Her Şeyin Sonundayım

   "Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım.
Gene bir yığın günler geçip gidecek ve ben kendime, işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?
   Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum."
 
   Her şeyin sonunda mıyım, tekrardan? Yine ruhumu acıtan bu son hissi mi? Zaman akacak ve bir başka her şeyin sonu daha mı olacak? Hiç bitmeyecek mi bu son hissi? Peki ya sonun acıları, hep acıtır mı bu acılar zayıf, kırılgan ruhu? Sonun acılarını bile sonsuza kadar çekmek mi gerekir? Acıyı kavrıyorum, bu  avuçlarımın arasındaki her şeyin sonu mu, yoksa korkularım mı? Ruhum mu bu avuçlarımın arasında titreyen, yoksa ben miyim başlı başına ürkek çocuk?

[Ankara, Ekim,1966]
   [Tezer Özlü'den Ferit Edgü'ye]
   Odanın içinde geziniyorum. Bazı bazı burada gezinmem gerekiyor. Resimlere, duvarlara, kendi resmime bakıyorum. Hep Bach'ın süitlerinin ilk kısmını dinliyorum.
   Hiç yemek yemedim bugün. Öyle sanıyorum ki artık hiç yemek yemeyeceğim. Uyumayacağım. Çünkü uyuyan ve yemek yiyen ben değilim.
   Ben beni bunaltıyor.
   Ben'in yazdığı bu satırlar canımı sıkıyor benim.
Tezer
   Kendimin bilgisinden sıkılmam bile içimi acıtıyor. Varlığım, var oluşum bile bir can sıkıntısı. Kelimelerim, nefeslerim... Her solukta bunaltıyı soluyorum ve her solukta kendi var oluşum. Kaçış yok kendimin bilgisinden. Sokakta dolaşan ben değilim, yaşamak için yemek yiyen, su içen. İnsanlarla konuşan ve insanlara gülümseyen. Ben değilim. Ben benin bilgisiyle bağlanmışım. Ben kendi var oluşumda hapsolmuş, kendi can sıkıntımın tutsağı konumundayım. Var oluşum can sıkıntımı. Can sıkıntım satırlarımı. Ve satırlarım tekrar yaratıyor varlığımı. Gerçekten; ben'in yazdığı bu satırlar canımı sıkıyor benim.

   "Çoğunlukla konuşan, hele fazla konuşan insanları anlayamıyorum. İşte bütün gün konuşacak birisinin olmaması büyük bir rahatlık. Çevrede o kadar çok depresyon geçiren insan var ki hepsinin çeneleri düşmüş."
   Kendi var oluşumun, satırlarımın korkuları bana yeterken; yitirirken kendimi olmayan kalemlerin akıttığı olmayan mürekkep lekelerinde; gülmemi, ağlamamı, anlatmamı, sıyrılmamı, konuşmamı, konuşmamı, konuşmamı isteyen insanlar... Hepsi ayrı ayrı efkâra yazılmış, kendinin bilgisinden kaçmak için anlatan, dinleyen ve konuşan insanlar.
   Bir ben miyim sıyrılmakta zorlanan? Bir ben miyim ben'in satırlarındaki gibi konuşamayan? Bir ben miyim sadece susarak gören, konuşan?
   Tezer Özlü'den Ferit Edgü'ye... Ferit Edgü'den Tezer Özlü'ye... Her Şeyin Sonundayım...

Hakkâri'de Bir Mevsim

"Burda yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları.
Ola ki, bir gün, yolunu şaşırmış ya da yolunu yitirmiş bir başka gezginin işine yarar."
   Gezginler hiç biter mi? Yolunu şaşıranlar, yitirenler ya peki? İnsan, insanlığını bildiğinden beri yazıyor. Yolunu yitirdiğinden beri. Yaşantılar, anılar, öyküler. Yazıyor. Okuyor. Daima. Durmaksızın. Gezmek biter mi? Bilmek biter mi ya! Kayboluyoruz ey Tanrım! Bu gezginler hep yitik. Her yol sarp dağlar, her yol karla kapalı. İlk bulduğumuz mağaraya sığınıyoruz. Yine yazıyoruz. Orada bile. Duvarlara kazıyoruz. Ağaçlara. Taşlara. Yorulmak nedir bilmiyoruz. İnsan insanlığını bulduğundan beri yazıyor. Ola ki; yitik bir başka gezgine yol göstere...

"Kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandırmadı. (Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)
Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korkunç kitabının konusu sen olurdun.
Tolstoy bilseydi seni
soyluluğundan bin beter utanırdı.
Ve kim bilir belki yazarlığından
—şimdi benim utandığım gibi—.
Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent
                                        olduğunu,
Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,
senin mağaralarında yaşardı.
Dostoyevski sürülseydi sana
Yer Üstünden Notlar'ı yazardı
ya da Suç ve Suç'u."
   Karabasanlarımızı yazıyoruz. Hayallerimizi. Aşklarımızı, sevgilerimizi. Umutlarımızı. Acılarımızı. Acılarımızı. Acılarımızı. Acı hiç biter mi? Dağları yazıyoruz. Karlı dağları. Soğuk dağları. Demir dağları. Dağlar hiç bitmiyor. Kışın soğuğu yakıyor dağlarda. İnsan dağlarda, insanlığını yitirmemek için yazıyor. İnsan dağlarda acıyı biliyor. Acıya hasret ve acıda tutuklu insan dağlarda. Acı hiç bitmiyor oralarda. Yitiriliyor kimi zaman ama hiç bitmiyor. Bir gün gelip çalıyor kapıları. En umulmadık günün en soğuk gecesinde. Bebeleri alıyor. Belki adamları kadınları. Dağın kanunları her zaman farklıdır ya. Sizi bilmez dağ. Siz dağı bileceksiniz. Dağları. Karlı dağları.

"İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin"

   Dağın, soğuğun acımasızlığına dur diyemiyoruz. Peki ya, insanın acımasızlığı? Dağlarda ölen çocuklar, soğuktan ölen bebeler ya peki? Olmayan doktorların muayene ettiği ölü bebeler. Olmayan askerlerin öldürdüğü olmayan dağın adamları. Buna da mı dur diyemiyoruz? Neden bu dağlar hep bir sürgün yeri ve neden bu dağlar hep bir yüreği yakıyor. Dağlar soğuk. Dağlar acımasız. Ve dağlarda acı.
   Ferit Edgü, O, Hakkâri'de Bir Mevsim; Sel Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

TranSylvania

Gönderen: Modern Prometheus 20:57 , Etiketler: , , , , | 4 Yorum

   "Kalbim buruk. Şanslılara, mutlu yaşayanlara kıskanarak bakıyorum. Birkaç çalı çırpı verin de yakalım dünyayı."

 
    Birkaç soluk, sevdiğinin birkaç soluğu insanı yakmaya yeterse, birkaç çalı çırpı da bu dünyayı yakmaya yeter elbet. Varsın yansın. Karşısına geçip de alevleri seyretmek istiyorum. Acılarımı unutup doyasıya içip, dans edip, dünyanın alevleri üstünden atlamak, ciğerlerimdeki tüm solukla kahkahalar atmak istiyorum. Yakalım dünyayı bu gece. Bu gece aşkın gecesi olsun. Terk edişlerin. Acıların. Kahkahaların. Unutuşların, unutuluşların. Bu gece sıyrılışların gecesi olsun. Yaktığımız dünyadan sıyrılışların. Kabukların terk edilişlerinin gecesi bu gece. Bu gece, tüm bağları koparttığımız gece olsun.

   Bir gece de ateşlerin gecesi olsun. Gamı, kederi ve hüznü yakalım. Çingeneler gibi olalım. Müzisyen çingeneler, aşık çingeneler gibi. Müzik için yaşayalım. Yaşam için müzik başlasın. Müzik yaşam içindir, kendimizi paralamak için değil. Eğlenelim bir gece, müzikle dans edelim sabahlara kadar, çingeneler gibi. Yürekler yakan çingeneler gibi.

   "Yetmiş beş yaşındayım fakat hiç bisiklet süren çingene görmedim."
   Bu gece unutalım aşkların acısını, yeni doğanlar gibi hür olalım. Bu gece müzisyen çingeneler olalım, yeni aşklar kovalayalım. Bisikletlere atlayalım bu gece, yüzümüze vuran soğuğa haykıralım. Kızıl Flama'yı söyleyelim bu gece bisiklet üstünde. Sıyrılalım bisikletin pedalları, tekerleri döndükçe. Umut edelim bu gece, geçecek körlük!
   Tony Gatlif'in çingeneleri... Ve TranSylvania....

Bir Harmanım Bu Akşam

Gönderen: Modern Prometheus 21:29 , Etiketler: , , , | 2 Yorum


Yolda, Bir Harmanım Bu Akşam...
Fikret Kızılok'a ait sözler, öylesi anlatılmaktan uzak,
öylesi güzel.
Sorum yok, soranım yok
Yolum yok, yordamım yok
Bir çıkmaz sevdadayım, çekip vuranım yok

Günüm yok, güneşim yok
Uykum yok, düşlerim yok
Kın olmuş susuyorum, bir tek sırdaşım yok

Çektiğim acıların demindeyim bu akşam
Pişman desem değilim, bir harmanım bu akşam

Her gecenin sabahı
Her kışın bir baharı
Her şeyin bir zamanı
Benim dermanım yok

Sivil Denemeler Kara

   "Ben, eğnime dar gelen yampiri hayatım boyunca hep sivilliği, -ona asker kafalılar 'başıbozuk' diyorlardı-, ararım, aranırım. Ve tabii bulamıyorum. (Hayrettir! 1997'de bile, Sivillik'i, yalnız ve yalnız askerlerin tersi olarak ele alıp yanılsayanlar var!) Topraktan yapılmış ve değişik üç renge çay mahallesinde ya da Harmanlık'ta düzayak evlerde boyanmış bilyeleri düşürdüğümde aranmak sen ey! (7-8 yaşlarındayız, evden hemen hiç harçlık veremezlerdi. Biz de paramız olmadığı için çelikten yapılmış misketleri satın alamazdık yahu. Ama memur, subay çocukları Kubi'lerde yığınla vardı. Yaşıttık ama onlar uzun paçalı pantol giyerlerdi, biz kısa..."
   Sivillik! Ah Ece Ayhan, yıl bilmem kaç olsa da sivilliğin ne olduğunu bilmeyecekler, bilemezler. Sivillik bazen bilinecek, bazen bilinmeyecek; hep aranacak, hiç bulunmayacak. Sivilliği aramaya cesaret eden sizler bile bulamamışken, biz köhne binalara hapsolanların umudu kalmadı artık. Bizler tamamen karanlığa gömülmemek için çırpınıyoruz. Kubi'lerin pantollarından çoktan geçtik, bizim olacak kısa pantollar aranıyoruz.

