Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın

   "'Ama esas anlamadığım neden var olduğumuz. Nasıl değil, neden diyorum.' Kafası etrafında yörüngeye giren ateşböcekleri misali düşüncelerini izlemiştim. 'Varız çünkü varız,' demişti. 'Ne?' 'Buna benzemeyen türlü evren hayal edebiliriz ama olanı bu.'
   Ne kastettiğini anlamıştım ve söylediğine karşı değildim ama ona katılmıyordum. Sırf ateistsiniz diye illa var olma nedenlerine sahip şeyleri sevmemeniz gerekmez."
   Bir ömür verilen insan, yalnızca bir ömür... Pişmanlıkların, hataların ya da keşkelerin doldurduğu bir ömür. Bir ikincisi yok. Ve ne üzücü ki; yaşamayı öğrenmek gerçekten de bir ömür sürüyor. Ve bütün sorun da bir ömür süresince varoluş nedenlerimizi, 'raison d'être'leri bulmaya çalışmamız. Bilmiyorum, size varoluş nedenlerinizi bulun ve onlara sımsıkı sarılın demeli miyim? Ya da bu varoluş nedenleri mutlaka vardır ve insanın amaçsız olması mümkün değildir? Belki de bir hiç içinde bir hiç için yaşıyoruz. Bilemem. Ama inanabilirim. Ve nedenlerin olmadığı bir dünyaya inanmak istemiyorum. Açıkçası googolplex ve fazlası yılların, düşüncelerin, insanların ve kurulan insan bağlarının boşuna olması beni inanılmaz üzerdi.

   "Heykelleri azat edebilirdim, kendi mermerimden kendimi azat edebilirdim. Sevinci tatmıştım ama yeterince tatmamıştım. Yeterince sevinç mümkün müydü? Istırabın bitişi ıstırabı gayri meşru kılar ve bu yüzden ıstırabın sonu yoktur. Ne berbat bir karmaşayım."
   Ne berbat bir karmaşayız! Yaşamda varoluş amaçlarına inanmak da kimi zaman işe yaramıyor. Bazen bulduğunuz varoluş amaçlarınız size ait olmuyor. Koyu, karanlık bir ıstırabın kollarında, karmaşanın ve kaosun içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Seslerin susmasını istiyorsunuz. Aşırı gürültülü geliyor bazen hayat ve bazen insanlar inanılmaz yakın. Ama sahiden birbirimizin kalplerini duyabiliyor muyuz bu yakınlıkta? Duyamadığımız ya da duyduğumuz zamanlar olur. Duymak istemediğimiz zamanlar olur kuşların uçuşunu. Ya da en acı verici olanı ise duymaya cesaretimiz yoktur. Duyduğumuz da kendimizi tutamayacağımızı ve bir omuza ihtiyaç olacağını biliriz. Ve cesaretimiz yoktur, çekiniriz. İnanılmaz çekiniriz. Ve her zaman ki gibi susup sıkılı yumruklarla bekleriz.

   "Yaşamayı öğrenmenin bir ömür sürmesi ne üzücü, Oskar. Çünkü hayatımı yeniden yaşayabilseydim her şeyi farklı yapardım.
   Hayatımı değiştirirdim.
   Bana gülmesine aldırmadan öperdim piyano öğretmenimi.
   Kendimi aptal konumuna düşürsem bile  Mary ile beraber yatakta zıplardım.
   Çirkin resimlerimi yollardım. Binlercesini."
   Ve evet hep böyle olmak zorunda. Yaşamayı öğrenmek hep bir ömür sürer. Evet, bir ömür. Ve evet, sadece bir ömüre sahibiz. Ve hepimiz ister genç, ister yaşlı, ister ölümlü ister ölümsüz hepimiz; yaşamayı öğrenmekten hiç vazgeçmeyeceğiz. Hep pişmanlıklarımız olacak ve hep ıstıraplarımız. Yeterince sevinç tatmamız hiçbir zaman mümkün olmayacak. Ama yine de ıslıklarımızla "I Am The Walrus" çalabiliriz değil mi?
   Jonathan Safran Foer'dan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Kayda Geçsin

   "Zulüm, isyan ettirmez. İnsanın kendinden büyüktür sabrı. Ama zulüm, insanı insanlıktan çıkarır. İnsan sefaletini görür, utanç biriktirir. İnsan zulme değil bu utanca katlanamaz. Utançtan kaçmak için bütün yollar tükendiğinde isyan başlar, ondan önce değil. Kalabalıklar, liderlere değil bu utancın dayanılmazlığına iman eder. İşçiler de, yoksullar da, halklar da, işgale uğramış ülkelerin ulusları da ayaklanarak bu utancı savmak isterler."
 
   İnsan öyle karanlıktır ki aslında; zulüm, kan ve katliam doğurmaktan asla vazgeçmez. Masumu katletmekten, hayasızca gülmekten bıkıp usanmaz. Ama bu dünya üzerinde, insanların içinde karanlık olduğu kadar ışık da mevcut. Ve o ışık, karanlığı aydınlatmaya yetecek kadar güçlü. Sokağa çıkın bir, bağıran insanları dinleyin. İstekleri ekmek mi, su mu, para mı? Ciddi anlamda bir bakın yüzlerine, ezilmişliklerine. İnsan huzur ister, güven ister, gülümsemek ister. Ve bunlar olmazsa yeri gelir sokağa dökülürler, isyan ederler. Ve artık isyan etmişlerin önünde durabilecek çok az şey vardır. Ben hâlâ insanın içindeki ışığa inanmak istiyorum. Ve tabii biliyorum ki, bu ışık saman alevi gibi. Işığa güç verecek şeyden hep mahrum bu kalabalıklar. Işığı yakacak güç bu utanç, ama onu sürdürecek şey utanç değil.

