Kalanlar

   "Haykırmak istediğim çok şey var. Büyük kayıplar yıkacak değil bizi. Açıkça birbirimizle konuşamıyorsak ben ağlamak, bağırarak ağlamak için bahçenin yeşillikleri gerisindeki odama geçiyorsam, biliyor musun, ne güzel ağıtlar içinde uyuyakalmak?"
   Ağıtlar içinde uyuyakalmak... Her gece yaptığımız da bu değil mi aslında? Kanayan ve durmadan atan bir yürekle yalvarmak, yakarmak. Sevginin, insan sevgisinin, Tanrı sevgisinin ve aşkın, aşkın kendisine ağıtlar yakmak, ağlamak değil mi? Birbirimize haykırmak istediklerimizi böyle gecelerde haykırmıyor muyuz kendimize? Ağlamaktan yorgun gözler ve ferah bir yürekle uyuyakalmak, düşüncelerden sıyrılmak ve karanlığa gömülmek, anlık hiçliğe... Tıpkı bir çocuk gibi. Üzüntülerinden kaçmak için kendi ağıtları arasında uyuyakalan çocuklar gibi. Dünyayı saf ve masum bilen çocuklar gibi arınmak, bu bağırmalar, ağlamalar ve ağıtlar arasında. Yürekteki bütün kirleri, kasveti dökmek ortaya. Mutluluklarımızı bizden alan bu kasveti. Neden biz de kalabalıklar arasındaki gülümseyen, neşeli insanlar gibi olamıyoruz?

    "Gülüyorlar. Bulurlar hep gülecek bir şeyler."

   Bir derdin bittiği yerde değil miyiz şimdi? Ve yeni bir derdin başlayacağı yer. Neden hiç susmuyor bu zihin, bu yürek? Neden hep geçmişteki acılar, anılar arasından yeni hüzünler bulup çıkarıyor? Neden tüm insanların hüzünleri bu zihinde ve bu yürekte birikiyor?

  "Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üslendiğimi ölürcesine algıladım. Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşamın özlemi sardığı benliğimi."
   Bütün bağlardan arınmak, bu bağları birer birer koparmak istiyorum. Huzur mu arıyorum? Bir anlık sessizlik mi? İnsanların üzerimdeki beklentilerinden bile korkuyorum. Yüzyıllar öncesinin acıları, satırlarla ve kelimeler ile gelen bu acılar bile beni başka acılara bağlıyor. Bu bağların her bir ucunda başka acı, başka keder ve başka yaşantı bekliyor. Bir ucundan tutuşturup diğer tüm uçlarına varana kadar yanışını izlemek istiyorum. Kurtulmak istiyorum, dinlenmek ve yorgunluğumu atmak istiyorum. Düşüncelerimi yakmak istiyorum. Belki de bunlardan kurtulmanın bir yolu yok. Ama umut ediyorum. Ve gerçekten hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim için bu umudu da yakmak istiyorum.

   "Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Bu ikisinin ötesinde kalıp olup bitene seyirci oldum ve dünyayı kavradığımı sandım. İlk kez gördüm denizlerini. İlk kez güneşinin altına yattım. Gecelerinde dolaştım. Bir çocuk bile doğurdum, benim anneme yabancı olduğum gibi o da bana yabancı. Evet, dünyayı kavradığımı sandım. Politikası, toplumsal yapıları, sömürenleri, sömürülenleri ile ilgilendim.  Ben ne sömüren ne de sömürülendim. Kırk yaşımda başlamam ya da bitirmem gerekeni bitirdiğimi sanıyorum. Bir insan yaşamı kırk yıl da olabilir. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarlağım çevresinde dönen bir yolculuğun."
   Kırk yaş. Kırk yıl. İnsanın dünya üzerindeki bütün arka bahçeleri görmesine yeter de artar sanırım. Öncesinde her şey ilk gibi gelir göze. İlk aşklar, ilk hüzünler ve ilk sonbahar yaprakları. Sonrasında her şey aynılaşmaya başlar. Ve her şey bir tekrardan ibaret olur. İlkler bittikten sonra, yalnızca kendi yuvarlağımız çevresinde dönmeye başlarız. Ve gerçekten bunun farkına vardığımızda, yapmamız gereken her şeyi yapmış oluyoruz sanırım. Dünyayı bir bütün olarak kavramayı. Belki de bir bütün olarak dünyanın bizi kavraması. Biz mi dünyanın bir parçasıyız, yoksa dünya mı bizden kalanların bir parçası. İçimiz de dışımız da bir değil mi ama bizim?
   Ve efsane sahibiyle yüzleşiyor. Kırklı yaşlarında veda eden Tezer Özlü'den dünyaya, insanlığa, bize Kalanlar...

4 yorum :

Ne güzel yazıyorsun sen Tezer Özlü'yle ilgili. Blogunu yeni yeni okumaya başladım. Bir de Tezer Özlü Leyla Erbil mektuplaşmalarını oku. Ben hiçbir yerde bulamıyorum. Okulun kütüphanesinde 6 tane var, birini bile bana vermiyorlar. Oysa Leyla ve Tezer çok özel benim için. Onların mektuplaşmaları daha özel. ;) Sevgiler...

Kanımızın her hücresinde adını taşıyan Tanrıya yazıyoruz... Ve işte bu yüzden bir başınayız...Böyle iyiyiz...

Yorum Gönder