   "Vallahi tallahi! Evet! İçtenlikle ve özdenlikle yazıyorum ki, Tezer Özlü'yü de, onun çok insanda bulunmaz doğrucu davutluğunu her yerde, her kentte ve her sokakta arıyorum. Hayalet Oğuz'a olağanüstü ve eşsiz bir 'hayır' işleyen bir insan-insanı ben nasıl özlemem. Tezer Özlü artık benim yakın akrabamdır.
   Ben zaten hep Hayalet Oğuz'la Tezer Özlü'yü birlikte düşünürüm, düşünüyorum. İç içe. Düşlerde, karabasanlarda bile böyledir bu.
   Hayalet Oğuz'un gerçek adı Oğuz Alplaçin'dir. Pazar Postası gazetesinde, Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayınladığı şiirlerine Oğuz Haluk diye imza atardı. Hayalet Oğuz gerçekten de kimi kimsesi olmayan bir insandı. Ömrünce kiralık miralık dahi bir evi olmadı. Ekmeğin boyunca bile de olsa bir barka ilişmedi.
   Nilgün Marmara, Tezer Özlü ve Hayalet Oğuz. Onları ben birbirlerinden ayırt edemiyorum. Siz ayırt edebiliyor musunuz?"
   Sivilliği belki bir nebze de olsa bulanlar, sivillikle demlenmiş olanlar oldu. Bizse onlara tutunuyoruz, sivilliği zincire vuranlara rağmen; eğitilmiş, nizama sokulmuş şu körler arasında yaşamaya çalışmaya rağmen. Bizler de neredeyse körüz artık. Çok az görüyor bu gözler, çok az seçiyor harabeler içinde açan çiçekleri. Ve karanlığa gömülmemek için direndikçe, çırpındıkça daha çok battığımızı hissediyoruz. Boğuluyoruz...

    "Yalnız kızlardan oluşmuş ya da oluşan demek belki daha doğru olur, bir sınıf düşünüyorum kafamda. Ama okulun yeşillikler içinde, binbir çiçekle donanmış bir ön bahçesi olacak ve bakımsız bir arka bahçesi de.
   Derse girmeyerek 'umutsuzlar merdivenin'nde iğreti ve tedirgin oturan  128 Nilgün Marmara 'Bana çiçek göndermeyin, benim kendi çiçeklerim var' diyordur.
   99 Tezer Özlü; Hayalet Oğuz'la birlikte 'kolsuz'dur. Füruzan; 'Temizlik Kolu'nda."
    Umutsuzlar merdivenine bile uzaktan bakıyoruz biz. Umutsuzluk bir özlem artık bizim için. Ne olduğumuzu bilmiyoruz. Umudunsa ne olduğunu bile unuttuk. Umut bizim için bir hiç. Hiçliği kaybettik. Bırak elimizdekileri hatırlamayı, hiçliği kaybettiğimizi bile hatırlamıyoruz. Boşluğun içinde bir hiç olduk. Bize son kalan, yarı-kör gözlerimize görünen son şeyler, kelimeler. Şu son kelimeler. Sivilliğin peşinde koşan kelimeler. Ve hiçlik...

" Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar
                                                                                gönderecek."
   Ece Ayhan, Sivil Denemeler Kara; Yapı Kredi Yayınları'ndan.
   Ah! Aldırma 128! Aldırma! Senin kendi çiçeklerin var...

Öküz'lemeler

"(…) Nilgün Marmara ve Tezer Özlü. Bence ikisi de erkekti! Hodri meydan anlamında. Adımlarını geri almazlardı. (…) Yabancı dili çok iyiydi Tezer’in. Ellias Canetti’nin kitabını “Körleşme” diye çevirdiler. Tezer, “Aslında Körleşme değil, Kamaşma” demişti. Nilgün Marmara’nın en belirgin özelliği; Mülkiyet Duygusu’nun olmamasıdır. Kızıltoprak’taki evinde oturuyorlardı. Evlenecek. Ev kocasının. Salonun parkeleri bir milim inceltildi, yeniden cila yaptılar. Haftasonları onlarda kalıyordum. “Bak ne güzel oldu” dedim. “Misafirler için artık salonu kullanmayın, benim kaldığım odayı kullanın.” dedim. O da “İnsanlar kullanmayacaksa ne işe yarar!” demişti. Nilgün Marmara’nın nikâh şahidiydim. Kadıköy’deki nikâhta hiç süslenmedi, gelinlik giymedi. Şöyle bir mavi sürmüştü gözüne, herhalde rimel. Ben bazen Tezer Özlü ile Nilgün Marmara’yı birbirine karıştırırım. Sahi, Nilgün Marmara ile Tezer Özlü yaşadı mı patron?!"
Ece Ayhan - Öküz Dergisi, Sayı: 2000/2          
    Sizi bilmem. Ben böyle anıları, anlatıları okumayı seviyorum. Yazarı, şairi arkadaşının kaleminden okumak, sesinden dinlemek tamamen ayrı bir keyif. Güzel insanların güzel hikâyeleri oluyor. Bazen kendi hikâyelerimde bulamadıklarımı bu hikâyelerde buluyorum, ondandır belki. Neyse bu sefer ben konuşmak istemiyorum. Bırakalım anılar konuşsun.