   "'Türkiye'nin Ruhu' adlı romanına çalışırken kaybettiğimiz Oğuz Atay, Günlük'teki notlarında şöyle diyordu: 'Bizim "ilk günahımız" belki de budur: Kapalı sistem yarattıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Yaşama korkusudur.' Hepimizin ortaklaştığı yer burası olmasın sakın? Tanışmaktan korkuyoruz. Birbirimizden artık korkmamaktan korkuyoruz. Yani korkusuz yaşamaktan... Ülke; Kürtlerden endişelenmemekten, İslamcılardan korkmamaktan, Atatürkçülerle barışmaktan ve daha birçok şey ile birlikte bu 'dağınık fotoğrafın' normalleşmesinden korkuyor. Toplumsal kesimler tanışmak yerine, enerjilerini, karşı tarafın kendisinden sakladığı bi 'ajandası' olduğu sanrısını bina etmeye harcıyor."
   Dedim ya, insan huzur ister ve en önemlisi "güven" ister. Birbirine güvenmek ister. Sırtını dayayacak bir dost, güldüğü zaman gülecek bir dost arar. Ve insandan; insan kanından, etinden ve kemiğinden rant sağlayanlar da pekâlâ bilir bunu. Önce insanlar arasındaki güveni bitirirler. Korku ekip, zulüm biçerler. Ve insan tek başınayken sanıldığı kadar güçlü değildir. İnsan kırılgandır, zayıftır. Güvendikleri ile beraber güçlüdür insan, sevdikleriyle ve korumak istedikleriyle.
   Ece Temelkuran'ın yazdıklarını okurken şunu hissediyorsunuz: Ülkenin gündemine, siyasetine ve en önemlisi de insanına bakmaktan korkmuyor. Bilmiyorum belki de, korku doğru kelime değildir. Şöyle diyelim, belki o da gözünün göreceği acımasızlıklardan, yaşananların acısından korkuyordur ama sesini çıkarmaktan da vazgeçmiyordur. Tutuklu gazeteciler için yazıyordur. Zulüm gören halklar için yazıyordur ve "insan" için yazıyordur.
   Işıktan bahsettik, insandan, gülmekten ve güvenden. Yalnızlıktan değil, birlikteliklerden...

"Bir düşünce dolanıp duruyor yüreğimde-
Öyle bir bengi sudur ki hayat bu anda
Ona zehirlerini katan tiranlar
Ne bugün ne yarın, asla kazamayacaklar.
Ne çıkar aşkın taht odasını aydınlatan
Mumu söndürseler de? Güçlüyseler
Ayı söndürsünler, görelim hele."
                                     Faiz Ahmed Faiz
   Bir de kitabın bende ayrı bir yeri var, izin verirseniz biraz bahsedeyim; akşam saat sekiz civarıydı, tam elimdeki kitabımı henüz bitirmiştim ki, kapı çaldı. Kargodan gelen bir paket vardı. Açtım baktım. "ismime" imzalatılmış bir kitap. Kayda Geçsin denilip tarih atılmış Ankara imza gününde. Aslında kitabı değerli yapan bu değildi. Kitabın içinde bir not daha vardı kendime sakladığım, gönderen tarafından yazılmış. Ve diyorum ya ben hâlâ insana inanıyorum, ışığa...
   Ece Temelkuran'dan Kayda Geçsin, Everest Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Dalgaların Sesi

   "Shinji iki yüz basamağı, sonlarına doğru çabuk çabuk çıkmıştı ama, geniş göğsünde birazcık olsun fazladan çarpıntı yoktu tapınağa vardığında. Tapınağın önünde saygıyla eğildi. Yardım kutusuna on yenlik bir sikke attı. Sonra bir an düşündü, kutuya ikinci bir sikke attı. Tanrının dikkatini üzerine çekmek için ellerini birbirine vurdu, çıkan ses kutsal tapınağın bahçesinde yankılandı. Sonra Shinji içten bir duaya başladı."
    Bazen insanın istekleri içten ve samimi olur, iyi niyetten başka bir şey içermez, işte o zaman Tanrı dileklerimizi duyar. Bunun için ne ellerini birbirine çarpmana ne de yirmi yenlik sikkeye ihtiyacın vardır. İsteğini gerçekleştiren sadece iyi niyettir. Ve yaşlı deniz bekçisinin dediği gibi; sadece iyi niyetler uzun sürelidir. İşte genç balıkçı Shinji o gün tüm iyi niyetiyle Deniz Tanrısı Watatsumi no Mikoto'dan Hatsue gibi, kendine uygun bir kız ister. Ve güçlü bir rüzgâr sesi tapınakta yankılanır...

