Dört Arketip

Gönderen: Modern Prometheus 00:55 , Etiketler: , , , , | 2 Yorum

   "Bilincin kozmik anlamını o anda apaçık kavradım. 'Doğanın yarım bıraktığını sanat tamamlar.' der simyacılar. Ben, yani bir insan, gizli bir yaratıcılıkla, dünyaya nesnel bir varoluş katarak, ona kusursuz damgasını vurmuştum. Böyle bir davranışı ancak yaradan yapabilir denir... İnsan yaradılışın tamamlanabilmesi için gereklidir, çünkü insanın kendisi ikinci bir yaratıcıdır ve dünyaya nesnel varlığını kazandıran odur... Nesnel varoluşu ve anlamı yaratan insandır ve insan varoluşun yüce sürecinde vazgeçilmez yerini almıştır." (Jung 2001: 262-3)
   Dünya asla tamamlanmadı. Ve dünya asla tamamlanmayacak. Dünyanın tamamlanması için ikinci bir yaratıcıya gerek var ve bu yaratıcı işini gerçekten ağırdan alıyor. İnsan, ikinci yaratıcı rolünü üsleniyor bu durumda. Dünyaya nesnel gerçekliğini veren yaratıcı... İnsanın yaptığı anlam arayışlarının sonu şudur; "dünyayı-tamam-etme-eylemi". Başka bir şey değil. Ayrıca ikinci yaratıcı fikri Tanrı'ya şirk koşmak anlamına gelmiyor. Hayır. Tamamen farklı bir şey bu. Tanrı'nın yaratıcı sıfatını insanla paylaşması, kendisine atfedilen tek "kendini-yaratan" sıfatını değiştirmiyor.

   "... Çünkü 'Tanrı' bir mit değil, insanın içindeki Tanrısallığın ortaya çıkmasıdır." (Jung 2001:342)

   "Tüm düşüncelerim, güneşin çevresinde dolaşan gezegenler gibi Tanrı'yı merkez alıyor. Bu çekim gücünü yadsırsam en büyük günahı işlemiş olurum." (Jung 2001:13)
   Jung'un fikirleri, iki uç arasında seyreden enerji akımlarını andırıyor. Salt materyalist düşüncenin metafizik öğeleri dışlamasına izin vermez. Aynı zamanda din dogmalarını ve bilince ya da bilinçdışına aykırı gelecek noktaları benimsemez. Jung, insanın birey olma sürecinin "dinsel" bir merkezle buluşmasına bağlar. Bu dinsel merkez ile kişinin kendi merkezinin birleşmesi onu birey haline getirecektir. Nitekim, insanın bu dinsel merkezden kaçmasının yolu da yoktur. Çünkü tüm düşüncelerin mutlak çekim noktası budur. Ve mutlak, tektir.

   "İnsan ruhuna her şeyin dışarıdan verildiği, onun dünyaya tabula rasa  olarak geldiği yönündeki uğursuz düşünce, normal koşullar altında bireyin  de normal olacağı gibi yanlış bir inancı destekler. Bu durumda insan esenliğini devletten bekler ve kendi yetersizliğinden toplumu sorumlu tutar. İhtiyaçları evinin kapısına bedava getirildiğinde ya da herkesin bir otomobili olduğunda, varoluşun anlamına ulaştığını sanır. Böylesi ve benzer naiflikler bilinçdışı gölgenin yerini alarak onun bilinçsizliğini besler. Bu önyargıların etkisiyle, birey kendisini tümüyle çevresine bağımlı hisseder ve kendi içine bakma yetisini yitirir. Dolayısıyla, etik değerleri , neyin yasak ya da zorunlu olduğu bilgisiyle bastırılır. Bu durumda, bir askerin üstünden aldığı bir emri ahlak süzgecinden geçirmesi nasıl beklenebilir ki? Spontan etik itkilere sahip olduğunu, bunları en azından kimse onu izlemiyorken uygulayabileceğini keşfetme olanağını bile bulamamıştır."
   Artık Tanrı suretlerini bir kenara bırakalım. Nasılsa dönüp dolaşıp varacağımız mutlak nokta orası. Bir anlık başka konulara bakalım, insanın kendi merkezi gibi. Bireyleşmeye giden ilk adım (bireyselleşme değil, bireyleşme), insanın kendi merkezi ile bilinçdışının merkezinin bir araya gelmesidir. Bilinçdışını bireysel ve kolektif bilinçdışı şeklinde ayıralım. Şimdiki meselemiz bireysel bilinçdışı. İnsan birey haline gelebilmek için ilk önce bilinçdışının kendisine ait karanlıklarıyla yüzleşmelidir. Bu karanlıkta bulacakları da, değişim için ilk adımları atmasını sağlar. Kendi değerlerini ve yargılarını bulmasını sağlayacak olan da budur. Kolektif bilinçdışına gelecek olursak, daha önce biraz konuşmuştuk. Ve ayrıca arketiplere girmemiz gerekecek. İyisi mi bunları kitaba bırakalım...
   Carl Gustav Jung'tan Dört Arketip. Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

