Gizli Cennet

   Jülide Özçelik'in Jazz İstanbul Vol. 2 albümünden
Gizli Cennet; çocukluğuyla, renkli balonlarını da yitirenlere... 
~
"... Çocukluğun kendini saf bir biçimde
akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!.."
                                                  Nilgün Marmara
Öyle bir yer ki anlatılmaz
Hüznü ayrı tarif edilmez
Bilen bilir fark edilmez
Rüyalardan çıkıp gelir
~
Huzurlu halin başka güzel
Coşkusu rengârenk ve alımlı
Grisi hırçın ve de sınırsız
Orada yapayalnız kalırsınız
~
Pamuk şekerdi sanki tertemiz
O güzel bulutlar
Çocukken renkli balonlar gibiydi
Tüm umutlar...

Yürekte Bukağı

   "Karşımdakinin, benzeri duyguları, anları, başkalarıyla -başka kadınlarla, başka erkeklerle- daha önce paylaşmış olması, bir gün kesinlikle yeniden paylaşacağı gerçeği, benim de yaşamışlığım, yaşayacaklığım da zedelemiyor duygunun, anın gerçekliğini. Tersine, saygınlığını arttırıyor, pekiştiriyor.
   Bir kere yaşanıldı ya, sürecektir. Başka yerlerde, başka zamanlarda, başka kişilerle. İki kişiyi bir an için belli iki kişi yapar; bir güneş dürbünü gibi başka deneylerin, başka kişilerin renklerini yansıtır onlarda, derken yüzlerini siler. Kimdir karşımızdaki? Kimlerdir?"
   Yaşamı, ilişkileri -yürek ya da kan bağı, hiçbir zaman fark etmedi- birkaç kelimeyle anlatmam istense şöyle olurdu. Korkuyorum, korkuyorum, korkuyorum. Her insan yüreğime ve aklıma birbirinden farklı duygular, farklı yaşantılar ve farklı farklı anlamlar sokuyor. Her zaman sonuç aynı; hiçbiri, hiçbirini tutmuyor. Şöyle sormalıyım belki de kendime. Yeni insanlar ve yeni yaşanmışlıklar da kendisiyle beraber yeni korkular mı getiriyor? Neden korkuyorum? Ya da neden korkmamalıyım ki? Korku neden kaçınılası bir duygu olmalı, neden korkmamalıyım? Kendimi insanlar konusunda düşünmeye zorladığımda kafam dağılıyor. Düşüncelerim birbirini izlemiyor. Kimdir, kimlerdir karşımdakiler? Bilmiyorum. Bir tek benin farkındayım. O da beni inanılmaz yoruyor, hüzünlendiriyor.

   "Karabaş kulaklarını dikmiş koşuyor arabanın ardından. Arasıra durup bir ağacı kokluyor, kuyruğundaki sineği kovalamak için dört dönüyor. Bir türküden bir türküye geçiyor Ahmet:

   Açtı m'ola şu Sivas'ın gülü yaprağı
   Çekti bizi bu yerlerin suyu toprağı...

   Bir hüzün çöküyor içine. Hüzünlenmek için türkü söylenir mi hiç? Ama hep böyle olur. Geç bunu:

   Yiğit sevdiğinden soğuuuur aman amaaaaaan
   Sarılmayı sarılmayıııı....

   Yak bir cigara. Sevdiğimiz mi var ki efkârlandık Karabaş?"
   Yak bir cigara. Her hüznüme bir cigara yakıyorsam; hüzünlerimle ve dumanla birlikte gecenin içime çektiğim kokusunu hissediyor, kimsesiz kalmış, ışıksız, lambaların bile küstüğü bir sokağa türkü söylüyorsam, bu yaşamak mıdır? Yaşamak, gece çökünce, bazen sessizce oturmak, bazen de türkü söylemek midir? Ah, yaşamayı biliyor muyum be Karabaş? Geldik, gidiyoruz. Bir iki türkü derken, ne kim olduğumu bilerek, ne de nasıl olduğumu. Bana nasıl olduğumu soranlar karşısındaki afallamalarım da bu yüzden midir? Ah, onu da bilmiyorum Karabaş, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim; hüzünlüyüm ve yorgunum. Yüreğimde bir bukağı varmışçasına.