   "Genç balıkçı, dört bir yandaki bereketli doğa ile birleşmiş gibi hissediyordu kendisini. Yeniden derin bir soluk aldı, doğanın derinliklerinden yükselen bir şey, içine doluyor gibiydi. Kıyıya çarpıp duran dalgaların sesini duydu, damarlarındaki ateşli kan çağlıyordu sanki. Günlük yaşantısı boyunca Shinji'ye müzik sesi gerekmezdi hiç, bu özlemini doğa yerine getiriyordu da, ondan."
   Ve bazen, insanların bazı anlardan keyif alması için fonda bir müzik çalmasına gerek yoktur, çünkü tabiatın kendi müziği kulaklarımızdan ziyade kalbimizde yankılanır durur. Uzak Doğu kültüründeki bu güzeli arayış, çoğu zaman doğanın içerisinde insan elinin değmediği yerlerde karşımıza çıkar. Bazen güzel olan sadece dalgaların sesi, ve bazen ihtiyacımız olan tek şey de herkesin susup, yalnızca dalgalarının sesinin duyulduğu andır.

   "Görünüşe bakılırsa, kelebek adadan ayrılıp deniz rüzgârına karışmak niyetindeydi. Hoş, rüzgar tatlı esiyor gibiydi ama, kelebeğin zarif uçuşunu da köstekliyordu. Bununla beraber, kelebek havalara yükselip ilerlemeyi başardı. Shinji'nin anası, hayvancık gözleri kamaştıran aydınlık gökte sadece kara bir nokta haline girinceye dek, kelebeğin ardından baktı durdu."
   Kelebeğin başına neler geldiğinden bahsetmeyeceğim, denizi geçtiğinden ya da geçemediğinden haberiniz olmayacak. Belki bu kitabı bulup okuyacaksınız, belki de bu yazıdan sonra kelebeğin sonunun ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. Eğer okuyacak kadar şanslı olursanız, Yukio Mişima size dalgaların sesi kadar duru, bir çocuğun yüreği kadar iyi niyetle dolu, küçük bir adada geçen sade bir aşk hikâyesini anlatacak.
   Yukio Mişima'nın Dalgaların Sesi, Varlık Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

No Habrá Nadie En El Mundo

Gönderen: Modern Prometheus 22:01 , Etiketler: , , , | Yorum Yok


Concha Buika'nın En Mi Piel albümünden
"No Habrá Nadie En El Mundo"... 

"Güzel bir öğleden sonra, zeytin ağaçları aldındayken hiç kimse,
Hiç kimse, seni nasıl sevdiğimi görmedi, seni nasıl sevdiğimi...
Bugün zeytin ağaçları uyuyor, ama ben uyumuyorum."

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi

   "1860 kadar eski yıllarda, doğumun evde olması uygun görülürdü. Şimdi ise bana söylendiğine göre, tıp tanrıları bebeğin ilk çığlıklarının bir hastanenin, tercihen ünlü bir hastanenin anestezi kokulu ortamında duyulması gerektiğine karar vermişler. Yani Bay ve Bayan Roger Button, 1860 yılının bir yaz gününde ilk çocuklarının bir hastanede doğmasına karar verdiklerinde, zamanlarının elli yıl ilerisinde bir karar vermişlerdi. Tarihteki bu şaşmanın, size az sonra anlatacağım hayret verici hikâye ile bir ilgisi var mıydı, bunu asla bilemeyeceğiz."
 
   Zamanı kavramamızı sağlayan şey alışkanlıklarımız gibi. Davranışlarımız ve düşüncelerimiz bir halka misali hareket etmeye başladığında, zaman kavramını da yitirmeye başlıyoruz. Ne zaman ki halka kırılır düşünceler ve davranışlar rayından çıkar, o zaman uyanıyoruz. Bu, çocuğunu her gün gören bir annenin çocuğunun büyüdüğünü anlamaması, ya da ne zamandan beri tırnaklarını yediğini bilememen gibi bir şey.

   "'...Sence çekiç ve çivilerden sonra en çok neyle ilgilenmeliyiz?' diyordu büyük Button.
   'Aşk,' dedi Benjamin düşünmeden.
   'Ahşap?' diye heyecanlandı Roger Button, 'ben ahşap meselesini hallettim bile.'
   Benjamin, gökyüzünün doğu tarafında aniden ışıyan güneşin etkisiyle gözlerini kırpıştırırken bir sarıasma kuşu, canlanan ağaçları delercesine şarkısını söylemeye başladı..."
    Bu sefer halkanın içinde ilerleyen zamanın akış yönü değişiyor. Zaman sana bir oyun oynuyor ve sonun başlangıcın oluyor. Nasıl elli katlı bir binadan düşen adam için önemli olan yere çarpış ise, senin için önemli olansa düşüştür. Çünkü onun sonu olan nokta senin için bir başlangıç noktası olacak ve onun düştüğü mesafeyi senin tırmanman gerekecektir. Ve Benjamin Button dünyaya geldiğinde, ağarmış saçı ve sakalıyla bir yaşlı adamdır.

   "Sonra her şey karardı, beyaz karyolası ve etrafında gezinen belirsiz yüzler ve sütün sıcak, hoş kokusu, hep birlikte zihninden uçup gitti."
   Yaşam normal akışında bile olası zorluklara sahipken, tersten akan bir öykü kahramanı için de hiç kolay olmayacaktır. Öykünün tersten akışı içinde, Benjamin'in yıllar geçip, gençleştikçe daha çok eğlence ve hareket araması F. Scott Fitzgerald ile de benzerlikler taşıdığını gösteriyor, yazar ileriki yaşlarında eğlence hayatına kendisini kaptırmış ve sağlığını bozmuştur. Böylesi sıra dışı bir öykünün bile gerçekle bağları koparamadığı da ayrı bir mevzu.
   F. Scott Fitzgerald'ın Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi, Profil Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Şark Dişçisi