   "Çünkü fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fantaziden korkar. Fantazideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar."
   İçinde olduğumuz bu kof yaşamın her zerresinden ürküp kaçmaya çalışırken; gerçek, samimi bir yaşamın hayalini kurmak, kurmaya çalışmak, bir suç ve bir kaçış edebiyatı olarak kabul ediliyorsa, tüm varlığımla bu yaşamı reddediyorum. Bu yaşamı, bu sistemi ve tüm dayatmaları. Yadsıyorum. Birer birer.
   Sistemin yetiştirdiği bireylerin her biri, erkek ya da kadın (nihayetinde sisteme entegre olmuş kadın da eril düşünce sistemini benimsemiştir), "erkeklik"lerini keşfederken, "kadınsı" ya da "çocuksu" bulunan bazı insani yetilerini ve potansiyellerini reddetmeye zorlanır. Bunların en başta gelenlerinden biri de, hayal gücüdür. Ejderhalardır.

   "Tüm insanlar kabaca birbirlerine benzer görünüştedir, düşünüşleri ve duyguları da benzer. Ve hepsi de evrenin birer parçasıdır.
   "Ego, o küçük özel bireysel bilinç bunu bilir ve eğer otizmin umutsuz sessizliğine düşmek istemiyorsa, kendi dışında, ötesinde, kendisinden büyük bir şeyle özdeşleşmesi gerektiğini de bilir. Eğer zayıfsa, ya da kendisine daha iyi bir şey önerilmezse, tek yaptığı 'kolektif bilinç'le özdeşleşmektir. 'Kolektif Bilinç' Jung'un bir araya getirilmiş tüm küçük egoların en alt ortak paydası için, kültler, itikatlar, hevesler, modalar, statü peşinde koşmalar, alışkanlıklar, başkasından alınan inançlar, reklamlar, popüler kültür, tüm izm'ler, tüm ideolojiler, gerçek paylaşma ve gerçek birlik içermeyen tüm iletişim ve 'birliktelik' birimlerinden oluşan kitlesel zihin için kullandığı terimdir. Bu boş biçimleri kabullenen ego, 'yalnız kalabalık'ın bir üyesi olur. Bundan kaçınmak için, gerçek bir birlikteliğe ulaşmak için içe dönmelidir, yüzünü kalabalıktan kaynağa çevirmelidir: kendi derinlikleriyle, Benlik'in büyük keşfedilmemiş alanlarıyla özdeşleşmelidir. Ruhun bu alanlarına Jung 'kolektif bilinçdışı' der; gerçek birlikteliğin, hissedilen dinin, sanatın, inayetin, spontaneliğin ve aşkın kaynağını işte burada, hepimizin bir araya geldiği bu alanlarda görür."
   İnsanın kendisi olmak için yapması gereken, kendi gölgesiyle yüzleşmesidir. Olgunlaşmak için, nihai huzura ulaşmak için yapılması gereken budur: Kolektif Bilinçdışı'na bakmak, onun derinliklerine inmek, keşfetmek. Ancak bu keşif sanıldığı kadar kolay ve çabuk olmaz. Bazen bir ömür boyu sürer, bazen asla bitmez. İşte bu derinliğe, karanlığa bakmak korkunçtur. Karanlıkta neler göreceğinizi asla bilemezsiniz. Perdeyi aralarsınız. İşte, karanlıkta duran; ejderhalardır. Kocaman gözleri, nefes aldıkça hareket eden pulları, burnundan saldığı soluğuyla; ejderhalar. Şimdi anladınız mı, neden korktuklarını ejderhalardan? Ejderhalar, kendileridir. Ve acılarıdır...