   "Yarın 10.20 vapuruyla Bostancı’ya geçiyorum. Nilgün Marmara’ya nikâh tanıklığı edeceğim, kravatsız."
Ece Ayhan - Öküz Dergisi, Sayı: 43, 1997          

   "Ben de Zelda ile yüzmeye gideceğim. Zelda üç yıldır Nis'te yaşıyor. Tek dostu şişman kedisi."
Tezer Özlü, 1975           

   Gelelim konumuza, Öküz Kültür-Sanat servisi dört saatlik bir yolculuktan sonra Çanakkale'ye Ece Ayhan'a ziyarete giderler. Ece Ayhan anlatır onlar dinler, onlar dinler Ece Ayhan anlatır. Ve yıllar sonra, bu Ece Ayhan anlatılarından geriye kalanlar ufak bir kitap halinde toplanır.

   "A. Turgut takma adıyla bütün yazılarını Forum'da yazardı. Bana kalırsa en sıkı şair. Çok farklı. Hiç geçilmez. Bir gün bir arkadaşımın evinde 'Kırlardan Geliyorlar' şiirini okudu. Çok güzel bir şiir. Sümbülteber neymiş bakalım, dedik. Sümbül çiçek, teber de Bektaşi'lerin baltası. En sonunda balta gerekiyor. Belki gaddarca ama bir şey yapmak istiyorsan bu böyle. Çok ölüm olursa tarih biraz ilerler. Kötülükle ilerliyor tarih. İyi, fazladan bir şey."

"ey güzelim sümbül ve teber ey canım
gördüğüm sanki o değildi
sanki kuşlar albümünden bir maden"

   Sümbülteber. Sümbül ve teber. Turgut Uyar şiirin sonunda sümbül ile teberi birbirinden ayırıyor. O da bazı şeylerin farkında. İstemese de farkında. Ve baltayı istemeden de olsa indiriyor. Ve tarih her zamanki gibi ilerliyor, sümbül ile teberi ayırarak.

   "Ben şair değilim. Olsa olsa, bir parça, iş işten geçti ama 'etikçi' olmak isterdim. Ahlak diye çevirmek yanlış. Hiç alâkası yok. Etik, Türkiye'de özellikle yarı belden aşağı olarak anlaşılıyor. Şimdiye kadar başımın derde girmeyişi şundan ileri geldi: Ben parçalı söylerim. Şöyle bir hikâye duydum. Kenan Evren'e postadan büyük bir yağlıboya resim geliyor. Bir orospu! Allah Allah kim göndermiş olabilir? diyor. Bir hafta sonra aynı biçimde kocaman bir tablo daha geliyor. Bir çocuk resmi. Bir hafta, on gün sonra aynı adamın yaptığı bir tablo daha. Bir yangın resmi. Yanındaki adamlara soruyor: Bunun anlamı nedir? Söylemeyiz efendim falan, diyorlar.Yahu söyleyin, diye sıkıştırınca, ... çocuğu, yaktın bizi, diyorlar."
   Etikçi olmak istermiş Ece Ayhan. Öyle anlatıyor. Meçhul Öğrenci Anıtı'nı yazarken, iktidara ve despotizme muhalif olurken bir anlamda da olsa etikçi olmayı başarmış aslında. Ve ne yalan söyleyim, Kenan Evren hikâyesine hâlâ gülüyorum.
   Öküz'lemeler, Sel Yayıncılık'tan. Meselimin sonunda gelirken diyorum ki; okuyun.

Kalanlar

   "Haykırmak istediğim çok şey var. Büyük kayıplar yıkacak değil bizi. Açıkça birbirimizle konuşamıyorsak ben ağlamak, bağırarak ağlamak için bahçenin yeşillikleri gerisindeki odama geçiyorsam, biliyor musun, ne güzel ağıtlar içinde uyuyakalmak?"
   Ağıtlar içinde uyuyakalmak... Her gece yaptığımız da bu değil mi aslında? Kanayan ve durmadan atan bir yürekle yalvarmak, yakarmak. Sevginin, insan sevgisinin, Tanrı sevgisinin ve aşkın, aşkın kendisine ağıtlar yakmak, ağlamak değil mi? Birbirimize haykırmak istediklerimizi böyle gecelerde haykırmıyor muyuz kendimize? Ağlamaktan yorgun gözler ve ferah bir yürekle uyuyakalmak, düşüncelerden sıyrılmak ve karanlığa gömülmek, anlık hiçliğe... Tıpkı bir çocuk gibi. Üzüntülerinden kaçmak için kendi ağıtları arasında uyuyakalan çocuklar gibi. Dünyayı saf ve masum bilen çocuklar gibi arınmak, bu bağırmalar, ağlamalar ve ağıtlar arasında. Yürekteki bütün kirleri, kasveti dökmek ortaya. Mutluluklarımızı bizden alan bu kasveti. Neden biz de kalabalıklar arasındaki gülümseyen, neşeli insanlar gibi olamıyoruz?

    "Gülüyorlar. Bulurlar hep gülecek bir şeyler."

   Bir derdin bittiği yerde değil miyiz şimdi? Ve yeni bir derdin başlayacağı yer. Neden hiç susmuyor bu zihin, bu yürek? Neden hep geçmişteki acılar, anılar arasından yeni hüzünler bulup çıkarıyor? Neden tüm insanların hüzünleri bu zihinde ve bu yürekte birikiyor?