   "Savaşlar, kırımlar, hep başka yerlerde, dışarda geçmiş. Gelip gidenlerden böyle birkaç iz kalmış.
   Bu toprak eski, yorgun cansızlıktan.
   Deniz, artık vereceği bir şey kalmamışçasına yorgun vuruyor kıyıya.
   Radyoda fasıl: Sensiz ey şuh... Saat beşbuçuk demek.
   Yorgunum. Verebileceklerimden, veremediklerimden yorgunum. Biriktirdiklerimden. Bir alsalardı, o yürekliliği gösterselerdi."
   Ne çok şey var biriktirdiğim. Gam, keder koleksiyoncusu gibiyim. Bazıları o kadar büyük, o kadar acıtıyor ki; yaralarımı saklamak ne kadar zor geliyor. Yaralarımı taşımaktan yorgunum. Yorgunum. Güçsüz. Ayakta durabilme gücü, yıkılmamak için. Biliyorum, yıkılmak da hakkım, seçeneğim, tabancamdaki son mermi. Sanırım hâlâ inanmak istiyor bu yürek, bütün bukağılara rağmen.
   Tomris Uyar, Yürekte Bukağı... Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken soruyorum; ne zamandır yürekteki bukağıların çözüleceği an?

Büyük Saat

       "Bir nefes gelsin yâdellerden dudaklarıma 
       Dostça selâmlarla ılık 
       Bir limanda ışıklar sönsün
       Birinde yansın. 
       Artık zamanıdır ağlamanın karanlıklarda
       Turnam bırak…"
    Ah, ne çok söylenecek söz var, ne çok! Ne ettik, neler yaptık da böyle küstürebildik kendimize tanrıları. Yüreklerimize, dillerimize kilitler vurulmuş. Sessizlik tabutunda boylu boyunca uzanmış yatıyoruz, çağlardır. Ne bir demet ışık, ne bir ses. Sadece karanlık var. Ve kilitleri ruhun. Turnam, hiçbir sesi duyamaz oldu bu kulaklar artık. Hiçbir şarkı çalmaz. Dudaklarım kurumuş sessizlikten. Ve ben yine şiirler okuyorum Turnam. Turgut Uyar okuyorum, ne çok severim, bilirsin. Şimdi ağlamak vaktidir; şimdi, şiir okumak vaktidir karanlıklarda.

       "Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
       Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde 
       Diyarı gurbette kanlı bir aşk 
       Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde 
       En uzak beyazlar,
       En yakın ikindilerde, duygulu 
       Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam 
       İçip içip ağlasam..."

   Şiirler okuyorum geceleri. Kan tutmuş gözlerim, bırakmıyor. Uyuduğum bütün uykularsa, kan uyku. Gerçekten, kendi kendine çekilmez olur mu hiç, bir ömür? Kaçmak istiyorum artık kendi kaderimden. Kaçmak. Kendi kederimden kaçmak. Kendi kederimin tüm gözyaşlarını döktüm artık, yorgun yanaklarım. Ki, uzak kaderlerin özlemini çekiyor artık bu bir çift göz. Sahil meyhanesinin kokusunu. Köylerin kokusunu. Deniz kokusunu. Turnam, yolların kokusunu özlüyor.

       "Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
       Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
       Daima daha taze, daima yeni baştan
       Turnam bir gün bırakmıyacağım peşini,
       Sen nereye, ben oraya, adım adım
       İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım.."


