonra, cesaret, bilgelik ve hakkaniyet geliyordu. Platon'un öğretisine göre, hakkaniyet bir insanın sahip olabileceği en yüce erdemdi. İsa'nın öğretisi ise, başka bir ileri adımı getiriyordu; Hıristiyanlık erdemleri fedakârlıkla başlıyor, Tanrı'nın iradesine sadık kalarak  sevgiye varıyordu."
   İşte bu ilk basamak, kendini mahrum bırakmak diye nitelenen şey oburluk diye de ele alınabilir. Ve oburluğun en çirkin şekli olan et yiyiciliktir. Öyle ki cana kıyılarak ihtiyaçların giderilmesi cinayetten başka bir şey değildir. İhtiyaç olduğu ileri sürülerek yapılan savunmaların hepsi artık haksız çıkarılabilir. Çünkü günümüzde bu ihtiyaçların giderilmesi başka türlü besinlerin giderilmesi ile de mümkün hâle gelmiştir. Günümüzde vejetaryenlerin sayısı giderek artmaktadır. Ve görüldüğü gibi etin yerini doldurabilen besinler de mevcuttur.
   Aslında burada asıl vurgu yapılmak istenen nokta, et yememekten ziyade ihtiyaçları giderirken aşırıya kaçmamaktır. Ve ortada bir şey varsa paylaşılmasıdır. Kimi dinler ve ahlâk kuralları çevresinde şekillenen "ihtiyacın olandan fazlasını başkalarına vermek" düşüncesi bencillikten başka bir şey değildir. Önemli olan artıkların dağıtılması değil, paylaşımın gerçek anlamda ve karşıdaki ile eşit oranda olmasıdır. Ve işte bu ilk basamak aşıldıktan sonra diğer basamakların aşılması da gerçekleşebilir. Çünkü merdivenleri tırmanmaktan başka bir tek yol vardır, o da insanın günlük zevk ve uyuşturucularla kendini uyuşturup, alıklaşmasıdır.

  • AVCILIK
   "Vicdanım! Cezasını görmeksizin hiç kimseye zarar veremeyeceğimi ve bir canlı varlığı yaralayarak aslında ruhumu yaraladığımı bana anımsat."
Mercier
   Günümüzde hâlâ devam eden vahşetin ve meşru cinayetin bir şekli de avcılıktır. İlk çağlarda insanın ihtiyaçlarını gidermesi için gelişen avcılık artık günümüzde ihtiyaç için değil, tamamen zevk için yapılmaktadır. Avcılığın öldürme ve kana duyulan arzudan yapılmadığını, önemli olanın avcılık süresince hissedilen doğayla bir bütün olma süreci olduğunu savunanlar elbette çıkacaktır. Nihayetinde evrimin değişmez gerçeğinin bu olduğu, güçlünün güçsüzü öldürdüğü ve salt doğanın bile bu şekilde işlediği söylenebilir. Oysaki evrim sürecinden geçen insanın, ilk insanların ihtiyaçlarını gidermek için yaptığı avcılığı, bugün niye yaptığı merak konusudur. Çünkü avcılık, evrim geçirmiş modern insanın, vicdanının reddettiği bu hayvani içgüdülerini ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramaz.
   Lev Tolstoy'un üç makalesinin yer aldığı Vahşi Zevkler, Kaos Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Kör Baykuş

   "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.
   Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Ama ne yazık ki bu tür devalarında da etkileri geçicidir, acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da şiddetlendirirler."
   Derin yaralarımızdan bir kurtuluş arar dururuz ya, yoktur kurtuluş çoğu zaman. Çünkü yaşam budur. Yaşam yaralanmaktan başka bir şey değildir ki yaralarına derman arayasın. Her geçen vakit bir çizik atar vücuduna. Kanar durur yaraların. O tuzlu hayat suyu akar durur, metal kokusu gelir burnuna. İşte bu, seni hapseden demir parmaklıkların kokusudur. Seni kendi bedenine hapseder demir parmaklıklar. Ve kurtuluşun yoktur o parmaklıklardan. Sadece uyuşturduğun bedeninle, yaraların acısını hissetmez, akan kanların kokusunu duyumsamazsın. Ne yazık ki bu uyuşturucular geçici etkiler taşır. Bileklerine vurulmuş soğuk zincirleri tekrar hissettiğinde bu kaçma isteği katbekat artacaktır. Afyonun bittiğindeyse, tamamen soğukta titreyerek kalacaksın. Senin kaderin budur; yaşama yükü senin için fazla ağırdır, vücudun yaralarını taşıyacak kadar dayanıklı değildir.