"MARTA: Pazartesi gecesi neredeydin?
TAPARNİGOS: Hasta bakmaya gitmiştim.
MARTA: Salı?
TAPARNİGOS: Birinin dişini çekmeye...
MARTA: Çarşamba?
TAPARNİGOS: Diş doldurmaya...
MARTA: Perşembe?
TAPARNİGOS: Diş boşaltmaya... Ha ha ha, bizim hanım takvim gibidir. Haftanın bütün günlerini hatasız gösterir.
MARTA: Evet beyefendi, ben bir takvimim. Hem de öyle bir takvim ki, ömrünün sonuna kadar değiştiremeyeceksin."
   Çapkın bir dişçi olan Taparnigos ve karısı arasındaki konuşmadan bir kesit. Taparnigos, namıdiğer Şark Dişçisi, yaşlı karısını bırakıp bırakıp geceleri dışarı çıkar. Malum diş ağrısı geceleri azar ve diş ağrısı çekenler bekletilmemelidir.
   Osmanlı'daki Ermeni toplumuna mizahi bir dille bakan ve evlilik konusunu işleyen Şark Dişçisi, dönemin önemli mizah isimlerinden biri olan Hagop Baronyan'ın yazdığı bir oyun. Kitapta son derece güzel birkaç makale de bulunmakta, Hagop Baronyan ve ilk mizah dergimiz Dijojen'i çıkaran Teodor Kasap'ın tartışmalarına da değinmektedir.

   "Tiyatroya giden her Ermeni bilir ki, bir melek ve bir ruh, Ermeni oyunlarının olmazsa olmazı gibidir. Dün gece rüyamda Tanrı'yı gördüm, birinin canını almak için bir melek arıyordu. Fakat ortada hiç melek kalmamıştı. Baş melek ona durumu bildirdi, meleklerin hepsi Ermeni oyunlarına gitmişti."
   Hagop Baronyan, gerek dönemin tiyatro eserlerine gerekse içinde bulunduğu Ermeni toplumunun eksiklerine de söz söylemekten geri durmamıştır. Çıkardığı 'Tiyatro' isimli mizah dergisinde toplumsal konuları işleyen yazılar ve karikatürler yayımlamış ve cesurca eleştirilerden çekinmemiştir.

   "Bravo soylu Ahmet Paşa! Cesaretinizden tüm dünya etkilendi, kadınlara saldırmak ve zorla boyun eğdirmek şüphesiz ki cesaret gerektirir. Emin olun ki kadınlara karşı her savaş ilan edildiğinde siz ordunun başkumandanı olarak anılacaksınız. Halkımız bilhassa İstanbul'dan takviye kuvvet istemeden bir grup kadının hakkından gelme beceriniz nedeniyle size müteşekkir olacaktır."
   Yukarıdaki yazılanlar, İzmir'de bir grup Ermeni kadın yasadışı bir şekilde evlerinden tahliye edildiğinde Hagop Baronyan tarafından kaleme alınmıştır. Ermeni toplumunu eleştirdiği gibi dönemin Osmanlı toplumunu ve memurlarını eleştirmekten de çekinmemiştir. Öyle ki yazılarını yazdığı ve dergiyi çıkardığı dönemler II. Abdülhamit'in baskıcı döneminde denk gelmiş ve sansür meretinden bolca nasibini almıştır.
   Hagop Baronyan'ın Şark Dişçisi, Aras Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Mister Pickwick'in Serüvenleri

   "Bir insanın hayatında, kendi şapkasını kovalarkenki kadar gülünç bir sıkıntı yaşadığı ya da acınmaya o kadar az müstahak göründüğü anlar çok enderdir. Bir şapkayı yakalamak aşırı soğukkanlılık ve çok özel bir muhakeme gücü gerektirir. Aceleci olmamalısınız, yoksa şapkayı çiğnersiniz; karşıt uca savrulursanız, onu hepten yitirirsiniz. En iyisi izlenen nesnenin usulca peşinden gitmek, tetikte ve ihtiyatlı olmak, fırsatı kollamak, az ilerleyip önüne geçtikten sonra hızlı bir dalış yaparak tepesinden yakalamak ve sımsıkı kafaya geçirmektir. Bir de bütün bu süre boyunca işi şakaya vurmakta kimseden aşağı kalmadığınızı göstermek için tatlı tatlı gülümseyeceksiniz."
 
   Bin sekiz yüzlerin İngiltere'sindeki beyefendilerin şapka yakalama sıkıntısı; nitekim hâlâ devam eden bir sıkıntıdır. İnsanlar hiçbir zaman tatlı talı gülümsemeden vazgeçmeden o lanet şapkayı yerden alamayacak, en azından bunu biliyoruz. Bu şapka yakalama macerası her daim sürecek nasılsa; bizim yaşamın peşinden koştuğumuz gibi bu beyefendiler de şapkaların peşinden koşmaya devam edecekler. Bırakalım koşsunlar efem. Gelin biz de onu bunu bırakıp bu serüvenlerde Mister Pickwick'in ve sadık yardımcısı, her daim hazırcevap Sam Weller'ın  peşine takılalım, keyiflenelim biraz.