   Şimdi senin derdini çeker bu gönül, ve şimdi senin kederine kanar. Bilir misin? Hiçbir zaman dertsiz kalmaz bu gönül. Aranansa keder, aranansa hüzün. Her zaman bulunur. Her zaman daha taze, her zaman daha yeni, yeni baştan kanar. Söyledim ya, yürek bu, kanar. Turnam. Bak yine Turgut Uyar okuyorum. Ne de güzel anlatır derdimi o. Ne de güzel söyler, her cümleyi. Affet, yine kendi kelimelerim değil. Affet. Turnam. Aranansa kelimeler, onlar da bulunur. Bir çift gözde, bir yaprakta ya da bir kuşta. Bıktın değil mi kuşlardan? Bıktırdım. Ama sev. Turnam. Sev. Kuşları da sev. Çünkü, insan sevdikçe iyileşiyor, ben de anladım. Ve tekrar, sev. Turnam. Kuşları sevmesen de olur. Artık, ne kuşlar umurumda, ne çiçekler, ne de başka turnalar. Sev Turnam. Şiirleri sev. Turgut Uyar'ı sev. Şiirleri bir kez daha sev. Elbet, sana da yazılır. Turnam. Sana da güzellemeler yazılır, Turnam'a, güzellemeler...

       "Bana ne, bir seher vakti Aladağ üzerinden
       Cenuba dizi dizi turnalar geçecekse..

       Âlemde neyim var gözlerimden gayrı
       Her yolun, her menzilin sevdalısıyım.
       Bir kuş, bir bıçak, bir balık dipdiri
       Dünyanın sonundan yüzyıllar evvel
       Ben bir garip insan bıkmış, usanmış.

       Varsın şarkısız kalsın ömrümce dudaklarım
       Suyunu hep aynı çeşmeden içecekse.."

Dizboyu Papatyalar

   "Bandırma ekspresi bugünkünün aynı. Bir değişiklik yok. İçerisi havasızdı yine. Sigara dumanları ortalıkta dönenip duruyordu. Kimi yolcular, bezgin bir yürekle denklerinin üstüne çökmüşlerdi. Her zamanki gibi. Kimileri, sahanlıkta durmuş, dışarıyı gözlüyorlardı. Nereden geldiklerini, nereye varacaklarını düşünüyorlardı."
   Yolculuk mu? Neresinden başlamalı yolculuğa, bilmiyorsun değil mi, sevgili okuyucu? Bilemezsin, bilemeyeceksin de. Ben sana söyleyeyim. Seninle birlikte başladı yolculuğun da. Ne nereden geldiğini, ne de nereye varacağını bilebilirsin. Hem geçmiş, hem de gelecek; ikisi de sırtındaki kamburun senin. Bezgin yüreğinin kederi. Dolmuş gözlerinin yaşı. Ve bunların ne ötesi ne de berisi. Duyuyor musun düdük seslerini ekspresin? Atla, bezgin yolcu, kaçıracaksın yoksa.

   "O günlerde bile - balıkçı amcanın sandalında okul harçlığını çıkarmaya çalıştığın günlerde yani - kuşların kışkırtıcı çığlıklarına bir kere bile kaptırmamışsındır kendini, kalıbımı basarım. Hep önüne bakmışsındır, gözünü oltandan ayırmamışsındır. (Şimdi benimle konuşurken de hep önüne bakıyorsun.) Sonra acıktığında, ananın verdiği çıkınından zeytinle ekmeği çıkarıp yemişsindir. Yavaş yavaş çiğneyerek, büyük lokmalar atarak, yediğinin tadını bile düşünmeden."
    Bezginliğin, şimdinin özleminden. Ne öncenin ne de sonranın, yolcu. Sen hiç başlamadığın yolculukların yükünü taşıyorsun. Ve çoktan bitirdiğin, bitirmek istemediğin yolculukların. Şimdinin özlemini çekiyorsun, şimdinin. Ya önüne bakıyorsun, ya da arkana. Ne yediğini bile düşünmüyorsun. Hep ne yiyeceğinin derdindesin, ya da eskiden tadına baktığın güzelliklerin. Bir dur, bir soluklan artık. Bezdirdin bu yüreği, aklına oyuncak ettin. Bırak şu aklının çizdiği kuşbakışı krokileri de, dinle, yüreğinle dinle, balıkçı kasabasında, kuşlar çığlık çığlığa. Dinle! Ancak, bilmiyorum, sever misin kuşları?

