On İki Dağın Sırrı

   "Üst üste binmiş bu kayalar silme gelin kınasıyla kaplıdır, o kadar çoktur ki kaya kınası, kınalar gürgen kökü gibi yer yer damar vermiştir. Boy boy, kat kat kınalar, renkli alacalı, bazı yerleri al al kırmızı, bazıları yeşil mor, efsuni keklik gagası gibi sarı. Kınaların taş zeminde parladığı bir de yolak gözükür, o yolağın dibinde yakılmış yüzlerce, binlerce mumu görmeseniz, o parlaklığı fark etmeniz de mümkün değildir. Bir de kınaların ince bir bıçak ucuyla yoldan gelip geçenler tarafından kazındığını görürsünüz ama ne yaparsanız yapın, iki diziniz üzerine çömelip, apak çakıl taşları arasında fokurdayarak çıkan pınara başınızı daldırmadan oranın neden Kızılbaş tapınağı olduğunu anlamanız mümkün değildir, eğilip çakıl taşları arasında fokurdayan o sudan kana kana içmeniz lazımdır. İçerken, buz gibi suyun, kursağınızı serinleterek karnınıza girerkenki sesini duymanız da..."
   Büyükçe bir kayanın önüne dikilmiş, boyu boyumun iki, belki üç katı, çocuk parmaklarımın koyduğu küçük taşların, büyük kayaya sarılıp kalmasını izliyorum...

   Neden, diye soruyorum kendi kendime, neden bu adamın satırlarını okurken hep anlatmaya kendi anılarımla başlamak istiyorum? Neden her kelimede, her cümlede toprak kokusu alıp, neden her sayfanın, bu Kızılbaş tapınaklarını gölgeleriyle, ruhlarıyla serin tutan ağaçların yaprakları gibi hışırdayışını anlayamıyorum... Yine, diyorum kendi kendime, size anlatmaya nereden, nasıl başlasam bilemiyorum. Belki o tapınaklardaki, türbelerdeki havanın, suyun ve toprağın anılarımda bıraktığı izler. Belki de bu ziyaretlerin getirdiği, artık birer birer kaybetmeye başladıklarımın hayaletleri... Ben -ki ben, ben miyim artık; yoksa o tapınakların yeşilliklerinde koşan, eski zamanların ufak çocuğu mu bendim, bilmiyorum- artık bazı şeylerin farkına varabildiğimi biliyorum. İnsan, çocuk, ülke, dünya ve tüm kainat bazı şeylerin farkına varabilmek için önce kendinin farkına varmalı. Acıyı dile dökmeli, acıya türkü yakmalı. İnsanın ruhu her acıyla birlikte kanamalı. Çünkü var olan her şey biraz kanamalıdır. Bunu biliyorum. Ve bunu söylüyorum. Kulaklarından girenleri, vicdan hanesine ulaştırabilenler de elbet duyacaktır beni...

   Çocuk gözlerimin önüne, kolunu, Hamza Baba'nın yattığı yerin altındaki karanlığına uzatıp, aldığı toprağı, yeşil bir kumaş parçasına koyan teyzem geliyor, gülümsüyor...

   "Derler, insan mahlûkunun mayası acıyla yoğrulmuştur, bir de acıyı her daim yüreğinde bir kor gibi harlayan insanın yüreği de yufka gibi olurmuş, nasıl ki yufka ekmeğini sacın üstüne atar atmaz nar gibi kızarır, işte yüreğinde acıyla büyüyen insan kederi görür görmez, gözyaşı olup çağlarmış. Zaten bu Anadolu, bu tekmil Dersim diyarı bunun için böyle yufka yürekliymiş, bunun için sürekli ağlarmış, Allah korusun, gözyaşı yerine öfke biriktirseydi yüreğinde, işte o zaman taş taş üstünde kalmazmış."
   Kim anlatır, kim ağlar, kim bilir bunları; kim bilir ki kaç kez yıkılmıştır ve kaç kez yaşamın tohumu ekilmiştir bu Anadolu'da? Bu yenilmeyen insanın yüreği değil de nedir? Kim ki, dinledikleri yüreğine, vicdan hanesine ulaşmaz, onlar yıkmıştır, defalarca, bu Anadolu'yu, bu dört dağın içindeki tekmil Dersim'i... Söyledik ya, her şey biraz kanamalıydı, kanamalıdır; ve yine söylüyorum her şey biraz ağlamalı da, acıyı görünce gözyaşı dökmeli, türkü yakmalı. Acıyı bilen, sevmeyi de bilir, yufka yürekli olmayı da, affetmeyi de. Çünkü, ne zaman ki insan dilenciyken, milyonlar dağıtmaya çabalamaktan vazgeçer, ne zaman acıyı bilir, o zaman affeder; dökülen gözyaşları yerine, insanı insan yapan o şey gelir, içindeki o tapınağa yerleşir...