   "Canlılar dünyasıyla aramdaki bağlar koptu kopalı, önümde biriken şeyler geçmişin anıları her halde. Geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar. Bunlar sıradan insanlar için, ayaktakımı için, evet işte aradığım kelime, ayaktakımı için, ki onların hayatları senenin mevsimleri gibi belirli mevsimlere, dönemlere bölünmüştür ve onlar, hayatın ılımlı kesimlerinde güvence altındadırlar. Hayat bana tek ve değişmez bir mevsim oldu hep. Bu hayat bir soğuk bölgede ve sonsuz bir karanlıkta geçti âdeta, öyle ki bağrımda hep aynı alev vardı ve o beni bir mum gibi eritti."
   Bu zayıf vücudunla, her daim sağlıklı insanların arasında olmak zorundasındır. Tutunacak bir dal ararsın yaşamın boyu ama başaramazsın. Ve en sonunda o sağlıklı, gürbüz insanlarla tüm ilişiğini kesersin. Bağrındaki alevle başbaşa kalmışsındır artık ve çevren tamamen soğuk, yapışkan karanlıkla, hiçlikle kaplıdır. Zaman senin için hiçbir şey ifade etmez. Hiçliğin içinde sana uzatılan tek parça urgan da, diğer ucunda seni yakacak olan alevin bulunduğu urgandır. Medet umabileceğin insanlar yoktur. O insanların hepsi bir ağız, ağza asılı bir avuç bağırsaktan oluşuyor ve cinsel organlarında bitiyorlar. Medet umabileceğin bir Tanrı da yoktur. Medet umabileceğin hiçbir şey yoktur. Varlığının sonsuz karanlığından kaçışın da yoktur. Ve en çok acıtan da budur. Öyle ki aklını kaçıracaksındır.

   "Istırap, korku, dehşet ve yaşama arzusu, hepsi bitmişti bende. Bana telkin ettikleri dinî inançlardan kurtulmuş, huzura ermiştim. Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi; orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim?"
   Tanrı insanların medet umabileceği kadar alçakta değildir. Ne Tanrı, ne de ahiret hakkında bir şeyler bilebiliriz. Çünkü Sâdık Hidâyet için Tanrı ulaşılamayacak kadar yükseklerdedir.

          "Varlığın sırları saklı senden, benden,
          Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
          Bizimki perde arkasında dedi-kodu
          Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben."

   Hayyam'ın rubailerinden çok etkilenen, rubailerin özlerini düşüncelerine temel alan; kanlı bir roman yazıp da, kan görmeye bile dayanamayan Sâdık Hidâyet'in elinden çıkıyor Kör Baykuş. Tamamen kör bir baykuş gibi saplantılı bir aşkın peşinde koşan, kendi yansımalarıyla boğuşan ve her seferinde kendinden başkasına çıkamayan bir adamın öyküsü. Kaçacak yeri, kurtuluşu olmayan bir adamın öyküsü. Ve kurtuluş için Tanrı'yı önerenlere bile kurtuluş yok bu romanda.
   Sâdık Hidâyet'in Kör Baykuş'u Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