   "Böyle anlarda hep olur. Yerinde kullanılan bir sözcük, rasgele yükselen bir şarkı, nasıl kavratır yaşamayı! Ne diyor radyodaki ses: Teamo Te. Ne demek olabilir Teamo Te? 'Seni seviyorum, seni, seni, seni,' gibi bir şey. Hiç usanmadan, hep yineleyerek.
   Dili bilmesek bile anlıyoruz, çünkü Akdeniz'in ortak dili bu. 'Dizboyu Papatyalar,' anlamına da gelebilir, 'Daha yığınla çocuk var doğurulacak, yığınla çocuk bezi, don, erkek çorabı var yıkanacak,' anlamına da. 'Seni seviyorum, hadi hoşça kal, bir gün o kıyı kahvesinde yanına çöküp dostça iki kadeh içebilme isteğim baskın geliyor,' anlamına da..."
   Dizboyu, dizboyu, dizboyu papatyalar... Olur böyle anlarda. Evet, bir kelime, bir cümle, bir fısıltı. Dudaklarından çıkan ve rüzgârla sevgilinin kulaklarına ulaşan bir fısıltı. Çığlıklar, yeni yeni duymaya başladığın kuşların çığlıkları. Ya da dizboyu, dizboyu papatyalar! Bazen ne çok şey anlatır dizboyu papatyalar; "Ya kal de, ya da git!" de diyebilirler. Ya da "Sev beni!" diyebilir dizboyu papatyalar. Ya da "Bırak tüm aşkları, çiçekleri, sadece sabaha kadar sevişelim." de diyebilir, dizboyu papatyalar.
   Tomris Uyar, o güzel kadının büyüttüğü, Dizboyu Papatyalar; Yapı Kredi Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; dizboyu papatyalar!

Kırmızı Kahverengi Defter

   "7 Eylül, 86

   Yeryüzünün tüm bağırsakları uzunluğunca umutsuzluğumuz içerde labirentin karmaşıklığı boyunca katlanan bir saldırma ve saldırılma korkusu.
   Çıkış yolu mu? Arka pencere hangi gezegene açılır? Baktığı yer yakın bir beyaz duvar, kısaltılmış uzunluk...


   Aşk bu ya dövüşürler!"
   Aşk. Yaşamak aşkı. Ve hayatta kalma aşkı. Aşk bu ya, onlar hep dövüştüler. Ve ben onun, Nilgün'ün sözlerinde, her zaman bir kaçış, bir arka pencere özlemi duyumsuyorum. Beni en derinliklerimde bile yakalayan ve kemiklerimi sarsan bir duyumsama. Umutsuzlukların, sonsuz uzunluktaki umutsuzluklarımızın, üzüntülerimizin ya da bakmaktan korktuğumuz beyaz duvarların bile yıkılacağı bir duyumsamadan bahsediyorum. Sımsıkı kapanmış parmakların (artık çok yoruldu yıkım bekleyen ellerimiz) bir bir açılacağı bir duyumsama. Uçuruma düşeceğimiz bir duyumsama.

   "Yaşamlarımız kısa mesafelerde bir kuş uçuşu kadar (göçebilen kuşların yolları ve kargalara verilen yaşam payı dışında) gençyaz ve yaşlıbahar arasında ufalanan bir yaprağınki denli rüzgârlara açık. Bu bilgi bizi inlerimizden çıkararak (kimi zaman da tam tersi) altruizm adlı meydana gönderiyor. Belki meydan bir Pazar yeridir, Belki de yetişkin maskelerini sorumluluk duygusuyla yüzlerimize yerleştirdiğimiz bir çocuk bahçesi ..."
   Kargaları ve turnaları ve yıkım(?) getiren diğer kuşları saymazsak, ah, ne de kısadır yaşamlarımız! Ve ne kadar kırılgan şu insan denilen varlık, kimi zaman, ki rüzgârın esişiyle yıkılacak. Ve bu ışığın işlevsizliğiyle sana sesleniyorum ey yüksek yapıcı! Yaptığın bu zulmün, kendisi nedir bir aldanmadan başka? Ve hakir gördüğünün kanıtı olarak yapılan bir yüzüne tükürüş müdür insanoğlunun? Yüzüne tükürülen insanoğlu, ki aptaldır, çıkar inlerinden, dosdoğru Pazar yerine. Ve Pazar yeri bakışların, bedenin ve tüm saflığının kirletilmesine izin verir.