   "Hiçbir şey acı kadar kişisel ve paylaşılamaz değildir; acı çekmenin en kötü yanı, acının tek başına çekilmesindedir. Ama acı çekmeyenler, ya da acı çektiklerini kabul etmeyenler, diğer insanlardan koparak soğuk bir tecrit hırkasına bürünenlerdir. En yalnız deneyim olan acı, sempati ve sevgiyi doğurur; benlik ve öteki arasındaki köprüyü, birleşmenin araçlarını."
   Anlatmak istediklerim o kadar fazla ki... Kadınlardan bahsetmek isterdim biraz. Ah, ne de zordur! Rüyalardan bahsetmem gerekir mi, bilmiyorum. Bırakın rüyalar kendilerini anlatsın. Sonra ejderhalar var. Ejderhaları severim. Hep sevdim onları. Onlar hakkında söylenecek ne kadar çok şey vardır. Bilirim. Ama size kendi gördüğüm ejderhalardan başka bir şeyden bahsedemem. Eğer merak ediyorsanız, kendi içinize bakmalı ve keşfetmelisiniz.
   Her şeyi bir kenara bırakmak istiyorum. Benim yazmamın, sizin de okumanızın nedenine gelelim. Acı. Bitmeyen, nedeni belli olan, nedeni kendimiz olan acı. Dünyanın paylaşılamayan şeylerinden biri. Bırakalım, bize yine Ursula K. Le Guin anlatsın...

   "Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz çünkü öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir."
Ursula K. Le Guin; Mülksüzler

A Space Odyssey ve Çuval Kuramı

"Eğer içine dolduracak bir kabınız yoksa, yulaf gibi uysal ve beyinsiz bir yiyecek bile elinizden kaçıp gider. Elinizin altındayken yiyebildiğiniz kadarını midenize indirirsiniz, ne de olsa en temel kap midedir; ama yarın sabah yağmurlu, buz gibi havada uyandığınız zaman da ağzınıza atacak bir iki avuç yulafınız olsa, biraz da küçük Oom'a verseniz de ağlaması dursa fena olmazdı hani; iyi de, bir mide ve bir avuç dolusundan fazlası eve nasıl götürülür? Ne yapalım, yağmur altında vıcık vıcık çamur olmuş allahın cezası çayırlığa gidersiniz, orada da Oo Oo bebeyi içine koyacak bir şeyim olsaydı da yulafları iki elimle toplayabilseydim diye aklınıza gelir. Bir yaprak boş bir kabak bir deniz kabuğu ağ çanta çuval torba şişe çanak kutu kap. Tutacak bir şey. Doldurulacak bir şey.
    "'İlk kültürel gereç, büyük ihtimalle doldurulacak bir nesneydi... Pek çok kuramcı, en erken kültürel buluşların toplanan ürünlerin içine doldurulduğu bir kap ve bir de file gibi bir taşıma gereci olması gerektiğini belirtiyor.'
  