  "Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üslendiğimi ölürcesine algıladım. Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşamın özlemi sardığı benliğimi."
   Bütün bağlardan arınmak, bu bağları birer birer koparmak istiyorum. Huzur mu arıyorum? Bir anlık sessizlik mi? İnsanların üzerimdeki beklentilerinden bile korkuyorum. Yüzyıllar öncesinin acıları, satırlarla ve kelimeler ile gelen bu acılar bile beni başka acılara bağlıyor. Bu bağların her bir ucunda başka acı, başka keder ve başka yaşantı bekliyor. Bir ucundan tutuşturup diğer tüm uçlarına varana kadar yanışını izlemek istiyorum. Kurtulmak istiyorum, dinlenmek ve yorgunluğumu atmak istiyorum. Düşüncelerimi yakmak istiyorum. Belki de bunlardan kurtulmanın bir yolu yok. Ama umut ediyorum. Ve gerçekten hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim için bu umudu da yakmak istiyorum.

   "Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Bu ikisinin ötesinde kalıp olup bitene seyirci oldum ve dünyayı kavradığımı sandım. İlk kez gördüm denizlerini. İlk kez güneşinin altına yattım. Gecelerinde dolaştım. Bir çocuk bile doğurdum, benim anneme yabancı olduğum gibi o da bana yabancı. Evet, dünyayı kavradığımı sandım. Politikası, toplumsal yapıları, sömürenleri, sömürülenleri ile ilgilendim.  Ben ne sömüren ne de sömürülendim. Kırk yaşımda başlamam ya da bitirmem gerekeni bitirdiğimi sanıyorum. Bir insan yaşamı kırk yıl da olabilir. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarlağım çevresinde dönen bir yolculuğun."
   Kırk yaş. Kırk yıl. İnsanın dünya üzerindeki bütün arka bahçeleri görmesine yeter de artar sanırım. Öncesinde her şey ilk gibi gelir göze. İlk aşklar, ilk hüzünler ve ilk sonbahar yaprakları. Sonrasında her şey aynılaşmaya başlar. Ve her şey bir tekrardan ibaret olur. İlkler bittikten sonra, yalnızca kendi yuvarlağımız çevresinde dönmeye başlarız. Ve gerçekten bunun farkına vardığımızda, yapmamız gereken her şeyi yapmış oluyoruz sanırım. Dünyayı bir bütün olarak kavramayı. Belki de bir bütün olarak dünyanın bizi kavraması. Biz mi dünyanın bir parçasıyız, yoksa dünya mı bizden kalanların bir parçası. İçimiz de dışımız da bir değil mi ama bizim?
   Ve efsane sahibiyle yüzleşiyor. Kırklı yaşlarında veda eden Tezer Özlü'den dünyaya, insanlığa, bize Kalanlar...

Yaşamın Ucuna Yolculuk

   "Sevgi istenilen bir olguya aktarılır, aktarılabilir. Çeşitli anlara, çeşitli insanlara, çeşitli kentlere, caddelere, tepelere aktarılabilir. İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı."
 
   Uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim. Birkaç gündür uykuyu bekliyorum. Gözlerimi anlık kapatmalarım, çabalarım nafile. Uyku ile aramızda başka şeyler var. Tekrar tekrar okunan sayfalar, aynı yazılar, aynı harfler ve aynı noktalar. Acılarım, geceleri nüks ediyor. Göğü kapatan karanlık, ruhumu da örtüyor. Yaşam acısı. Yaşam acısı bu mu? Bu acı mı aynı sayfaları tekrar tekrar okumama yol açan? Hiç ilerleyemiyorum. Hep aynı boşluktayım. Yaşam acısını kavramakta mı zorlanıyorum? Sürekli deftere bir şeyler karalıyorum. Yüküm hafiflemiyor. Başka bir acı yatıştırabilir mi bu acıyı? Deniyorum. Koluma birkaç santimlik bir çizik atıyorum. Kanı bekliyorum. Fakat o da ağırdan alıyor. İçeride kalmaya, yaşama tutunmaya çabalıyor. Aynı yere bir çizik daha atıyorum. Acı beklediğim kadar değil. Fakat kan, kendini gösteriyor. Not defterime birkaç damla düşürüyorum. Kanla yazılanı unutmak zor olsa gerek. Ve yine tek satır ilerlemeden saatlerce oturuyorum. Sabaha karşı, soğuk ve kumruların sesini fark ederek sıyrılıyorum düşüncelerden.

   "İnsan sevgisi zaman zaman yalnızlığımızın boyutlarını aştı, zaman zaman da insanlar yalnızlığımızı birbaşınalığımızdan daha derin, daha dayanılmaz boyutlara iteledi."
   Sabah ve ışık. Bir nebze de olsa, içerideki kendimden uzaklaşıyorum. Kabuktaki benin farkına varıyorum. Çizik hafifçe, ama çok hafiçe sızıldıyor. Önümde yine satırlar. Bu kez ilerliyorum. Kaçınılmaz olandan kaçma çabalarım nafile. Sonu göreceğim. Yazgıyı değiştirmek imkansız. Açım. Kabuktaki ben bunu söyleyip duruyor. Ağrılarım var. Ve inanılmaz yorgunluğum var. Sonu görecek olursam sanki yorgunluğum ve ağrılarım terk edecekler beni. Fakat sona geldiğimde artık oturup kalamayacağımdan korkuyorum. Çıkmak ve haykırmak isteyen beni ne kadar daha bastırabilirim? Bilmiyorum. Düşünceler etrafımdayken saatin ilerlediğini fark ediyorum. Sona hazır olmasam da...
   Evden nasıl çıktığımı pek hatırlamıyorum. Vakit akşamı bulmuş. Bu kez güneşin son ışıkları karşılıyor beni. Kalabalık, yalnız kalabalık arasında kayboluyorum. Bir kitapçıda alıyorum soluğu. Dolaşıyorum, bir kitap alıyorum. Güneşin batışını kaçırmadan sahile doğru yürümek istiyorum. Güneşin önünde gri bulutlar var. Denizden de pek umudum yok. İnsanlardan uzakça bir kıyıda oturup taş binalara arkamı dönüyorum. Soğuk.