   "bütün yalnızlıklarınızın ilenci
   korusun çoğulluklarınızı
   cinnet koyun erdemin adını
   maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
   hepiniz mezarısınız kendinizin..."

   Ya da bir çocuk bahçesidir çıkılan, maskeleri kuşanıp...

   KAĞAN
   "Hayat yine de üzülmeye değer!"
   NİLGÜN
   "Hayatın neresinden dönülse kârdır!"

   Yaşam boyunca, kimileri vardır ki, belki umutları henüz bağırsaklar uzunluğunca olup kendi boyunlarına dolanmamıştır, onlar altruizm meydanına çıkar; kimileri de, meydanın kendisini tüm yokluğuyla yadsır. Tıpkı yadsıdıkları hayatın yokluğu gibi.
   Ve onlar her zaman şöyle haykırır;

                             "Ölürken kahkahamı ona bırakacağım.
                             Kış uykusundaki melek"

Kendimi Yıkmaya Hakkım Var

   "Shakespeare şöyle demiş: 'Ölüm cüret edip bize gelmeden önce, sır doludur o ölüm: evine koşup girersek bu günah mıdır?' Bu büyük oyun yazarından çağlar sonraki bir dönemin şairi Sylvia Plath ise bir adım daha ileriye gider: 'Kan fışkırmasıdır şiir. Ve bunu önlemenin yolu yoktur.' Bu satırları yazan kadın, gaz ocağının vanasını açıp intihar etmişti."
   Ben bir öykü anlatıcısıyım sevgili okur; yıldızlarla kirlenmiş bir gece göğünün altında, size öyküler anlattım, anlatacağım. Yaşamak isteyenlerin öyküsü ya da yaşamın kendisinin öyküsü. Nasıl isterseniz öyle söyleyin. Ama sevdiğim başka öyküler de vardır, anlatmak istediğim. Nereye giderlerse gitsinler yaşamla uzlaşamayanların öyküsü (Hem uzlaşmak nedir ki zaten, isteyelim?). Nereye giderlerse gitsinler kendilerini, kendi ceplerinde götürenlerin öyküsü. Onlar yaşamın değil, başka bir şeyin öyküsünü anlatır. Rüzgârlı bir caddenin öyküsü gibi, zira ellerin yıkıldığı günlerde, caddede rüzgâr eser. Yıkımın kol gezdiği, rüzgârlı bir caddenin öyküsüdür bu.

   "Geceleri çok geç saatlerde uyurum. Benim için hayatımın yüzde altmış beşi intihardır, sadece yüzde otuz beşini yaşarım. Hayatım fazlasıyla ucuz, bu yüzden ömrümün yüzde otuzunu kaplar. Hayatımda kol, ip ve birkaç düğme eksik. Hayatımın yüzde beşiyse kansızlık nöbeti eşliğinde yarı açık, yarı baygın gözlerimle komaya adandı. Bu yüzde beşe dada denir. Dolayısıyla hayat ucuz, ölüm biraz daha kıymetli ve pahalıdır. Ancak hayat da ölüm de cezbedicidir."
(Tristan Tzara, Nasıl Çekici, İyimser ve Zarif Oldum)
   Geceleri çok geç saatlerde uyuduğum doğrudur. Bazen sabaha karşı kuşların sesiyle irkildiğim de. Ancak ömrümün kaçta kaçı ölümdür, kaçta kaçı ise hayatım, bilemem. Küçük yüzdeler halinde, araya sıkıştırmaya çalıştığım birçok şey de oldu. Ömrümün kaçta kaçını kapladığını bilmediğim hayatımı, neye adamam gerektiğinden de emin değilim. Ancak size başka bir öyküden bahsedeyim. Hayatını, Holfernes'in kafasını almaya adayan Judith'in öyküsü. Hayatı bir şeylere adamanın kendisi ve adanmışlıkların hazzını ölçmek, Gustav Klimt'in Judith'inde, ölümsüzlüğe sürükleniyor. Ancak, varolan hayatı ölümsüzlüğe adamak, hayatı ölümle biçmek değil midir?