"Women's Creation'da (Kadınların Yaratısı) Elizabeth Fisher böyle diyor. Ama yo, olamaz. O harikulade, büyük, uzun, sert şey nerede? Hani yanlış hatırlamıyorsam bir kemikti de bu, filmde Maymun Adam bunu alıp ilk defa birinin beynini göçertmiş sonra da dünyanın ilk kitabına uygun cinayetini işledim diye aşka gelip havaya fırlatmıştı, o da havada döne döne uzay gemisi olmuş, kozmosu yarıp döllemiş, filmin sonunda da (her nasılsa) bir rahime, herhangi bir koruyucu çerçeveye gerek duymadan Samanyolu'nda süzülen güzel mi güzel ve elbette erkek bir cenin yaratmıştı? Bilmiyorum. Umurumda bile değil. Ben o hikâyeyi anlatmıyorum. Onu daha önce duyduk; bütün o sopalar, mızraklar, kılıçlar, o beyin göçerten, saplanan, vurulan şeyler, o uzun ve sert şeyler hakkında işitmediğimiz şey kalmadı; ama içine bir şeyler konan şeyi, mazrufun zarfını şimdiye kadar hiç dinlemedik. Bu yeni bir hikâye. Yeni bir haber.
    "Ama eski de. Sonradan icat edilmiş, lüks, olmasa da olur bir gereç olan silahtan önce (düşünürseniz, herhalde çok çok önce); gerekli bıçak ve baltadan çok önce; vazgeçilmez kesici, öğütücü ve kazıcı gereçlerle aynı sıralarda -çünkü yiyemediklerinizi eve taşımak için kullanacağınız bir şey yoksa, dünyanın patatesini kazıp çıkarmanın manası olmazdı- enerjiyi dışa vuran gereçten ya önce ya onunla beraber, enerjiyi eve taşıyan gereci yaptık. Bana mantıklı geliyor. Fisher'ın insanın evriminde Çuval Kuramı dediği kuramın yandaşıyım ben.

   "Bu kuram yalnızca geniş kuramsal belirsizlik alanlarını açıklayıp (çoğunlukla kaplan, tilki, vs. gibi arazi hâkimiyetine son derece düşkün memelilerin doldurduğu) geniş kuramsal saçmalık alanlarından kaçınmakla kalmıyor;  aynı zamanda şahsen bana da insanlığın evriminde şimdiye kadar hiç hissetmediğim biçimde bir kök sunuyor. Kültürün doğuşu ve gelişimi sokmaya, parçalamaya, öldürmeye yarayan uzun ve sert aletlerin kullanımıyla açıklandığı müddetçe, kendime orada bir pay ne görebilmiş, ne de istemiştim. ('Kadın, Freud'un sandığı gibi uygarlıktan değil, uygarlığa sadakatten yoksundur,' der Lillian Smith.) Bu kuramcıların sözünü ettiği toplum, bu uygarlık, besbelli onlarındı; ona sahiptiler, ondan memnundular; sapına kadar insandı onlar, vuruyor, sokuyor, parçalıyor, öldürüyorlardı. İnsan olmak arzusuyla, olduğuma dair bir ipucu aradım ben de; ama insan olmanın yolu bir silah yapıp can almaktan geçiyorsa, belli ki ben ya son derece defolu bir insandım, ya da insanlıktan hiç nasibimi almamıştım."
Çuval Kuramı ve Kurgu (1986)

Olur/Olmaz

Gönderen: Modern Prometheus 00:00 , Etiketler: , , , | 2 Yorum


bandsista'dan olur/olmaz...

"Türkiye’deki feminist hareketin 90’ların sonunda ürettiği bir slogandan yola çıkan bu şarkı gündelik olana yerleşmiş erkek egemenliğe, cinsiyetçiliğe ve dayattığı 'ev işi'ne, baskının, ahlakçılığın, şiddetin ve sömürünün alanı olarak 'çekirdek aile'ye muzip bir karşı duruş... İSYAN’da olduğu gibi, tarihimizi yazmaya, mücadeleye, sokağa, meydana, örgütlenmeye bir çağrı..."

 Ev işlerini marslılar yapsın
Cadıysam süpürge bana kalsın
Olursa çocuk yaparım olsun
İstemezsem soyları kurusun

Kendine Ait Bir Oda

   "Bunun sonucunda ortaya son derece garip ve karmaşık bir sonuç çıkıyor. Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır."
   Kara kaşlara, ela gözlere yakılan türküler; siyah perçeme, al dudaklara yazılan şiirler; ve saymakla bitmeyecek nicesi. Bütün sanat ve edebiyat sahnesini kaplayan kadın, gariptir ki, tarih yazanların, insanlığın ve dünyanın tarihini yazdığını iddia edenlerin kaleminden dökülen satırların hiçbir yerinde yer almaz. Eril sistemin yetiştirdiği zihniyetin, eril zihinle yazdığı tarihten başkası değildir satırlara dökülen. Eril sistem, meydanlarda hangi kralın ya da askerin kaç düşman katlettiğiyle ilgilenirken, bir oda içinde oturmuş kadınların ne düşündüğü, düşüncelerinin ne sonuçlar doğurduğu ile hiç mi hiç ilgilenmez.