   "Çektiğin acıyı ben de anlıyorum. Fakat bu herkesin başından geçiyor. O yüzden senin de katlanman gerek. Sonrasında kurtuluş geliyor. O zaman artık sen, hiçbir şeyi dert etmeyecek, üzülmeyeceksin. Hepsi kaybolup gider. Geçici heveslerin hiçbir değeri yok. Beni daha kötü konuşturma, gölgeyi unut. Burası dünyanın sonu. Dünya burada sona erer, ötesi yoktur. O yüzden sen de artık hiçbir yere gidemezsin."
      Sanırım yaşadığımız bu diyar, haşlanmış harikalar diyarı. Ve herkes için dünyanın bir sonu vardır.  Dünyanın sonuna gelmeden önce bu haşlanmış harikalar diyarında zaman öldürüyoruz. Bob Dylan dinliyor olabiliriz. Kitap okuyor olabiliriz. Tercihe göre kızlarla, erkeklerle yatıyor da olabiliriz. Sonuçta haşlanmış bir harikalar diyarı bu ve hepimiz sonu bekliyoruz gerçekten, yağmur damlalarının yere çarpacağı anı beklediği gibi.
   Ceketlerimiz, televizyonlarımız ve içki şişelerimiz var. Kimimizin eski moda romanları, kimimizinse yeni çıkan kitapları var. Kimimiz Jane Austen severken, kimimiz Salinger seviyor. Ve bazısı bu haşlanmış diyardaki her şeyi seviyor. Sonun geleceğini bilse bile direniyor. Bekçinin dediği gibi geçici heveslerin değeri yok mu gerçekten? Son geldiğinde huzura erecek miyiz yoksa hüznümüz ve sevincimiz, en azından şarkılarımız için direnmeyecek miyiz?

   "Önce yürek sorunu. Sen bana bu şehirde, savaş nefret ve ihtiras olmadığını söyledin. Ne güzel. Gücüm yerinde olsa alkış tutmak isterim. Fakat savaş, nefret ve ihtirasın olmaması demek, bunların zıddının da olmaması demektir. Bunların zıddı sevinç, mutluluk ve aşktır. Ancak ihtiras, yok oluş, üzüntü olursa sevinç var olabilir. Umutsuzluk olmadan, mutluluk hiçbir yerde var olamaz. Bu benim sözünü ettiğim doğa işte."
   Savaş olmasaydı barış da olamazdı, üzüntü olmasaydı sevinci de bilemezdiniz. Varlık ve hiçlik insan zihninde yer alır. Birilerinin savaşları ve üzüntüyü durdurmasını beklemeyin. Onlar her zaman olacaklar ve bunların zıddı için çabalamayı bilmek gerekir. İnsan yüreğinin ihtiyaçları için bu çaba gereklidir. Ve eğer istiyorsanız, bunun için çabalamalısınız. Çabayı bırakmak da tercihleriniz arasında nitekim kendinizi yıkmaya hakkınız var.

   "Sesli sesli ağlamak istedim, ama ağlayamazdım. Gözyaşı akıtmak için fazlasıyla yaşlanmış, fazlasıyla deneyimlerden geçmiştim. Dünyada gözyaşı dökülemeyecek üzüntüler vardır işte. Bunu kimseye anlatamayacağınız gibi, anlatsanız bile hiç kimsenin anlayamayacağı türden şeylerdir. O üzüntü sürekli hiç değişmeden, rüzgarsız bir gecede yağan kar gibi sessizce yüreğinizde birikir durur."
   Bazen çabalarınızın hiçbir şey ifade etmeyeceği durumlar da gelecektir elbette. Sadece kar tanelerinin düşüşünü izlemek ve yüreğinizdeki sızıyı hissetmek kalır yapabilecek. Yüreğinizde biriken bu karlar gözyaşlarınızı dondurur ya, ağlayamazsınız. Tek yapmanız gereken bu haşlanmış harikalar diyarına bir hoşça kal demek ve dünyanın sonunu beklemektir. Ve unutmayın; dünyanın sonu insanın yüreğinin içinde gelir.
   Haruki Murakami'nin kitabı, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, Doğan Kitap'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

İme Tonyalin Pedin

Gönderen: Modern Prometheus 00:03 , Etiketler: , , , | Yorum Yok

"adı çok duyulmuş bir ozan değildi
Tonyalı balıkçılar arasında
-onlar ki her türlü balığı tutarlardı denizden-
ama iyi bir ozandı
bütün söylentilerin tersine
denizde de olabilirdi sandalla
uzun geçmişli denizle
gün batımında var olan
ve gün doğumunda da"

Turgut Uyar

Apolas Lermi'nin Kalandar albümünden, İme Tonyalin Pedin...
"Ben Tonyalı bir çocuğum, sürekli fişek atarım."