   "Sanatın amacı güzelliği, hatta yaşayan güzelliği dile dökme arzusuysa eğer, performans dışındaki bütün sanatlar sahte. Uzlaşma, boş bir ebediyete karşı duyulan arzuların artığı değil midir? Performansa yapılan bütün saldırılar gerçek güzellikten duyulan korkudandır. İnsanlar ölümsüzlüğe duydukları saplantıdan dolayı gerçek güzelliği hapsederler. Onlar ölmüş sanata alışmış kölelerdir."
   Kişinin, kendini yıkmaya hakkı var mıdır? Ya da uzlaşmayı inkar etmeye? Camus intihara bir teslim oluş gözüyle bakıyordu. Öyle midir? Ölüme mi teslim oluştur bu; yoksa karşısında dikilmenin saçmalığını anladığımız yaşamın kendisine mi? Nereye gidersek gidelim bu yaşama saçmalığı devam ediyorsa eğer kaçmak neden? Ve yaşamak bir sanat olabildiyse eğer, ne saçma bir sanattır yaşamak. Peki, intihar da, ölümün kendisini bir sanat yapabilirse, ölmek de bir sanat değil midir, her şey gibi?
   Kim Young-Ha'dan, Kendimi Yıkmaya Hakkım Var, Agora Kitaplığı'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Kurtlarla Koşan Kadınlar

   "Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın'ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hâlâ varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı."
   Uygar olmanın, toplumun ve beton binaların dayattığı standartlarda bir yaşamı sürdürmeye çalışmak, neredeyse bir ölüm olarak değerlendirilebilir. Bu tinin ölümüdür. Hislerin ölümü. Yaşamın ölümü. Vahşi Kadın bu kalıplara dayanamaz, kaçacak yerler arar ve her zaman da bulur. Asıl sorun kaçacak yerleri bulmanın öncesinde geçen zamandır. Ve bu vahşi yaşama duyulan özlem ne kadar büyürse, zincirlerinden kurtulduğu zaman kadının atacağı çığlıklar da bir o kadar şiddetli olacaktır.
   Vahşi Kadın'a gelecek olursak,  yaşam/ölüm/yaşamı temsil eder. Ölüm olmadan yaşamın kendisi de düşünülemez. Ve sağlam bir benlik yaratmış, erginlenmiş bir kadın için ölüme izin vermenin her zaman imkânı vardır. Çünkü ölümler yeni doğumlar getirecektir. Uzatılan saçların ardında yeni gülüşler açacaktır. Ve bu gülüşleri açtıran Vahşi Kadın'a dair öykülerden biri; Kurt Kadın'ı, La Loba'yı aktarmama izin verin.