   "İnsan neden bu yaşama daha çok katlansın. Neden bu dayanılmaz yalnızlığa daha çok katlansın. Neden bu parlak ve zamansız ışığa daha çok katlansın. Neden kendisiyle birlikte doğmuş olan intihar özlemini daha çok taşısın."
   Arkamdan samimi bir erkek sesi yükseliyor. "Çay vereyim mi abi? Bi kaçak çay iç sıcak sıcak." Bir bardak çay alıyorum. Seyyar iş yapan, bu köşede kalan insanları her zaman daha çok seviyorum. Diğer insanların yapaylığından daha uzak, daha sıcak bakıyorlar. Denizde batıp çıkan bir dalgıç kuşu var. Ölüm ve yaşam arasında gidip geliyor. Çayı mı seviyorum yoksa çayı içtiğim anları mı? Kolum hafifçe sızlıyor çayı yukarı kaldırırken. Hava soğuk. Gökyüzü kapalı. Deniz gri. Yaşamın bir ucunda o duruyor, diğerinde sallantıda olan, ben.
   Tezer Özlü'yle Yaşamın Ucuna Yolculuk, Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelmek istemiyorum sanırım bu sefer...

Çocukluğun Soğuk Geceleri

   "Saplantıların acıları burada da sürüyor. Uyandığım an başlayan, uykunun derinliklerinde ancak biraz azalan acı. Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum. Onlar şakacı, özgür 'beni' arıyor. Bulamıyor. Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. Onların dünyasında çoşku delilik seviyesine varmıyor. Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna , belki de ölüm isteğine dönüşmüyor. Onlar yemek yemeyi her zaman seviyor. Düzenli yemek yiyorlar. Duygusal çoşkular yemek gibi beslemiyor onları. Onlar işlerine inanmış. Onlar 'başkaldırmayı' savunurken, belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar."
   Hani Nilgün Marmara  diyor ya; "Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi?" Kimilerine dokunan hiçlik tanrısıdır. Aynı tanrı, yere, göğe, zamana... sonsuza dek sürecek olan her şeye dokunmuştur.

    "Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış!"

   Ve bu tanrı tarafından kutsananlar bazen dünyanın acılarını ve hüzünlerini diğerlerinden farklı algılar, hisseder ve yaşar. Onlar için yaşamın kendisi pek fazla şey ifade etmez. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bu hiçlik tanrısı, onları zamanın akışındaki boşluğa bırakmıştır.

   "Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı."

   Yaşam bir kaygıdan ibaret yalnızca. Bırakıldıkları boşlukta, yaşamın kaygıdan öte bir anlamı kalmıyor. Yaşamın getireceği coşkuların, delilik seviyesinde olması bile pek bir anlam içermiyor. Gerçekten onlarla da olur, onlarsız da. Hatırlandıkları zaman yalnızca mutluluk ve keder getirecek olan anılar bunlar. Çocukluğun soğuk gecelerinin anıları gibi...
    "Yeni gelişen araba tutkusu. Devrilen bir yönetim. Devrimle değişmeyen ortam. Yüreğe işleyen Rus yazını. Değişmeye başlayan kent. Genişleyen bulvarlar. Yükselen Hilton Oteli. Birbirini sevmeyen anne babalar. Tanrısıyla evlenen rahibeler. Kanımıza işletilen aile bağları. Kanımıza işletilen vatan sevgisi, vatan. Kanımıza işletilen vatan, vatan, vatan...
   Öğrendiklerimi unutacağım. Okulun önünden bir daha hiç geçmeyeceğim. Çıkmaz sokağa ve öğretmen ana babaya da dönmek istemiyorum. Benimle evlenmek isteyen ağabeyimin arkadaşlarından biri var. Seviyor beni. Eve dönmemek için ona gideceğim. Plaklarım, kitaplarım olur. İstediğimi okurum, istediğim zaman yatarım, istediğim zaman evden çıkarım. Yalnız geceler de biter.
   Çocukluğun soğuk geceleri de."
 

   Ve bu boşlukta bırakılanlar öylesine bağsız ve özgür olmak isterler ki; dış dünya ile kavrayışları arasına hiçbir müdaheleye izin vermezler. Vatan, ana, baba, akrabalar, insanlar, dünya... Bunlar sadece yeni bağ ve ipler sarar vücutlarına. Akışı keser, akıp gitmeye olanak vermezler. Oysa onların istediği sadece seyirdir, uzaktan bakmak, akışa kapılmak, özü kavramaktır. Tüm varlık budur, anları anlamak ve kavrayışın getirdiği hazdır her şey. Her şey akıştır. Ve bu akış boşlukta, sonsuza dek uzanır.