Bir Zamanlar Anadolu'da

   "Bir gün gelir belki burada yaşadığın şeyler hoşuna bile gidebilir. Çoluk çocuk sahibi olunca anlatacak bir hikâyen olur. 'Bir zamanlar Anadolu'da,' dersin..."
   Oto lastikçide işlenen bir cinayet. Bir doktor, bir savcı ve bir komiser cinayet zanlısının peşinde, Anadolu'nun bozkırlarında cinayetin soruşturmasını yürütüyor. Hepsi bir an önce soruşturmanın bitmesi ve eve dönmek için uğraşıyor. Lakin zanlı, cesedin nerede olduğundan pek emin değil. Top gibi bir ağaç ve bir çeşme arıyorlar bozkırların uzun tekdüze yollarında. Her farklı yerde komiserin sabrı tükeniyor. "Zanlının dilinden" konuşmak için zor tutuyor kendini. Nitekim konuşuyor da.
   Film boyunca çizilen katilin portresi çok başarılı aktarılmış. Katilin de insan olduğu ve insana dair tüm niteliği taşıdığı, gerek ruhsal gerekse fiziksel süreçlerle anlatılıyor. Film izliyormuş değil de bir roman okuyormuşçasına, oyunculuk ve başarılı çekimlerle katilin psikolojik analizi kafanızda beliriyor. Uyuyan, yemek yiyen, kurbanının halüsinasyonunu gören, ağlayan, pişman olan, sigara isteyen ve insanın içindeki kötülüğü dışarı çıkaran bakışlar atan bir katil. Genel planda bakacak olursak Rus romancıların varoluşçu havası var filmde. Taşra mekanları, psikolojik analizler ve taşra insanının kendi içinde sorunlarla boğuşan yalnızlığı. Siyah köpek ile de adeta Tarkovski'ye selam gönderiyor Nuri Bilge Ceylan. Ayrıca yer yer, kişiler arasındaki durumların saçmalığından doğan sahneler filme duru ve kara bir mizah katıyor. Normal bir insanda travma yaratacak sahnelerde karakterler karanlık da olsa kahkahalar atabiliyor.
   Aldığı ödüllerle adını duyuran Nuri Bilge Ceylan'ın filmi, Bir Zamanlar Anadolu'da kaliteli bir seyir sunuyor izleyiciye. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki;izleyin.

Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi

   "Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam."
    Böyle söylüyor Nilgün Marmara, hazırladığı tezi yazarken. Sylvia Plath'in şiirlerinde yolculuğa çıkıyor; onun yabancılaşma duygusunu, piç kurusu babacığı hakkında düşüncelerini en önemlisi de intiharına sebep olan ölüm saplantısını anlamak için. İşin ironik tarafı, Nilgün'ün şairliğinin de intiharı bağlamında analizinin yapılabilmesi. Bu derecede anlıyor, seviyor onu; hiçliğin elinde Sylvia'nın bütün adımlarını izliyor Nilgün.

   "Bu şiirler bir anlamda sapmalardılar. Kaçış olduklarını düşünmüyorum. Bence çağımızın asıl meselesi tüm çağların meseleleridir... sevmek mucizesinin acısı; herhangi bir şeyi yaratmak, çocukları, ekmek somunlarını, tabloları, binaları; ve her yerdeki tüm insanların hayatlarının korunması, ki onların tehlikeye atılmalarını 'barıştan' ya da 'amansız düşmanlardan' soyutça dem vurmak gibi bir ikiyüzlülük asla mazur gösteremez..."
S. Plath     
   İntihar konusuna gelmeden önce Sylvia'nın şairliğinin, kendisine ne ifade ettiğinden bahsetmeliyiz. Ve yaşananların şairliğine ne ifade ettiğinden tabii.
   Tarihsel süreçte gelişen ve değişen dünyada farklı ideolojik dönemlerin farklı şairleri vardı. Her dönemde de ideolojiyi destekleyen ve karşı çıkan şairler oldu. Sanatın her alanında bu böyle bir anlamda. Sanata yön veren bütün ideolojiler aslında bütün ve bütün olmak, parça olmaktır. Sylvia ve dönemin birçok şaiirine göre çağımızın asıl sorunu evrensellik. Sanatçı şiirinde evrensel olanı, dünyanın bütün meselelerini ele almalı, dünyanın bütün insanlarına elini uzatmalı ki bu arındırılmış ve kılıflara sığdırılmış iki yüzlülüğün parçası olmasın. Her ne kadar şiirlerinde otobiyografik öğeler dikkati çekse, ilham ve yaratısı bunlar çerçevesinde şekillense de bunlar evrenselleştirilmiştir. Tıpkı intiharı gibi.