   "Ve, hepsinin üstünde, başkalarının sevincine , neşesine kendisi gibi yan bakıp laf atanların bu yüzden yeryüzünün en çürümüş ayrık otları olduklarını gördü ve dünyanın her iyiliği, her bir kötülüğü ile yan yana konulup tartıldığında her şeye rağmen fevkalade dürüst ve makbul bir dünya olduğu sonucuna vardı. Böyle düşünür düşünmez de, son tablonun üzerini kapatan bulutun kendi duyguları üzerine inerek onu kendinden geçirip uykuya sürüklemekte olduğunu hissetti. Ecinni taifesi birer birer gözünün önünden silinip gittiler, en sonuncusu da kayıplara karışınca Gabriel Grub uyuyakaldı."
    Mister Pickwick -o ölümsüz, merhametli, dürüst, adeta ikinci güneş gibi sımsıcak yüreği olan- şişman, kelli felli, hali vakti yerinde ve kendini dünyanın gizlerini çözmeye adamış bir serüvenci. Her daim o sımsıcak yüreğiyle çevresindekilere yardım etmiş, gençleri mutlu etmeye çalışmış ve bundan kendisine bir gram fayda sağlamamış bir meleke.
   Dickens, Mister Pickwick'i dünyanın güzelliklerini, iyiliklerini görecek şekilde yaratıyor ya, nitekim karşısına hiçbir surette gölgeler çıkarmaktan da kaçınmıyor. Ama her seferinde Mister Pickwick iyiliği ve mutluluğu görüyor olaylarda; Noel gecesi ecinni taifesi tarafından kaçırılan ve daha sonra Dickens'ın Scrooge karakterini yaratırken temel alacağı Gabriel Grub gibi.

   "Yeryüzü karanlık gölgelerle doludur ama, karşılaştırılacak olursa ışıltısı daha güçlüdür. Bazı insanların gözleri, yarasalar ve baykuşlar misali, aydınlıktan çok karanlıkta iyi görür. O tür görme gücü olmayan bizlerse, onca zamanımızı birlikte geçirmiş olduğumuz muhayyel dostlarımızı üzerlerine vuran bir anlık gün ışığı altında görmeyi yeğleriz."
   Don Quijote'a gezindiği rüyalar âleminde göz kulak olacak bir Sancho Panza var ise; bizim iyi yürekli Mister Pickwick'imizin de Sam'i var. Sam her derde düştüğünde hızır gibi yetişiyor bizim güleç yüzlü şövalyemiz Mister Pickwick'e. Öyle ki hazırcevaplılığı ve esprileriyle hem kendini hem de bizi epeyce eğlendiriyor. Bir de kendisi gibi bir babası var ki sayfaları okurken değmeyin keyfimize.
   Charles Dickens'ın Mister Pickwick'in Serüvenleri Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken, karanlık günlerde karanlık yüreklere biraz olsun keyif verebilmek adına diyorum ki; okuyun.

Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara

"Onlar çocuk; savaşları ve kralları,
atları, şeytanları, filleri ve melekleri anlat onlara ama aşk
ve benzeri şeyleri anlatmayı da unutma."
   Nice öyküler dinledim şimdiye kadar; birbirini yenen ülkelerin, haşmetli kralların ve verimli toprakların öyküleri. Açılan kapıların, sarayların, askerlerin, dökülen kanların ve kanların lekelediği çil çil altınların öyküsü. Çocuk aklıma sokulan hikâyeler tasavvur ediyorum. Hatırlamıyorum; bir şaiirin aşkını, yüreğinin acısını döktüğü dizeleri anlattıklarını asla hatırlayamıyorum. Karanlık gecelerimde, kan kırmızı gözlerimle okuduğum yüreklerin öyküleri var yalnızca aklımda. Ve tutunmaya çalışıyorum sımsıkı bu kederli  öykülere. Ve her yeni gün aydınlanırken yitiriyorum bir bir.

  "Gece güne bağlanmıyor. Gece günde yanıp tutuşuyor. Geceyi şafakta bir odun ateşine taşıyorlar. Geceyle birlikte gecenin insanları içkicileri, şairleri, âşıkları da. Bizler sürülmüş, ölmeye mahkûm edilmiş bir halkız. Seni tanımıyorum. Senin Türk arkadaşını tanıyorum; o da bizden biri. Onu yutan karanlık ve gördüğü hayaller yüzünden dünyadan yavaş yavaş siliniyor; bizler kardeşiz. Onu bizim buraya, yıldız tozlarına hangi keder ya da zevkin sürüklediğini bilmiyorum; belki afyon, belki şarap, belki de aşk; belki de belleğin kıvrımlarına saklanmış birkaç bilinmez ruh yarası."
   İncecik bilekleri saran beş halhal, turuncu muareli bir elbise, parlak omuzlar ve boyun çukurundaki ben, erkek ya da kadın bu şarkıcı; Michelangelo'yu sürüklendiği bu öyküde, sürülmüş ve ölmeye mahkûm halkın arasında büyülemeye yetiyor. Kimselere anlatmayacağı geceye, arzunun kollarına bırakıyor. Bu şarkıcı kadın, Michelangelo'ya yârenlik eden Mesihî'nin yüreğine yaralar açmaya yetiyor. Mesihî kendini yutan karanlıkta, hiç beklemediği bir aşka tutuluyor. İçki, afyon ve şiirli geceleri severdi. Kadınları da, erkekleri de sevdi Mesihî. Babalığı ve evliliği tadamadı. Müezzin seslerini severdi ama imanda teselli bulamadı.

   "Mısralar okumaya başlıyor.
   Bir Acem şiiri.

   'Ben ancak arzularım tatmin olduğunda,
   Dudaklarım sevdiğimin al dudaklarına uzanıp
   Ruhum o tatlı nefesine kendini teslim ettiğinde
   Arzu etmez olurum.'