   "La Loba’nın tek işi kemik toplamaktır. Özellikle dünyadan kaybolma tehlikesinde olanları toplayıp korur ve saklar. Mağarası her cinsten çöl yaratığının kemikleriyle doludur: Geyik, çıngıraklı yılan, karga. Ama uzmanlık alanı kurtlardır.
   "Montaña’larda [dağlarda], arrayo’larda [kurumuş dere yataklarında] kurt kemikleri arayrak toprağı didik didik eder, sürünür, emekler. Bütün bir iskeleti bir araya getirdiğinde, son kemik yerine yerleşip yaratığın güzelim beyaz heykeli gözlerinin önünde uzanıverdiğinde, ateşin yanına oturur ve hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünür.
   "Emin olduğunda ise, criatura’nın yanında durur, kollarını üzerine kaldırır ve şarkı söylemeye başlar. O anda kurdun kaburga kemikleri ve bacak kemikleri ete kemiğe bürünmeye başlar ve yaratık kürkle kaplanır. La Loba şarkı söylemeye devam eder ve yaratığın bedeni varoluşa daha çok yaklaşır; kuyruğu kabarık ve güçlü bir şekilde yukarıya doğru kıvrılır.
   "Ve La Loba daha çok şarkı söyler ve kurt yaratık soluk alıp vermeye başlar.
   "Ve La Loba şarkısını öyle derinden söyler ki, çölün zemini sallanır ve o şarkı söyledikçe kurt gözlerini açar, ayağa fırlar ve kanyona doğru koşarak gözden kaybolur.
   "Koşusunun bir yerinde, ister koşusunun hızı, ister yolunun bir nehre düşmesi, isterse de güneşten veya aydan gelen bir ışının tam yerine denk gelmesi yüzünden olsun, kurt birdenbire, özgürce ufka doğru koşarak kahkahalar atan bir kadına dönüşür.
   "Öyleyse, unutmayın, çölde dolaşıyorsanız ve günbatımı da yakınsa ve hani biraz da kaybolmuşsanız ve yorgunsanız, şansınız yaver gidiyor demektir, çünkü La Loba sizden hoşlanabilir ve size bir şey gösterebilir – ruha dair bir şey."
   Kemikler. Unutmayın, kemiklerin aşınması çok zordur. Vahşi Kadın'ı tamamen yok etmek imkânsızdır. Onun kemikleri hâlâ içinizde bir yerlerde, psişenin karanlık odalarından birinde titremeye, birbirine çarpmaya ve melodiler oluşturmaya devam eder. Melodiye, müziğe kulak verin. Kemikleri bulup Vahşi Kadın'ı uyandırın. Zira Vahşi Kadın yaşam tanrıçasının ta kendisidir. Vahşi kadınla sağlıklı bir ilişki kuramamış kadın yaşamın kendisinin ne olduğunu asla ama asla öğrenemez. Ona vaat edilenler kısa ve uçucu hayallerdir. Kibritçi Kız'ın elinde kalan son kibritlerini tüketirken gördüğü hayaller gibi hayaller. Sonrası ise yoktur.

   "1960'ların blues şarkıcısı Janis Joplin, tini ezen kuvvetler tarafından içgüdüsü zedelenmiş olan yabanıl kadına iyi bir örnektir. Onun yaratıcı hayatı, masum merakı, hayat sevgisi, büyüme yılları sırasında dünyaya bir ölçüde saygısız bakışı, zamanın beyaz Güneyli Baptist toplumunun 'iyi-kız' anlayışıyla onu kuşatanların büyük bir kısmı ve öğretmenleri tarafından acımasızca karalanmıştı.
   "Çok başarılı bir öğrenci ve yetenekli bir ressam olduğu halde, makyaj yapmadığı için diğer kızlar tarafından; kasabanın dışındaki yüksekçe bir kayaya tırmanıp orada arkadaşlarıyla şarkı söylemekten ve caz dinlemekten hoşlandığı için ise komşuları tarafından dışlanmıştı. Sonunda blues dünyasına kaçtığında o kadar açtı ki, artık ne zaman yeter diyeceğini bilemiyordu. Sınırları sallantıdaydı, bu ise seks, içki ve ilaçlar konusunda sınır tanımamasına yol açmıştı."
   Vahşi Kadın, benliğin kendisine yaşamı getirir. Ve ölümü de. Benliğe bilgeliği, yaşamın sırlarını da getirir. Sınırlarını bilmeyi. Vahşi Kadın'ın diri diri gömüldüğü, henüz nefes alırken üzerine toprak atılmaya çalışıldığı kültürlerde, kadın benliğinin Vahşi Kadın'la tanışması engellenir. Modern toplum kültür ve uygarlığı çoğu zaman kötü, şehvet düşkünü  olarak nitelediği psişenin bilgelik, yaratıcılık ve yaşamın kendisini öğreten kısmını öldürür. Vahşi Kadın ölmüştür ve benlik artık yalnızdır.

"bir kadın yalnız bırakıldı, yakında beklemekten bıkacak
çılgınca şeyler yapacak, evet, yalnız fırsatlarda"

Artık Janis Joplin'in A Woman Left Lonely'yi söylerken ne hissettiğini belki biraz anlayabilirsiniz.