   "Yarının hiçlik olması tehdidiyle mutlu olamam ve olmayacağım. Derin bir hakaret bu... Bu yüzden, beni acı çekmem ve yok olmam için, fikrimi sormadan ve küstahça var eden bu doğayı; su götürmez davacı, savcı ve davalı rolümle, kendimle birlikte mahkûm ediyorum... Doğayı yok edemediğim için de, sadece kendimi yok ediyorum, hiçbir suçlunun bulunmadığı bir tiranlığa katlanmaktan bezmiş olarak."
F. Dostoyevski     
   Evrensel bütün meseleleri kavramaya açık bir zihin, aynı zamanda doğanın yarattığı bütün tehditlere de açıktır. Ve bu tehditler nefes almanıza bile izin vermeden, size karşı kin kusan bir boksörün yumrukları gibi tek tek suratınızda patlayabilir. O zaman anlarsınız işte. Yaşamın ne denli acı ve ıstırap dolu olduğunu. Ve o zaman anlarsınız işte, Nilgün'ün "Hayatın neresinden dönülse kârdır!" derken ne demek istediğini.
   Yaşadığınız her an, gelecek size hiçlikten başka bir şey ifade etmiyor. Varoluşunuza dair bir şey söylemenizi istesem kaçınız söyleyebilirsiniz. Varoluşunuz tamamen anlamsız, saçma ve farkında değilsiniz. Bazıları bu farkında olmayışın da farkında değil. Ve onlar şuursuzca yaşamaya devam ediyor. Ancak farkına varanlar için aynı şey geçerli değil. Ya korkarak, biri bin düşünerek yaşamın son bulacağı anı kolluyor ya da çoktan varoluşlarını anlamlandırmış oluyorlar.

   "Sartre'a göre 'intihar dünyada var olmanın bir başka yoludur,' çünkü kişi bir eylem olarak ölümü seçtiğinde kendi varlığının farkına vararak, varlığının tanımını hiçlikle yapar."
   Sylvia Plath'ın hakkında sözcükler, belki de kendisini en çok anlayan kişinin, Nilgün Marmara'nın kaleminden dökülüyor. Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi, Everest Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Sırça Fanus

   "Nazik, çirkin, sezgi sahibi bir adam düşlemiştim. Başını kaldırıp benim göremediğim bir şey görmüşçesine 'Hah!' diyecekti, yüreklendiren sesiyle. Ve ben de ona ne kadar korktuğumu, ağzı olmayan havasız bir çuvalın derinliklerine tıkılıyormuşçasına nasıl dehşete kapıldığımı anlatacak sözleri bulabilecektim."
   Yukarıda bahsedilen bir hayat arkadaşı değil ve bu da bir kızın aşk hayatının öyküsü değil aslında. Bahsedilen bir doktordur. Ruhun hastalandığı durumlar olur ve ruhun düzeltilmesi ise bu doktorun ellerine bırakılır. Henüz sizin kavrayamadığınız şeyi kavramasını beklersiniz ondan. Ya da sizin kavradığınız ama Sylvia Plath kadar iyi anlatamadığınız şeyi kavramasını. Emin olun niyetim sizi ruh hastalıkları alîmlerinden uzaklaştırmak değil. Ama eğer sezgi sahibi birini bulmayı bekliyorsanız, çok bekleyebilirsiniz. Diyelim ki sezgi sahibi birini buldunuz, algılarınızla oynayan sırça fanusu kafanızdan çıkarabileceğinizin dahi garantisi yok. İyisi mi siz ya deliliğe kapılmayın, ya da deli iken mutlu olun. Tabii isterseniz de kurtulmaya çalışabilirsiniz deliliğinizden. Ama kimse size gül bahçesi vadetmiyor.