   "Caddelere çıkmak, doymak bilmediğim sokaklara bakmak, yeni köşeler keşfetmek, yabancı insanları seyretmek, doyumsuz yaşamı gözlerimden yüreğime indirmek istiyorum. Kısacık anlarda çeşitli olayları, insan varoluşunun özünü, zaman ve duyguları sınırsızlık içinde derinliğine düşünen insanlar çok mu? Bilmiyorum."
   Aslında tüm istenilen budur. Bütün bağlardan kopmak, hiçbir bağı arzulamamak ve bu sınırsızlık, sonsuzluk içindeki duyguların, anıların, anların kavranışı. Bağlar, insana yalnızlık ve acı getirir bazen. Bağların kopmasının acısı, yalnızlığın ve soğuk gecelerin acısı dayanılmaz olabilir. İstenilen yalnızca şudur. Doyumsuz yaşamı, gözlerden yüreğe indirmek.... Fazlası değil.

   Tezer Özlü ve Çocukluğun Soğuk Geceleri, Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Ses, Ses, Yalnız Ses

"Bütün kavramların ve ölçütlerin anlamlarını
yitirdikleri ve -değersiz demek istemiyorum- giderek
sarsılmaya yüz tuttuğu bir çağda yaşıyoruz... dış dünya
öyle tepetaklaktır ki inanmak istemiyorum."
Furuğ Ferruhzad
   Bir tarafta Şah'ın saltanatının sembolize ettiği batıya bağımlı sermayenin diktası ve diğer tarafta ise düşünmeyi neredeyse günah sayan bağnazlığın sembolü, Furuğ'un cenaze namazını bile kılmayan, mollaların dini diktası. Kavramlardan ve ölçütlerden, ve sarsılmalarından, ve giderek anlamsızlaştığından bahseden kadın, yaralarım aşktandır diyerek şiirleriyle inanmak istemediği dış dünyayı öyle bir sarsmıştır ki!

         İza zülziletil erdu zilzaleha! (Kuran. 99. Sure, 1. Ayet)
         *Ne zaman ki yerküre sarsılır, ne sarsılma!

   Erkeklerin, erkek zihniyetinin egemenliğindeki dönemin İran'ında, kadınlığını anlatan, aşklarını anlatan ve dönemin dili kesilmiş, diri gömülmüş kadınlarının sesi olan Furuğ! Kendisine dil uzatanlara boyun eğmemiş Furuğ! Toplumun ahlak bekçileri tarafından fahişelikle ve nankörlükle suçlanan, evladı elinden alınan ve bunlara göğüs geren Furuğ! 1966 yılında Bernardo Bertolucci'ye konuşan Furuğ; "Bir aydın toplumun gözlemcisidir, hemen hemen ona sırt çeviren toplumun." derken pekâlâ kitlelerin iki yüzlülüğünden haberdar.
  
   "...madem erkekler ve eril zihniyet, kendi tohumundan olmayanı haram ve haramzadelik olarak betimliyor ben de diyorum ki, tüm bu betimlemelere karşı durmanın yolu edebi piçliği ve haramzadeliği kabullenmektir! Daha doğrusu piççe diretmektir!" 
Haşim Hüsrevşahi

   Furuğ "Günah" şiirinden sonra baba evinden kovulmuştur. Artık yapabileceği, yapmak istediği ve yaptığı tek bir şey kalmıştır; edebi piçlik. Babası, kocası ve tüm diğer despotizme karşı edebi piçlikte diretmiştir. İkinci toplu eseri Duvar'ı kocası Perviz Şapur'a ithaf ederek 1956 yılında yayımladı. Bu ithaf neden önemliydi? Furuğ'un kocasına ithaf ettiği Duvar'da, Günah şiiri de yer alır. 

"günah işledim lezzet dolu bir günah
alevli yangılı bir kucakta
günah işledim kinci, sıcak
ve demirsi iki kol ortasında"

   1951 yılında evlendiği kocasından, 1954'te ayrılır Furuğ.  Şiir yazmaya, İran kadınının sesi olmaya devam eder. 1958'de yeniden aşık olur. İbrahim Golestan -evli, iki çocuk babası, film yapımcısı. Komünizmin o günkü örgütü olan Tudeh Partisi'nin üyesi. Bu aşk Furuğ için "Yeniden Doğuş" olur. Ve şiiri artık çok daha üst mertebelere ulaşmıştır.

"ah...
budur benim payıma düşen
budur benim payıma düşen
benim payıma düşen
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette
benim payıma düşen, anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir
ve 'ellerini seviyorum' diyen
sesin hüznünde ölmektir

ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar"
   Ve 32 yıl, bir ay yaşayan o genç eller için erken ölüm vaktidir. 1967 yılının,13 Şubat Pazartesi günü Furuğ annesinin evinden çıkar. "Anneciğim saçlarını tara! Böyle çıkma dışarı." diyen annesine; "Bırak anne! Kime tarayacağım saçlarımı?" der. Saat dört sularında arabayla caddeden aşağı inerken Şehriyar İlkokulu öğrencilerini taşıyan arabayla karşı karşıya gelir ve onlara çarpmamak için direksiyonu kırar...

   "Ve son kehaneti: O yağmurlu gün annesiyle ölüme vedalaşırken saat dörttü. İki gün sonra toprağa verilirken kar yağıyordu:

zaman geçti
zaman geçti ve saat dört kez çaldı
saat dört kez çaldı
bugün aralık ayının yirmi biridir
 ben mevsimlerin gizini biliyorum
ve anların sözlerini anlıyorum
kurtarıcı mezarda uyumuştur
ve toprak, ağırlayan toprak,
dinginliğe bir belirtidir.
....
acaba saçlarımı yeniden
rüzgârda tarayacak mıyım?
acaba bahçelere menekşe ekecek miyim?
ve sardunyaları
pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?
dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?
kapı zili acaba beni
yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

"bitti artık" dedim anneme
"hep düşünmeden önce olur olanlar
"gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim.
....
inanalım
soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
işsiz devrik oraklara
ve tutsak tanelere.
bak nasıl da kar yağıyor...