   O yeşilliklerin üstünde, yakut gibi parıldayan kurbanın kanı, bakmaya çekiniyor gözlerim az biraz, çocuk yüreğim dayanamıyor bakmaya ayrılırken canı hayvanın, ta gözlerinin, ruhunun içine..

   "Sen demez miydin, karanlıkta ışığı arıyoruz. Taş ki taştır, rüzgârın sesinde dile gelip toprağa döner. Belki yüz bin yılda toprak olur. Bizimkisi taşı merhamete çağıran rüzgâr gibi. Yüz bin yıl taşa ağıt yakacaksın ki, toprağa dönsün, dur durak bilmeden acıyı söze dökeceksin ki, çiçekler açsın."
   Az mı ağıt yakıldı, az mı göz pınarı kurudu bu topraklarda? Az mı kan döküldü de taşlar eridi, toprak oldu, kum oldu?.. Acı unutulur mu? Acı affedilir elbet, ama acı unutulmaz. Acıyı dile dökmek, söze dökmek gerek. Türkülere... Çok bahsettik acıdan, ağlamaktan, ama varsın kanasın yaralar, varsın ağlasın öbür göz de, hiç bir göz ağlarken, öbür gözün güldüğü görülmüş mü?
   Haydar Karataş'ın romanı On İki Dağın Sırrı, İletişim Yayınlarından. Ben meselimin sonuna geliyorum ancak bitmez bu diyarın meselleri, hikâyeleri... Bir de Pir Kasım'ın meseline kulak verin, kulak verin de, kalbinize ulaşsın...

   "'Talip, en büyük söz, o güneşe dönerken söylenen sözdür, bir de insan atasının söylediği sözdür, ama bazıları güneşe bakar da onu görmez, bu tarlaya bakar da fasulyeyi bilmez. Memleketin birinde, padişahın biri yaşlanır, üç evladından birini yerine seçecektir ama kimi seçeceğini bilmez, ustasına  üç insan figüründe silüet yaptırır. Üçü de birbirine benzer, üçünün de ağırlığı aynı. Üç oğlunu çağırır, der oğul, her biriniz bu heykelciklere bir iyicene bakın, ister alın gidin, inceleyin, isterseniz fikrinizi hemen söyleyin. Ben epey yaşlandım, size her gün, insana dair, bu evrene dair masallar, hikâyeler anlattım. Bakalım beni dinlemiş misiniz, söylediğim sözleri kulağınıza küpe etmiş misiniz? Beni dinleseydiniz, gözüm kapalı gidebilirim, o zaman halkımı da dinler, onun sözünden çıkmazsınız, der. Masanın üzerindeki heykelleriönce büyük oğlana verir, oğlan alıp eline inceler, sağını çevirir, solunu çevirir, tartı isteyip tartar, yok baba, üçü de birbirinin aynısı, üçü de mil çamurdan yapılmış, der. Ortanca oğlan alır, o da aynı şeyi söyler, küçük oğlana sıra gelir, heykelcikleri eline alıp bakar, babasından iki gün müsaade ister, alıp odasına götürür inceler, evirir çevirir, üç gün üç gece uyumadan bu heykellere bakar. Babam boş yere birbirinin aynısı üç heykeli yaptırmaz, der. Üçüncü günün sabahı, gözleri önündeki heykelciklere bakmaktan boğum boğum kızarmışken, ayağa fırlar, tel, çabuk tel getirin bana der. Birinci heykelin kulağından bir tel sokar, tel, heykelin ağzından dışarı çıkar, ikincinin kulağına soktuğu tel, öteki kulağından çıkar, sonuncu heykelin kulağından soktuğu tel kalbine gider talip. Der, babam hep üç değişik insanı örnek verirdi, kulağından gireni ağzından çıkaran insan makul değildir, başkalarının sözüdür ağzından çıkan. Diğer insan, bundan daha da kötüdür, bir kulağından giren öte kulaktan çıkar, yeryüzü, bu iki insanın ceremesini çeker, başkalarının sözünü anlamlandırmayanla, edilen sözün manasını tartmayan insan. Ancak bir üçüncü insanın kulağından giren aklından önce kalbine, vicdan hanesine gider, der.'
   Pir Kasım bir eski mesel olan bu hikâyeyi anlatırken durdu. Pir Kasım, sönmüş piposunu çakmakla yakmaya çalıştı, derin derin içine çekti dumanları. Pir Kasım'ın burnuna keskin tütün ve kenevir tohumu kokusu geldi. Bir boşluğa konuşuyormuş gibi, 'Talip,' dedi, 'insanın tartısı, mayası oradadır...'"

