Mrs. Dalloway

   "Artık kimse üstüne bir şey söylemeyecekti, kimseyi yargılamayacaktı. Çok genç, aynı zamanda anlatılmaz şekilde yaşlı buluyordu kendini. Hem her şeyi bıçak gibi delip geçiyor, hem de dışarda kalıp bakıyordu. Arabaları gözlerken hep böyle onulmaz bir duygu, sanki çok uzaklardaymış, denizin ortasında yapayalnızmış gibi bir duygu kaplardı yüreğini; bir gün bile yaşamak çok, çok tehlikeliydi onca, hep böyle düşünmüştü."
   Yaşamanın acısını hissetmek. Yaşamın kendisini delip geçmek, tam merkezinden, kanlı ve sıcak. Kendi kesiklerimiz acıtıyor, kendimizi. Yaralarımızın tümü, yaraların tümü yaşamdan. Yaşamanın kendisi de tam olarak bu; yaşam yaralanmaktır. Yaşama gücü de o yaraları ne kadar taşıyabildiğinize bağlıdır. Bir ömür ya da bir gün. Ölmek riski çok yüksek. Yaşamın yaraları, acıları çok fazla. Kim bilir ne kadar dayanırsınız acıya, ne kadar cesaretiniz vardır denizin ortasında yapayalnız, acılarınızla dururken ilerlemeye, hiç bilmediğiniz ve görmediğiniz kıyılara doğru ilerlemeye. Kendi kapanmayan yaralarınızın acısını çekerken, kabul edebilir misiniz gerçekten tüm acıları beslemeyi?

   "Böyle bir dünyaya çocuk nasıl getirilir? Acıyı ne hakla besleyebiliriz? Uzun süreli sevgilerden yoksun küçük duyguların ardına takılıp şuraya buraya sürüklenen bu zevk düşkünü hayvanların soyunu ne hakla sürdürebiliriz?"
   Yaşamının her gününü acı duyarak geçirirken, gerçekten soruyorum, hakkınız var mı beslemeye tüm acıları? Var mı hakkınız, sürdürmeye bu kadim, ışık dolu -ama parlaklığıyla gözleri acıtan- laneti? Devam edebiliyor musunuz ki, ana rahminden itilerek çıktığınızdan beri yaşamaya? Öyle ya da böyle, acılarınızın kökenini tam da bu oluşturuyor; yaşama bile bir başkası tarafından itilerek başlamak. Yaşam bizi kucaklamıyor. Zorla sevdirmeye çalışıyoruz kendimizi. Dünyanın milyarlarca üvey evladından biriyiz yalnızca.

   "Demek bir başına bırakılmıştı. Kendini öldür, kendini öldür, diye haykırıyordu evren; bizim hatırımız için. Ama onların hatırı için neden öldürsündü kendini? Yemekler güzeldi; güneş sıcaktı; sonra kendini öldürmeye nasıl girişirdi insan, bıçakla mı, -ne kötü, her yan kana bulanır- yoksa havagazı koklayarak mı? Çok güçsüzdü; elini bile kaldıramıyordu. Üstelik şimdi ölmek üzere olan biri gibi yalnız, lanetlenmiş, bir başına bırakılmış olmasında inanmışların tadamayacağı bir özgürlük, bir lüks, görkem dolu bir ıssızlık buluyordu."
   Acılarımızın nedenleri nedir? Bir başına bırakılmak mı yoksa? Kendimiz olamamanın verdiği buruk bir yürek mi? Hiç mi yok bu buruk yüreğin duyumsadığı güzel tatlar? Isıtmıyor mu sırtımıza vuran ılık bahar güneşi artık bu yüreği? Duyamıyor muyuz, yüreğin attığı yaşam çığlıklarını? İnanmışların kasvetli, karanlık kelimeleri dolduruyor kulaklarımızı. Sıyrılmak gerek. Özgürlüğün tümünü kavramak, bahçede açan renkli gülleri koklayabilmek, ılık bahar güneşini hissetmek için. Sıyrılmak gerek tüm yaşamdan, inanmışlardan.
   Virginia Woolf. Ve işte Mrs. Dalloway'in satırlara dökülme amacı; "Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum. Sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçiminde." Mrs. Dalloway, İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

5 yorum :

virginia woolf romanda ''insan bağışlanmalı, çünkü seçimler ya da tepkiler farklı da olsa onları tetikleyen bütün duygular aynı kaynaktan besleniyor, insandan.
ve bildikten sonra aslında hepimiz aynıyız'' diyor.

Mrs. Dalloway ve Septimus arasında oynanıyor asıl oyun. Biri "sağlığı", biri "çılgınlığı", biri "yaşamı" biri "ölümü".
Yaşam da, ölüm de, sağlık da, çılgınlık da belirsiz kavramlar. Hepsi bir. Hepsi insana dair.

Bir de, kendini bağışlamadı Virginia...

Hem parlak, hem ışık dolu, hem lanetli... İnsanı yaşaması için tahrik eden kavramlar ve barındırdıkları... Olabilir mi?

Yorum Gönder