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
ve bir dahaki yıl, bahar
pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
ve teninde fışkırdığında
uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
çiçek açacak o iki genç el
sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına."

Her Şey Aydınlandı

   "Çember akşam çöktüğünde kapanır, mahzunluğunun azameti altında yapayalnız, hedefsiz suçluluk duygusunda yapayalnız, hatta yapayalnızlığında bile yapayalnız kalırdı. Mahzun değilim ben, derdi kendi kendine defalarca, mahzun değilim. Sanki günün birinde kendi kendi kendini ikna edecekmiş gibi... Ya da kandıracakmış gibi... Ya da başkalarını (mahzunluğunu bilmekten daha beter tek şey, başkalarının da bunu bilmesiydi)... Mahzun değilim ben. Mahzun değilim ben. Yaşamı sınırsız mutluluk potansiyeli barındırdığından, beyaz bir oda kadar boştu. Kalbini kendisine ait değilmiş gibi çıkarıp evcil bir hayvan misali ayakucuna yerleştirerek uyurdu. Ve her sabah önceki günkünden biraz daha ağır, biraz daha zayıf ama pompalamaya hâlâ devam eden yüreğini yine göğüs kafesinde bulurdu. Ve ikindiye doğru yine başka bir yerde, başka birisi, başka yerdeki başka birisi olma arzusu altında ezilirdi. Mahzun değilim ben."
   Akşam çöktüğünde, kara alevler göğü yakmaya başladığında, zamandan ve mekandan habersiz mutlu insanlar, gündüzün insanları, yalnız olmayanlar uyumaya, dinlenmeye ya da yataklarında birbirlerini sevmeye gittiklerinde, geriye kalan gecenin insanlarıdır. Onlar yapayalnızlıklarında uyuyamazlar. Onlar yıkılmış, yakılmış ve yok edilmiş kasabaların inatla direnen kalıntılarıdır. Onlara gökten düşen kara alevler cehennemi yaşatır. Ve inanın; bu kara, yalnızlık cehenneminde mahzun olmayan bir kişi bile olmadığını biliyorum. Sert kabuklarının altında insanlar, yaşamak için çığlıklar atar ve buldukları bütün bağlarla yaşama tutunmaya çalışırlar. İnkâr edebilirler; inkâr, mahzunluğun ilk aşamasıdır çünkü.

   "E, bak şöyle diyeyim: Tanrı eğer varsa, hüzülenecek çok şeyi vardır. Eğer yoksa bu da O'nu hüzünlendirecektir herhalde. Kısacası sorunun cevabı bu: Tanrı mahzun olmalı."
   Tanrı, bu kara cehennemdeki mahzunlar için mahzun olmalı. Kendi yalnızlığı için mahzun olmalı. Ve mahzun olduğu, olmak zorunda olduğu için mahzun olmalı. Eğer gerçekten Tanrı insana ruhundan bir şeyler üflemişse; bu üflediği yalnızlığı, kendi mahzunluğu olmalı. Burada, bu cehennemde yananlarsa bu yalnızlığı yüreğinde ve aklında fark edip Tanrı'ya başkaldıran asiler olmalı. Her gece, herkes uyuduktan sonra kendi mahzunluklarını inkâr edip, tutunacak bir bağ arayanlar bu günahkârlardan başkaları değildir. Geceleri yalnızlıklarına ağlayıp, gözyaşı akıtanlar bu günahkârlardır. Ve evet, Tanrı mahzun olsa iyi olur, çünkü bu günahın sebebi odur.

   "Madem dünyada gerçek sevgi yok, o zaman yeni bir dünya kurarız; kocaman duvarlar öreriz ve içini yumuşacık kırmızılarla döşeriz ve kapısına bir mücevhercinin mücevher kutusuna düşen elmastan çıkacak sesi çıkaracak ve böylece sesini hiç duymayacağımız bir tokmak takarız... Sev beni çünkü sevgi yok ve var olan her şeyi denedim."
   Bu günahkârlar ve asiler için yapılacak tek bir şey vardır. Kendi ördükleri duvarlarla, kendi dünyalarını kurup, cehennem alevlerinin kendilerine ulaşmayacağını ummak ve kendilerine bu yalnızlığı üfleyen Tanrı'ya başkaldırmaktır. Her gece, karanlık çöktükten sonra yalnızlıkları için isyan eden bu asiler, kendi yaratıları olan dünyada kendi geçmişlerini, geleceklerini, topraklarını ve akıttıkları gözyaşlarıyla oluşan nehirleri keşfetmeye, yolculuğa çıkarlar.
   Jonathan Safran Foer'dan Her Şey Aydınlandı, Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

               Mahzun değilim ben...

Side

Gönderen: Modern Prometheus 20:48 , Etiketler: , , , | 2 Yorum

Travis'in The Invisible Band isimli albümünden, Side...
 
"Çimler daima diğer tarafta daha yeşildir,
Komşunun sürmek istediğin yeni bir arabası vardır,
Ve zaman dolarken, sen hayatta kalmak istersin.
Hepimiz aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz,
Hepimiz yaşayacak, hepimiz öleceğiz,
Yanlış yok, doğru yok,
Çember sadece tek yönlü..."