Kendimi Yıkmaya Hakkım Var

   "Shakespeare şöyle demiş: 'Ölüm cüret edip bize gelmeden önce, sır doludur o ölüm: evine koşup girersek bu günah mıdır?' Bu büyük oyun yazarından çağlar sonraki bir dönemin şairi Sylvia Plath ise bir adım daha ileriye gider: 'Kan fışkırmasıdır şiir. Ve bunu önlemenin yolu yoktur.' Bu satırları yazan kadın, gaz ocağının vanasını açıp intihar etmişti."
   Ben bir öykü anlatıcısıyım sevgili okur; yıldızlarla kirlenmiş bir gece göğünün altında, size öyküler anlattım, anlatacağım. Yaşamak isteyenlerin öyküsü ya da yaşamın kendisinin öyküsü. Nasıl isterseniz öyle söyleyin. Ama sevdiğim başka öyküler de vardır, anlatmak istediğim. Nereye giderlerse gitsinler yaşamla uzlaşamayanların öyküsü (Hem uzlaşmak nedir ki zaten, isteyelim?). Nereye giderlerse gitsinler kendilerini, kendi ceplerinde götürenlerin öyküsü. Onlar yaşamın değil, başka bir şeyin öyküsünü anlatır. Rüzgârlı bir caddenin öyküsü gibi, zira ellerin yıkıldığı günlerde, caddede rüzgâr eser. Yıkımın kol gezdiği, rüzgârlı bir caddenin öyküsüdür bu.

   "Geceleri çok geç saatlerde uyurum. Benim için hayatımın yüzde altmış beşi intihardır, sadece yüzde otuz beşini yaşarım. Hayatım fazlasıyla ucuz, bu yüzden ömrümün yüzde otuzunu kaplar. Hayatımda kol, ip ve birkaç düğme eksik. Hayatımın yüzde beşiyse kansızlık nöbeti eşliğinde yarı açık, yarı baygın gözlerimle komaya adandı. Bu yüzde beşe dada denir. Dolayısıyla hayat ucuz, ölüm biraz daha kıymetli ve pahalıdır. Ancak hayat da ölüm de cezbedicidir."
(Tristan Tzara, Nasıl Çekici, İyimser ve Zarif Oldum)
   Geceleri çok geç saatlerde uyuduğum doğrudur. Bazen sabaha karşı kuşların sesiyle irkildiğim de. Ancak ömrümün kaçta kaçı ölümdür, kaçta kaçı ise hayatım, bilemem. Küçük yüzdeler halinde, araya sıkıştırmaya çalıştığım birçok şey de oldu. Ömrümün kaçta kaçını kapladığını bilmediğim hayatımı, neye adamam gerektiğinden de emin değilim. Ancak size başka bir öyküden bahsedeyim. Hayatını, Holfernes'in kafasını almaya adayan Judith'in öyküsü. Hayatı bir şeylere adamanın kendisi ve adanmışlıkların hazzını ölçmek, Gustav Klimt'in Judith'inde, ölümsüzlüğe sürükleniyor. Ancak, varolan hayatı ölümsüzlüğe adamak, hayatı ölümle biçmek değil midir?

   "Sanatın amacı güzelliği, hatta yaşayan güzelliği dile dökme arzusuysa eğer, performans dışındaki bütün sanatlar sahte. Uzlaşma, boş bir ebediyete karşı duyulan arzuların artığı değil midir? Performansa yapılan bütün saldırılar gerçek güzellikten duyulan korkudandır. İnsanlar ölümsüzlüğe duydukları saplantıdan dolayı gerçek güzelliği hapsederler. Onlar ölmüş sanata alışmış kölelerdir."
   Kişinin, kendini yıkmaya hakkı var mıdır? Ya da uzlaşmayı inkar etmeye? Camus intihara bir teslim oluş gözüyle bakıyordu. Öyle midir? Ölüme mi teslim oluştur bu; yoksa karşısında dikilmenin saçmalığını anladığımız yaşamın kendisine mi? Nereye gidersek gidelim bu yaşama saçmalığı devam ediyorsa eğer kaçmak neden? Ve yaşamak bir sanat olabildiyse eğer, ne saçma bir sanattır yaşamak. Peki, intihar da, ölümün kendisini bir sanat yapabilirse, ölmek de bir sanat değil midir, her şey gibi?
   Kim Young-Ha'dan, Kendimi Yıkmaya Hakkım Var, Agora Kitaplığı'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

6 yorum :

Yaşamak sanattan çok istifa edemediğimiz, çalışmak zorunda olduğumuz bir iş gibi. Mesai saatleri uygun olmayabilir, çalışma koşulları ağır olabilir veya iş arkadaşlarımızdan hazetmiyor olabiliriz. Yani sonuçta herkes işini sevmeyebilir. O zaman istifa-intihar etmek ya da etmeye cesaret edebilmek, teslim olmak değil başkaldırı olur. En sonunda kendini özgür bırakmış olursun. İyi tarafı: bir daha istemedğin hiçbir şey yapmazsın, kötü tarafı: özgürleşmek yaptığın son şey olur.
Ölümsüzlüğe takıntı ya da ölüm korkusu, yaşamdan hatta kendi varlığımızdan bile daha önemli bizim için. Herşeye rağmen yaşamaya devam etmemiz gerektiği söylenip durur mesela. O halde yaşamın kendisini mi yoksa hayatı mı seviyoruz? Zevk almamana rağmen yaşamaya devam edersen bu kez de ölüm korkusuna teslim olmuş sayılmaz mısın? Bilemedim...

"Bizimki perde arkasında dedi-kodu" der Hayyam.

Hiç bilemedik ki zaten...

Tüm zorluklara rağmen yaşamak, yaşamayı anlamlandırabilmek; bence sanattan çok, büyük bir savaştır. İntiharı seçmek ise bu savaşı kaybetmenin verdiği bir sonuç, intihara sanat süsü vermek ise; kaybedenin giderken yaşama yine de bir iz bırakabilme çabasıdır sadece.

Yaşam saçmadır. Anlamlandırmak namümkün değil midir?

Hem savaşlardan, kazanan da kaybeden de bir parçası eksik çıkmaz mı?

Bence hayat kısaca; sosyal bir trajedidir! Bu trajediyi hayatın her alanında görmek mümkün! Yazık ki bu çok doğru!

kendi trajedilerimizi başkalarının sırtına yüklemiyorsak,
trajedilerimiz başkalarının acısına dönüşmüyorsa,
ne güzel, değil mi!

Yorum Gönder