"Bir yüz, bir insan figürüydü çizdiğim. Anıtsal yapıtı Dişil Cinsin Ussal, Tinsel ve Bedensel Zayıflığı'nı yazmakta olan Profesör X'in görüntüsüydü bu."
   Gariptir, kadın üzerine yazılan satırların, söylenen sözlerin çoğu erkek zihninin ürünüdür. Çoğu demek yanlış olabilir, çünkü belli bir zaman öncesine kadar neredeyse hepsi demek daha doğru olabilirdi. Ve inanın zaman ilerledikçe kadının durumu iyiye gidiyor gibi görünebilir, Virginia Woolf bile bunun için bir asır daha geçse umutlarını koruyabilir, ama ben her şey için o kadar umutlu değilim. Önemli olan erkek zihninin kadına ne kadar şans tanıdığı, ne kadar izin verdiği değildir. Önemli olan nokta, kadının ne kadar direndiğidir. Bu konuda her ne kadar büyük büyük büyük ninelerimiz direnmemiş olsa da, direniş kuvvetlenmeli.

   "Kadınlar erkekler gibi yazıp erkekler gibi yaşar ya da erkeklere benzerlerse, çok yazık olur, çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz? Eğitim, benzerlikler yerine ayrılıkları ortaya çıkarıp güçlendirmemeli midir? Zaten benzerliklerimiz gereğinden fazla ve bir gezgin gelip başka ağaçların dalları arasında başka göklere bakan başka cinslerin varolduğu haberini getirirse, insanlık için bundan büyük hizmet olamaz ve üstelik Profesör X'i hemen koşup cetvellerini alarak kendi üstünlüğünü ölçerken izleme zevkine de ancak böyle kavuşabiliriz."
   Söyledim ya, gariptir, kadınlığın tarihi de, kendisi de kadınlardan çok erkekler tarafından yazılmıştır. (Gariptir, sürekli gariplikten bahsediyoruz, çok garip şu kadınlığın tarihi.) Erkek zihninin neden kadınlara bu kadar düşkün olduğu muamma iken, kadınların erkekler üzerine yazmaya çalıştığına da çok az rastlanmıştır. Şüphesiz kadının erkeği ya da erkeğin kadını yazma çabaları kendi doğrularından (ya da yanlışları; ki yıllarca kadının erkek zihni tarafından toplumda tutulduğu yer belliydi) başka bir şey de içermeyecektir. Burası büyük bir dünya, kadın ya da erkeği belirli stereotipler şeklinde algılamak dünyanın en saçma uğraşı olacaktır. Önemli olan, cinsiyet belasından kurtulabilmektir. Ve de cetvelli Profesör X gibilerden...
   Unutmayın. En önemli olan şeyler; kadının para kazanması, kendine ait bir odasının ve boş zamanının olmasıdır. Bunlar size çok maddiyatçı gelebilir. Fakat bu sizin gerçeklerden kopmanızı da engelleyecektir. Gerçeklerden kopmayın. Direnin. Ve yazın.
   Virginia Woolf'un kadınlar ve kurmaca yazın hakkındaki görüşleri; Kendine Ait Bir Oda, İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Deniz Feneri

   "Öyle ise tüm bunların içinden nasıl çıkılıyordu? Bir insan başkaları hakkında nasıl yargıya varıyor, nasıl fikir yürütüyordu? Şundan bundan tutturarak nasıl oluyor da hoşlanıyorum ya da hoşlanmıyorum gibi bir sonuç çıkarıyordu? Hem, sanki, bu sözcükler de ne demekti?"
   Gün olur, gece olur, sorular, acılar, kaygılar, sözcükler... Sözcükler gerçekten de nedir? Nesneleri mi anlatır sözcükler? Tam anlamıyla karşılar mı her sözcük, her kavramı; sarıp sarmalayabilir mi gerçekten tüm varlığıyla, kaosun hüküm sürdüğü zihnimizde iç içe geçmiş, kayıp ve yitik hisleri, kavramları? Sözcükler anlamını yitiriyor artık sevgili okuyucu, bir bir kayboluyorlar zihnimizden, kavramları da beraberinde götürerek.