   Arslan gülümsüyor; benzersiz Şirazlı Hafız'ı tanıdı; zaten son iki mısra da bunu doğruluyor:


   'Ve sen daima Hafız'ın adını anacaksın
   Kederlilerle kırık kalplerin eşliğinde.'"

   Kederlilerle kırık kalplerin bir öyküsü belki de bu. Savaşların, kralların ve fillerin bu seferlik anlatılmadığı ama biçare aşkın anlatıldığı bir öykü. Şiir gibi. Kederli bir yüreğin yazdığı, kederli mısralar misali, Hafız'ı andıran bir öykü.
   Mathias Énard'dan, Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara; Can Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Eristik Diyalektik

   "İnsan belli bir konuda objektif olarak haklıyken, izleyenlerin gözünde ve hatta bazen kendi gözünde de, haksız kabul edilebilir. Bu durumda karşımdaki tartışmacı benim kanıtımı çürüttüğünde, aslında belki başka kanıtlar olabileceği halde, savunduğum önerme çürütülmüş sayılmaktadır. Tabii bu durumda muhalifim için de tam tersi bir ilişki söz konusudur: Objektif olarak haksızken, haklı çıkar. Yani bir tezin objektif doğruluğu ile tartışmacı ve dinleyicilerin değerlendirmesine göre geçerliliği, iki ayrı şeydir. (Diyalektik bunlardan ikincisi ile ilgilidir.)"
   Haklı olduğumuzu bildiğimiz halde, çoğu zaman söyleyecek söz bulamadığımız ya da karşımızdaki kişi türlü ayak oyunları ile bizim tepemizi attırıp bütün konuşma hevesimizi büsbütün yitirip kendimizi savunamayız. Birebir tartışmalarda pek fazla sıkıntı yaratmasa da izleyici kitlesi önünde bazen zavallı gibi bile hissettiğimiz olur. Sofistleri hatırlayalım. Para karşılığı öğrencilerine ders verdikleri için çok fazla eleştirilmişlerdir. Özellikle Sofist sözcüğü olumsuz bir anlam yaratmaktadır çoğu felsefecinin gözünde. Ancak kişinin kendini savunması için gerekli bilgi ve donanıma sahip olması gereklidir. Dönemin mal varlığı sahipleri Sofistler'den dersler alıp herhangi bir konuda zor durumda kalmaları halinde kendilerini savunacak bilgi ve hitabet sanatını edinmek istemişlerdir.

   "Genellikle herkes, kendisine yanlış ya da şüpheli göründüğünde bile savını kabul ettirmek ister. Bunun için gerekli araçları herkese kendi kurnazlığı ve kötülüğü bir ölçüde temin eder. Tartışmalar sırasında edinilen günlük deneyim bunları bize öğretmektedir; yani herkesin kendi doğal mantığı olduğu gibi kendi doğal diyalektiği de vardır. Ama bu doğal diyalektik hiç de doğal mantık gibi güvenilir değildir."
   Arthur Schopenhauer'ın felsefi görüşlerinde en büyük etkiyi pesimizmi, kötümserliği bırakmıştır. Ona göre bireyler kötü olduğu sürece, objektif doğru hiçbir zaman savunulamayacaktır. Bu yüzden kişi kendi doğru kabul ettiği görüşleri doğru şekilde savunabilmelidir. Bunu için de muhalifin ve kendimizin yaptığı hileler bilinmeli ve bu durumlar karşısında, tartışmada haklı çıkılmalıdır. Ancak Schopenhauer bunlara değinirken türlü hile ve ayak oyunları yoluyla haklı çıksak bile bunun gerçeği değiştirmeyeceğinin de bilincinde. Önemli olan bireyin objektif doğruyu bulmasıdır. Tartışma sırasında, izleyicinin gözünde şekillenen doğru, gerçek doğru olmayabilir.

   "Aristoteles'in Topika'nın son bölümünde ortaya koymuş olduğu gibidir: İlk karşına çıkanla tartışma; yalnızca iyi tanıdığın, saçmasapan şeyleri savunmayacak kadar anlama yetisine sahip olduğunu ve utanılacak durumlara düşmeyeceğini bildiğin kişilerle tartış; otoritenin dikte ettiklerine göre değil, nedenlere gerekçelere dayanarak tartışmayı bilenlerle; sunulan nedenleri memnuniyetle dinleyen ve doğruyu karşı taraf söylediğinde, yani kendisi haksız olduğunda da bunu hazmedebilecek kadar adalet duygusuna sahip olanlarla tartış."
   Tartışmaların boşa laf dökmeler, kibrin tatmininden öteye geçebilmesi ve doğru olana ulaşabilmek için tabii ki tartışılan kişi ve düşüncelerini temellendirdiği noktalar da önemlidir. Nihayetinde muhalifimiz, dogmatik değerleri kendisine siper olarak kullanıyorsa bu tartışmanın varabileceği bir son ya da ulaşabileceğimiz bir doğru yoktur.
   Arthur Schopenhauer'ın Eristik Diyalektik, Haklı Çıkma Sanatı; Sel Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Sorun Yaratmayan Kıyafet

"Sadece beyaz değil, küçük
Sımsıkı örtülmüş, küçük
Tatlı rüyalar sana, küçük
Işığı kapat küçük yatak!"
   Birileri karşıma çıkıp Sylvia Plath'ın çocuklar için hikâyeler yazmış olduğunu söyleseydi inanmazdım. Lady Lazarus'u okuduktan sonra bir de, asla. İlk önce biraz kitabın içeriğinden bahsedeyim. Sonrası için başka planlarım var.
   Uzun bir şiir ve iki hikâyeden oluşan bir kitap, Sorun Yaratmayan Kıyafet. Yatak Kitabı, Sorun Yaratmayan Kıyafet ve Bayan Şeri'nin Mutfağı. Yatak Kitabı şiir. Diğer ikisiyse, hikâyeler. Kısaca değindikten sonra asıl bahsetmek istediğim konuya geliyorum. Şimdiye kadar kitaplarda, yazara ve özel yaşamına dair psikolojik çözümlemeler ve anlam arayışları yapmamaya, Salinger'ın Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour, Bir Giriş'in dörtte birini ithaf ettiği amatör bir okuyucu - yani okuyup geçen biri- olmaya çalıştım. Bu sefer bir istisna yapacağım.