   "Romalı bir düşünüre nasıl ölmek istediğini sorduklarında damarlarını ılık banyo içinde kesip açacağını söylemişti. Bunun kolay olacağını sanıyordum. Küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım."
   Kimileri için ölüm bir kurtuluştur. Ölüm saplanır bazen, bazı zihinlere. Tek yapmak gereken ona uzanmaktır, gülen bir çehreyle. Ancak sanıldığının aksine ölümü planlamak o kadar da kolay değil. Nitekim; planlansa bile ölümün plan olarak kalma ihtimali hiç de az değil.
   Karşınızda ne kadarının kurgu ne kadarının gerçek olduğu bilinmese de, otobiyografik bir roman var. Sylvia Plath, gençliğinin bir dönemini aktarıyor okuyucuya. Romanı sahte bir isimle yayınlıyor Plath. Çünkü çevresindeki insanların üzerinde kötü bir etki bırakacağından korkuyor düşüncelerinin.
   Kibarlık adı altında gerçekten ne kadar da fazla sahtekârlık yapıyoruz.

   "Ama emin değildim. Hiç mi hiç emin değildim. Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa'da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirim?"
   Hani bahsettim ya; o sırça fanusu kafanızdan çıkarabileceğinizin pek de garantisi yok. Diyelim ki onu da başardınız. Artık normal olduğu onaylanan bir insan oldunuz. Ama gerçekten emin olabiliyor musunuz o sırça fanusun tekrar üzerinize inmeyeceğine? Bu fanustan kurtulmanın bir yolu yok mu? Bu çarpıtmaların sonu? Boğulmak üzeresiniz ve boğulmak istiyorsunuz işin garibi. Artık yaşam sıfırı tüketmiştir. Sylvia Plath de emin olamıyor sırça fanusun tekrar inip inmeyeceğinden üzerine. Ama romanı yayımladıktan bir ay sonra, otuz bir yaşında elveda diyor yerküreye
   Sylvia Plath'in tek romanı Sırça Fanus, Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Daktiloya Çekilmiş Şiirler

DÜŞÜ NE BİLİYORUM
Kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?

Gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?

Yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

Yine de, o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
                   düşler marketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle:
             Ey, iki adımlık yerküre
             senin bütün arka bahçelerini
                      gördüm ben!
Nilgün Marmara    Şubat,87
   Belki de çok küstah sözcüklerle bitiriyor şiirini Cemal Süreya'nın benzetmesiyle Çılgın Zelda, Nilgün Marmara. Yaşama inat, harekete inat, ve kendi etrafında dönen Dünya gibi insanlara inat...
   Gerçekten "yerkürenin bütün arka bahçelerini gördüğünü" söylediğini mi sanıyorsunuz? Hayır. Yeryüzünün arka bahçelerini artık görmek isteyenlere bıraktığını söylüyor o. Nitekim şiirinden aylar sonra da yirmi dokuz yaşında, yerküreye elvada diyor; çok sevdiği şair Sylvia Plath gibi.
   Yaşadığımız hayatın arka bahçe arayışlarında kaybolduğumuz anlarda, soğuktan titrerken kendi yalnızlığımızda, düş bahçelerimizde; kelimelerine tutunmak Nilgün'ün... O çılgın ve küstah kadının. Kimilerinin zoruna gidecektir bu meydan okuma, bu direniş ve bu yaşama karşı ölüm savı. Nihayetinde kendini sonsuzluğun eline bırakmaktansa; kendi yolunu kendi çizme hakkına da sahip olma özgürlüğüdür bu. Ve korkar insanlar bundan. Başıboş koyunların çobansız kalması gibi. Onlara Kızıldeniz'i yaracak ve Firavun'dan kurtaracak bir Musa gerekir.
   Ve yaşama inat tekrarlıyorum her seferinde;

                   "Ey, iki adımlık yerküre
                     senin bütün arka bahçelerini
                              gördüm ben!"