   "İşte hep kendini sonunda, istesin istemesin, böyle denizin yavaş yavaş kemirdiği bir toprak parçası üzerinde bulur ve orada bırakılmış bir deniz kuşu gibi tek başına dururdu; bu onun yazgısı, ona özgü bir şeydi; işte onun asıl gücü, asıl üstünlüğü buradaydı; tüm fazlalıkları birden silkip atmak, özleşmek, küçülmek, bedence bile daha hafiflemek, daha yalın görünmek ve yine de kafa gücünden hiçbir şey yitirmemek; kendi küçük toprağı üzerinde durup, insanların içinde bulunduğu bilisizliğin, aymazlığın karanlığına meydan okumak, bizim bir şeyden haberimiz yok ama deniz, üzerinde durduğumuz kara parçasını alttan alta durmadan kemirmektedir, diye düşünmek - işte bu onun yazgısı, onun yeteneği idi."
   Üzerinde durduğumuz kara parçası, etrafımızı saran lanetli deniz tarafından kemiriliyor artık. Bütün kavramları, bütün değerleri yutuyor bu deniz. Geri vermemek üzere çekiyor içine. Kaybediyoruz, her şeyi. Şeyler, kavramlarını yitiriyorlar; sözcükler çekilip alınıyor bizden. Her seferinde bir sözcük yitiyor, her seferinde bir kavram. Bir şey hiçbir zaman bir sözcük olamadı. Bir şey hiçbir zaman bir şey olamadı. Hep kendi hareketiyle çoğaldı, kendi kavramlarını yarattı. İnsan da böyle. Her zaman yitiren ve her zaman çoğalan nesne. Düşüncelerde. Düşüncelerde. Ve düşüncelerde. Arı vızıltılarını siz de duyuyor musunuz? Hiç susmuyorlar. Sanki. Düşüncelerde.

   "Öyleyse diye sormuştu kendine, insanlar böyle bir kapalı kutu oldukları halde, nasıl oluyor da onlarla ilgili şöyledir, böyledir diye yargılara varabiliyoruz? İnsan tıpkı bir arı gibi, havada, elle tutulamaz, dille tadılamaz bir tatlı ya da acının ardına düşüp o kubbe gibi kovanın çevresinde gidip gidip geliyor, tek başına, ülkeleri kaplayan ıssız gökleri dolaştıktan sonra, sesle, devinimle dolu kovanlara geliyordu. Bu kovanlar insanlardı."
   İnsan, düşüncelerde yaşayan ve düşüncelerde varlığını sürdürebilen nesne. İnsanın düşünceler ile bağını koparmak, onun ölümü ile eş değerdir. Bu, onu insan bedenine kapatılmış bir hayvana dönüştürür. İnsan düşüncelerinde yaşar. İnsan sürekli düşüncelerinde hareket eder. İnsanı insan yapan, iki ayağı üzerinde dengede durabilmesi değildir; düşünceler arasında tadılamaz bir tatlı ya da acı peşinde uçmasıdır.
   Mrs. Ramsay ve Lily arasında bir yaşam, Virginia Woolf'un ördüğü duvarlar arasında bir dünyada. Belki de Virginia Woolf'un kadın ve kadının toplumdaki yeri üzerine hazırladığı tiyatronun senaryosu. Ya da romanın kurgusu. Ya da yitirdiğimiz sözcüklerden, kavramlardan biri pekâlâ. Anımsayamıyorum... Düşüncelerinden kopan ve insan olmayı yitiren, toplumun kadını gördüğü yerde duran, insan olmayı bırakıp, hayvan bedeni üzerinden türün devamlılığını sağlamak için çabalayan Mrs. Ramsay bir uçta; diğer uçta ise nesnelerin görüntüsünün ardında yaşayan, insan olmanın ve sanatın peşini bırakmayan Lily.
   Virginia Woolf'un Deniz Feneri. İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Mrs. Dalloway