   "Max hardal rengi kıyafetiyle kızak da kaydı. Bir ya da iki kere devrilip bir kar tepeciğinde buldu kendini. Ama kıyafeti çok sıcak tutuyordu, bu yüzden SORUN DEĞİLDİ."
   Sylvia Plath yaşamının belli dönemlerinde intiharı denemiş, ki sonunda da başarmış; şiirlerinden okuyucuya ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma fısıldamış bir şair. Yaşam şeklini de eserleriyle örtüştürebilmiş, sırt çevirdiği dünyaya iki yüzlü olmadığını ispatlamıştır. Bu bilgiden sonra, tamamen varsayımlar üzerinden ufak noktalara değinmek istiyorum.

 "Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Özellikle iyi yaparım."
                Sylvia Plath

   Sylvia Plath'ın her daim yaşamında sığınacak bir yerler aramış olması pek de zor tahmin edilebilecek bir şey değil. Belki bu sığınacak yeri karanlıkta, uykuya dalıp gittiği -ki uykuya yarı ölüm diyebiliriz- sımsıkı örtülmüş yatağında kavuşuyordu. Özlemini çektikleri kendisine rüyalarında bahşediliyordu belki.
   Sorun Yaratmayan Kıyafet. İsim size de rahatlatıcı, güven veren bir isim gibi gelmiyor mu? Soğuklardan, insanların bakışlarından sizi koruyan; her daim içinde mutlu olabildiğiniz ve bütün bir sene üstünüzden çıkarmayacağınız bir kıyafet. Huzur için insan başka ne isteyebilir?

   "İnanın ya da inanmayın, Bayan Şeri'nin mutfağındaki her elektrikli alet aynı şeyi istiyordu. Çamaşır makinesi kabarık bir kek pişirmek istiyordu. Fırın, Bay Şeri'nin gömleklerini tart hamuru gibi gıcır gıcır yapmak istiyordu. Kahve makinesi dondurmayı tatmak için can atıyordu."
   Etrafıma baktığımda tek gördüğüm birbirinin işine heveslenen, sürekli yer değiştirmeye çalışan ve yaptıklarından şikayet eden bir avuç insan. Burada bahsettiğimi sadece meslek olarak da görmeyin. Bazen sıcak bir çay alıp oturmaktan, konuşmadan durmaktan ya da sadece karşındaki insanın gözüne bakmaktan bihaber bir avuç insan. Belki de bunlardan sıkılmıştı o da. Böyle bir öykü yazmak istedi çocuklara. Belki bir an gelir de kavrarlardı onlar da. Belki de...
   Sylvia Plath'ın Sorun Yaratmayan Kıyafet'i İmge Kitabevi'nden. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Körleşme

"Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı oranda hakikate yaklaşırdı. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendi. Yanından geçenlerin her biri yalnızca bir yalancıydı."
   Dört odalı, büyük bir özenle oluşturduğu kitaplığına düşkün, inanılmaz bir belleğe sahip sinolog, Kien. Dünyayı sadece kitapları kadar biliyor. Açıkçası başka yönlerden bilmek heveslisi de değil. Size saniyeler içinde binlerce yıllık kültürlerin metinlerini, binlerce yıllık liderlerin vaazlarını ezberden sayabilir. Fakat gelin görün ki, yalanlardan kurulduğunu bildiği halde, günlük yaşamda binbir kişinin parmağında kolayca oynatılır.

"Fischerle 'Yahudi' sözcüğünün, karşısındakinin üzerinde ne etki yarattığını anlamak üzere bir dakika durdu. Hiç belli olmaz. Dünya, Yahudilere karşı olan insanlarla dolu. Bir Yahudi ölümcül düşmanlarına karşı her zaman tetikte olmalıdır. İster sırtı kambur cüceler olsun ister başkaları, her şeye karşın pezevenklik düzeyine çıkmayı başarmış insanlar her zaman için dikkatli olmalıdırlar."
   Kendisi de Yahudi bir ailenin çocuğu olan Elias Canetti, belki de kendinin ilk elden tecrübe ettiği deneyimlere dayanarak bunları söyletiyor kitabın Yahudi, kambur ve satranç düşkünü pezevengine. Fischerle, Kien'e bir dönem arkadaşlık yapıyor. Tabii o da kendi çıkarlarını korumayı esirgemiyor Kien'in kitap zaafından faydalanarak. Fakat Kien'in para gibi şeyler umurunda değil. Ayrıca Fischerle'den pek bir memnun, evdeki mavi etekli bela Therese'ye nazaran.
   Elias Canetti kaldığı otelde bir kadından esinlenerek yaratıyor Therese'yi. Açgözlü, para hırsına bürünmüş ve kendinden başkasını düşünmeyen bir karakter. İstediklerini almak için zor kullanmayı bile deneyecek kadar faşist bir yapıya sahip. Bir anlamda Elias Canetti İkinci Dünya Savaşı öncesi yazdığı kitabıyla toplumda, kitlelerde meydana gelen değişiklerin habercisi oluyor romanıyla.