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim

   "Ama gömülü bir yalanın iğrenç kokusunun nasıl suçlunun peşine düştüğünü, her şeyin içine sinip küf ve kokuşma yaratıncaya değin suçlunun soluduğu havayı kapladığını da iyi biliyordu. Yr'de Korku-bataklığı denen bir bölge vardı. Lactamaeon bir keresinde, Deborah'ın yıllar boyu gördüğü karabasanlardaki canavarlarla cesetlerin nasıl toplandığını görmesi için o bölgeye götürmüştü onu. Neredeyse taşlaşmış bir toprağın içinden yüzerek gitmişlerdi oraya."
   Kişi bilincin katmanları arasına, yaşam boyu yalanlar, yanılsamalar gömmekten hiç bıkmaz. Bunlar biriktikçe ortaya çıkan koku da kişiye darbeler indirmekten kaçınmaz. Bu kokular utanç ve gizliliktir. Yaşam boyu aldandığımız yanılsamalar, söylediğimiz ve bize söylenen yalanlar sonu gelmeyen utanç, gizlilik kaynaklarımızdır. Bunlarla yüzleşecek güce sahip olmayanlar dünya ile ilişiğini kesmeye başlarlar. Nitekim Deborah, dünyanın karşısına çıkardığı her sorunda kendi yarattığı gezegen ve tanrılarına kaçmaktadır. Bu kaçışlar gerçek dünyanın tanrılarına, kurumlarına ve eğreti normlarına bir başkaldırıdır.

"Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri,
İçine daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır;
Eğer gözlerimizin içine bakmaya,
Yemeye, içmeye ve
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler,
Sözüm ona sağlıklı olanlardır."

   Alıntı; Nostalghia'dan. Gerçekten de dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlar değil midir? Sağlıksız olan, dünyanın gerçekliği yerine kendi inandığı ve güvendiği gerçekliği koyanlar bu süreç boyunca duvarlar arasında hapsedilmemiş midir?

   "Bazen, diye düşündü Dr. Fried üzgün üzgün, dünya bir takım kurumlarında bulunan insanlarından çok daha hasta oluyor. Almanya'daki hastanede, hastane duvarlarının öbür yanında Hitler diye birinin olduğu ve hangi tarafın aklı başında olduğunu kendisinin bile söyleyemediği bir dönemde karşılaştığı Tilda'yı hatırladı. Tilda'nın yataklara bağlanan, borularla beslenen ve ilaçlarla boyun eğdirilen nefreti gene de zaman zaman bir parça ışığın girmesine yetecek bir süre boyunca kaybolabiliyordu. Tilda'nın halatlarla kuşatılmış yatağından, yapmacık bir kibarlıkla ona gülümseyip, "Aa, girin girin, sayın Doktor. Hastanın yatıştırıcı çayına ve dünyanın sonuna yetiştiniz," deyişi geldi aklına."
   Deborah'ın hastanede belki de gerçekten kendini açabildiği tek isim Dr. Fried olmuştur. Almanya'da II. Dünya Savaşı'na tanık olmuş ve bir toplumun gerçekte ne kadar delirebileceğini görmüş psikiyatr; Deborah'ın bilincine gömdüğü utanç ve gizlerini yavaş yavaş, bir arkeolog edasıyla çıkarmasına yardım etmiştir.
   Deborah'ın kendini açmasına sebep olan şeylerden birisi de Doktor'un, Deborah'a diğer insanlar gibi davranmaması olmuştur. Sözüm ona hastanın toplum içinde edindiği bütün izlenimler Joanne Greenberg'in kendi yaşadıklarından izler taşıdığı için asıl önemi taşımaktadır. Deborah gerçek dünyada bulunduğu her an kendisiyle iletişim kuran insanların samimiyetsizliğini, acıma ile gelen sevecenliği fark etmiş ve Yr'ye kaçmak için bahane olarak kullanmıştır.

   "Bu insanlar Tanrı'ya fırlatmak için genellikle en kötüleri seçerler. Tanrı onların köpeği ve kemik olarak da bir sürü Deborah var. O halde adım Kemik olsun bundan böyle."

   Joanne Greenberg'in kitabı aslında sizin de pek normal sayılmayabileceğinizi, sadece kalabalığın peşinden sürüklenenler olduğunuzu gösterdiği için değerli belki. Belki de hayatın size asla gül bahçesi vadetmediğini gösterdiği için. Her şeye rağmen, direnin ve acıyı hissedin. Çünkü acıyı hissettiğiniz sürece yaşıyorsunuz demektir.
   Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.