   "Artık kimse üstüne bir şey söylemeyecekti, kimseyi yargılamayacaktı. Çok genç, aynı zamanda anlatılmaz şekilde yaşlı buluyordu kendini. Hem her şeyi bıçak gibi delip geçiyor, hem de dışarda kalıp bakıyordu. Arabaları gözlerken hep böyle onulmaz bir duygu, sanki çok uzaklardaymış, denizin ortasında yapayalnızmış gibi bir duygu kaplardı yüreğini; bir gün bile yaşamak çok, çok tehlikeliydi onca, hep böyle düşünmüştü."
   Yaşamanın acısını hissetmek. Yaşamın kendisini delip geçmek, tam merkezinden, kanlı ve sıcak. Kendi kesiklerimiz acıtıyor, kendimizi. Yaralarımızın tümü, yaraların tümü yaşamdan. Yaşamanın kendisi de tam olarak bu; yaşam yaralanmaktır. Yaşama gücü de o yaraları ne kadar taşıyabildiğinize bağlıdır. Bir ömür ya da bir gün. Ölmek riski çok yüksek. Yaşamın yaraları, acıları çok fazla. Kim bilir ne kadar dayanırsınız acıya, ne kadar cesaretiniz vardır denizin ortasında yapayalnız, acılarınızla dururken ilerlemeye, hiç bilmediğiniz ve görmediğiniz kıyılara doğru ilerlemeye. Kendi kapanmayan yaralarınızın acısını çekerken, kabul edebilir misiniz gerçekten tüm acıları beslemeyi?

   "Böyle bir dünyaya çocuk nasıl getirilir? Acıyı ne hakla besleyebiliriz? Uzun süreli sevgilerden yoksun küçük duyguların ardına takılıp şuraya buraya sürüklenen bu zevk düşkünü hayvanların soyunu ne hakla sürdürebiliriz?"
   Yaşamının her gününü acı duyarak geçirirken, gerçekten soruyorum, hakkınız var mı beslemeye tüm acıları? Var mı hakkınız, sürdürmeye bu kadim, ışık dolu -ama parlaklığıyla gözleri acıtan- laneti? Devam edebiliyor musunuz ki, ana rahminden itilerek çıktığınızdan beri yaşamaya? Öyle ya da böyle, acılarınızın kökenini tam da bu oluşturuyor; yaşama bile bir başkası tarafından itilerek başlamak. Yaşam bizi kucaklamıyor. Zorla sevdirmeye çalışıyoruz kendimizi. Dünyanın milyarlarca üvey evladından biriyiz yalnızca.

   "Demek bir başına bırakılmıştı. Kendini öldür, kendini öldür, diye haykırıyordu evren; bizim hatırımız için. Ama onların hatırı için neden öldürsündü kendini? Yemekler güzeldi; güneş sıcaktı; sonra kendini öldürmeye nasıl girişirdi insan, bıçakla mı, -ne kötü, her yan kana bulanır- yoksa havagazı koklayarak mı? Çok güçsüzdü; elini bile kaldıramıyordu. Üstelik şimdi ölmek üzere olan biri gibi yalnız, lanetlenmiş, bir başına bırakılmış olmasında inanmışların tadamayacağı bir özgürlük, bir lüks, görkem dolu bir ıssızlık buluyordu."
   Acılarımızın nedenleri nedir? Bir başına bırakılmak mı yoksa? Kendimiz olamamanın verdiği buruk bir yürek mi? Hiç mi yok bu buruk yüreğin duyumsadığı güzel tatlar? Isıtmıyor mu sırtımıza vuran ılık bahar güneşi artık bu yüreği? Duyamıyor muyuz, yüreğin attığı yaşam çığlıklarını? İnanmışların kasvetli, karanlık kelimeleri dolduruyor kulaklarımızı. Sıyrılmak gerek. Özgürlüğün tümünü kavramak, bahçede açan renkli gülleri koklayabilmek, ılık bahar güneşini hissetmek için. Sıyrılmak gerek tüm yaşamdan, inanmışlardan.
   Virginia Woolf. Ve işte Mrs. Dalloway'in satırlara dökülme amacı; "Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum. Sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçiminde." Mrs. Dalloway, İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.