   "Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları gerekse kapsamları bakımından pek değersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür."
   Kitle ve birey konularıyla yakından ilgilenen yazar, kitlelerin bir arada yaşarken ne gibi koşullarda olduğunu çok iyi gözlemliyor. Kitlelerin nasıl yapıya sahip olduklarını, çıkarları için nasıl körleşebildiklerini ve bireyi çiğnemeden yuttuğunun pekâlâ bilincinde. Kien'e de söylettiği gibi; kişi öteki insanlardan uzaklaştığı oranda hakikate yaklaşır. Yalnız bu uzaklaşma Kien'de olduğu gibi çağın aydınlarının toplumdan kopması anlamında değil. Kitlelerin içinde kendi gözlerini açık tutabilecek ve kitlenin yarattığı körlüğü engelleyebilecek bir seviyede olmalı birey.
   Elias Canetti'nin Körleşme'si Payel Yayınevi'nden. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

İlahi Komedya

                "Ey köle İtalya, acılar ülkesi
               Fırtınada kaptansız gemi
               taşranın değil, kerhanenin ecesi!"
                                                       Âraf VI 
     Dante yaşam yolunun ortasında, otuz beş yaşında, bir gün karanlık bir ormanda kaybolur. Bu dizeler, ki daha sonra Cahit Sıtkı'ya Otuz Beş Yaş Şiiri'ni yazdıracaktır, bir destanın başlangıcı için oluşturulmuştur. Dante Öteki Dünya'ya, Ozan Vergilius ile bir seyahata başlar. Vergilius Dante'ye Cehennem ve Âraf boyunca eşlik edecek, günahkârların ne şekilde cezalandırıldığını ve günahların bedelinin ne olduğunu anlatacaktır.
   Öyle ki Dante yolculuğu sırasında birçok isimle karşılaşır. Gerek Latin gerekse de diğer ırklardan birçok büyük isim. Birçok önder, birçok lider... Belirtmem gerekir ki Dante'nin cehenneminde bir yığın ozan ve filozof vardır. Bunlar genelde Pagan döneme ait isimlerdir, kutsal dinlere mensup olamadıkları ve iyi insanlar oldukları için, cehennemin diplerine değil de, üstlerde daha serin bölgelerine layık görülmüşlerdir.

                "Bak Muhammed de nasıl sakat edildi!
               Önümde ağlayarak giden de Ali,
               çenesinden tepesine yüzü kesili

               Burada gördüğün öteki kişiler
               yeryüzünde bölücülük, bozgunculuk tohumu ektiler,
               bu nedenle ikiye bölündüler."
                                         Cehennem XXVIII 
   Muhtemelen cehennemde karşılaşılan isimlerden en ilginç bulacağınız kişiler Muhammed ve Ali'dir. Muhammed'i Hıristiyanlık varken yeni bir din kurduğu için bölücülükle itham ediyor Dante ve cehennemde ona da bir yer ayırmaktan kaçınmıyor. Bölücülerin cezası bölünerek parçalanmak oluyor. Çevirmen notlarından Dante'nin genelde İslam büyüklerine saygılı davrandığı aktarılıyor. Fakat burada bir istisna gerçekleşmiş.
   Aslında bu, ilginç bir olaya da vesile olmuş. Pek bilinmese de İlahi Komedya bir şairimize daha birkaç dize yazdırmış. Dante'nin tutucu davranışına Abdülhak Hamid Tarhan, Tayflar Geçiti'nde şu karşılığı vermiştir; "Vay Dante! Sen misin? Koca dahi-i müfteri / Hâki siyahı tıyneti hakister-i cahim!" Dante'ye de şunları söyletir; "Zâhilmişim neşideyi nazmettiğim zaman / Ben sonra anladım ki hata etmişim, yaman"

                "Çünkü isteğine yaklaştıkça akıl yetimiz,
               öyle derinlere dalar ki,
               İzleyemez olur onu belleğimiz"
                                                          Cennet I
   Vergilius Dante'ye Cehennem ve Âraf boyunca eşlik eder. Fakat kendisi bir günahkâr olduğu için Cennet'e giremez. Cennet'te Dante'yi başka biri beklemektedir. Beatrice. Dante'nin aynı zamanda gerçek yaşamdaki aşkı. Beatrice için "kimsenin kimse için söylememiş olduğu şeyler söylemeye" söz vermiş Dante. Nitekim sözünü de İlahi Komedya'da gerçekleştirmiş.
   Rekin Teksoy'un İtalyanca aslından özenli çevirisiyle dilimize kazandırılan, Dante Alighieri'nin üç ciltlik İlahi Komedya'sı Oğlak Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Sabah Türküsü

Ezginin Günlüğü'nün Çekirdek Sanatevi'nde yapılan kayıtlardan oluşan albümünden; Sabah Türküsü.
Şarkının sözleri, İbrahim Abdülkadir Meriçboyu'na aittir.
Ben deniz üstünde, rüzgâr önünde
Ben sevda içinde, tatlı türküde
İnişte, yokuşta, ekmek parasında
İki oğlum var, Mehmet’le Ali
Gönlümde bir dünya, pamuk gibi