    "Topluluğumuzdan biri, India Cook adlı genç, siyah bir kemancı, kadınlar için çaldı. Dışarıda, açık avludaydık; hava çok soğuktu ve rüzgâr açık sahnenin üstündeki dekorun etrafında Vuuuuu! diye esiyordu. Kemancı, kemanının yayını elektrikli kemanının telleri üzerine yerleştirdi ve bir minor anahtarda içe işleyen bir müzik çaldı. Kemanı düpedüz ağlıyordu. İri yarı bir Lakota kadını, kolumu yumrukladı ve kaba bir sesle 'Bu ses... bu keman, içimde bir yerin kilitlerini açıyor. Sonsuza kadar sımsıkı kilitlendiğimi sanıyordum,' diye fısıldadı. Geniş yüzü hem şaşkın, hem de semavi görünüyordu. Kalbim parçalandı, ama iyi bir anlamda, çünkü geçmişte başına her ne gelmiş olursa olsun -ve başına ne kadar çok şey gelmiş olursa olsun- denizden gelen çığlığı, evden gelen o çağrıyı hâlâ duyabiliyordu."
   Ne kadar çok acı görmüş olursanız olun, hapsedilin, kanatlarınız kırılsın ya da karanlıklardan yürüyün; eğer içinizde Vahşi Kadın'ın kemikleri hâlâ duruyorsa sizin için de umut var demektir. Sonsuza kadar sımsıkı kilitlendiğinizi sanabilirsiniz ancak asla öyle olmaz. Eğer bir hayat yaşamak istiyorsanız ve kilitlere dahi vurulmuşsanız, Vahşi Kadın'ın ölmesine asla izin vermeyin. Müzikle, resimle, gülerek, ağlayarak ve yeri geldiğinde biraz da "müstehcenlikle" onu ayakta tutun.
   Clarissa P. Estés'ten, Kurtlarla Koşan Kadınlar, Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken sizi "müstehcen" ve ufak bir öyküyle başbaşa bırakıyor ve diyorum ki; okuyun.

   "General Eisenhower Ruanda'daki birliklerini ziyaret edecekti (belki de Borneo'ydu. General MacArthur da olabilir. O zamanlar benim için bunun pek bir anlamı yoktu).  Vali, Eisenhower cipiyle oradan geçerken, tüm yerli kadınların toprak yolun kenarına dizilip alkışlamasını, el sallayarak ona hoş geldin demesini istemişti. Tek sorun, yerli kadınların bir boncuk kolyeden, bazen de bir lastik kemerden başka bir şey giymemeleriydi.
   "Hayır, hayır, buna izin verilemezdi. Bu yüzden vali, kabilenin şefini çağırdı ve ona bu zor durumu anlattı. 'Endişeye gerek yok,' dedi şef. Eğer vali birkaç düzine etek ve bluz temin edebilirse, kadınların bu bir kerelik olay için bunları giymesini sağlayacaktı. Vali ve yerel misyonerler, giysileri temin etmeyi becerdiler.
   "Ne var ki, büyük geçit töreninin yapılacağı gün Eisenhower'ın cipiyle yoldan geçmesinden sadece dakikalar önce tüm yerli kadınlar itaatkâr bir şekilde etekleri giyerken bluzlardan hoşlanmamış ve onları evde bırakmışlardı. Böylece bütün kadınlar yolun her iki yanına etekleri giymiş, ama göğüsleri açık bir şekilde sıralanmışlardı; üzerlerinde başka herhangi bir giysi ve iç çamaşırı yoktu.
   "Eh, bunu duyduğunda neredeyse felç geçiren vali öfkeyle şefi çağırdı. Şef, kadın şefin diğer kadınlarla görüştüğünü söyledi ve kadınların general geçerken göğüslerini örtmelerini sağlayacak bir plana razı oldukarı güvencesini verdi. 'Emin misin?' diye bağırdı vali.
   "'Eminim. Çok eminim,' dedi şef.
   "Hem tartışacak zaman da yoktu. Sıra sıra dizilmiş göğsü açık kadınlar, eteklerinin önünü  şükranla kaldırıp yüzlerini örterken, aralarından geçen General Eisenhower'ın nasıl bir tepki verdiğini sadece tahmin edebiliriz."