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

   "Varlığına alıştığım bir nesneden kopmak güç gelebilir. Yaşamak, pek çok şeyden kopmasını öğrenmektir de. Ama (ister yaşarken, ister okurken) başkalarında gördüğüm için varolduğunu öğrendiğim 'bir nesneye duyulan yakıp tüketici tutku', sanıyorum, bilmediğim bir şey. Bir nesneyi, hatta genel olarak bir 'şey'i, bütün varlığımla istemeği, yani içimden istemeği, ya da, birinden, bir başkasından istemeği, beceremedim. Avdan, avcıdan çok söz ettim, ama onlar nesne değil; onlar, yaşamın akıp gidişi içinde, kişinin temel tutumları. Avlığı, avcılığı becerdim mi ki? Avcı da, av da, kendileri üzerine bir şeyler düşünürler elbet; ama avı avcıdan, avcıyı avdan sormak gerekir; mutlaka!"
   Yaşamının sonuna doğru gelirken, artık kabukları sertleşmiş, yıllanmış bir ağacın görünümüne bürünürken, Karasu da, "Varlığına alıştığım bu nesnelerden koparken ben de güçlük çekecek miyim?" diye düşünüyordu. Durdu, hafifçe arkasına baktı. Sanki tüm geçmişi ardına dizilmiş de, bir bir her şeyi elden geçirmeye fırsat bulacak gibi. O da artık yavaş yavaş tüketiyordu zamanı. Artık pek bir şeye vakti kalmamıştı. Ne avlanmaya, ne de avcıdan kaçmaya; kök salmıştı, her yaşlı ağaç gibi beline inecek baltanın düşüyle yaşıyordu belki de. Vaktinde, avdı. Avcıdan sordular kendisini. "Zor," dedi avcı, "onun yaşamı da, geçmişi de zor oldu." Avcı oldu Karasu; ava sordular. "Yüreği," dedi av, "yüreği kocaman bir adamdı." O yüreği kocaman adam şimdi, kendisini yıkacak baltanın gölgesi altında, el atmış eski yazılarında, anılarında kayboluyordu.

   "Çocukluğundan beri bu oyunu oynar: Gözetlenme oyununu. Önceleri belki bir suçluluk duygusuydu bu: Kendisine dikilen göz Tanrının, anasının, büyüklerden birinin, sevmediği birinin gözü olur, kınardı o anda yaptığını. Adı konmadan yaşanırdı bu suçluluk. Şimdi ise gerçekten bir oyun: Kimi dakikayı, 'bakan, gören varmış gibi yaşamak'... Ancak bizim baktığımız kadar bize bakıldığı, gördüğümüz kadar görüldüğümüz yanılgısından, geç, güç sıyrılıyoruz. Bizim bir çift gözümüze karşılık sayısız çift göz almaktadır çevremizi. Bu gözler, sandığımızdan çok daha sık ilişir bize. Ne ki, Karasu'nun oynadığı oyunda, gözler, artık, yapılmakta olan işi kınayacak gözler değildir; yapılmakta olan iş, 'kınanacak bir iş' değildir zaten... Karasu kendi kendine bir şeyler anlatır, gözetlenme oyunu da o sıra oynanır. Bakan göz, o anlatılanı dinlemektedir. Nasıl gözse!.."
   "Eh", dedi kendi kendine o yüreği kocaman adam, "hani şimdi o gözler? Bak bir kendi gözlerin bir de şu Bıyık'ınkilerden başka göz var mı artık?.." Bıyık yavaşça elinin altına sokuldu Karasu'nun. Kanserli vücudunun yanında, sakat kedinin vücudunu hissetti Karasu da, Nilgün Sokak'taki o evin bodrum katında. "Artık," dedi  adam, o yüreği kocaman adam, "artık, kınanacak işler bile yapmıyoruz Bıyık! Artık sonlardayız, bak, üç beş dosttan da başka kimse uğramaz bu gölgeli eve." Mırıldanmalarını duydu Bıyık'ın. "Sakat kedi," diye düşündü, "kim bilir nerede yaraladın sen de ruhunu?" Neyse der gibi iç geçirdi. Bıyık'ı okşamaya devam etti, anıları okşamaya devam etti...

   "Yaşam durmadan çözülüp bağlanan, dağılıp toparlanan, bununla birlikte aynı biçimden, kalıptan, karşılıklı konum düzeninden bir ikinci kez geçmeyen bir gidişse, anılarımızı pehpehleyelim, anlatalım, kullanalım canımız istiyorsa; ama onlardan koltuk değnekleri çatmayalım kendimize. Anıların yardımıyla ayakta duruyormuşçasına yaşamak, ulaştığımız bu anın bütün bir yaşam içindeki yerini düşünerek yaşamak, ulaştığımız bu anı geçmişe yansıtıp yaşamak, yanlış bir iş, der oldu Karasu. Dünyayla, bu anla, artık ilişkisi kalmayan, dünyayı yalnız geçmişin korkuları içerisinden algılayan bir yaşlının ancak anılarıyla ayakta durabildiğini (dahası, durmasına yardım edilmesi gerektiğini) gördükten sonra... Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek, andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz; yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez, daralırmış, dahası cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı... Varsın olsun. Olacaksa, o da. Yaşamayı öğrenmek gerek... Bu hesaplar yararsız."
   Zor oldu yaşamak, bu koca yürekli adam için de. Kim için zor değildi ki zaten bu hayat? Kim gözyaşlarını tutmayı becerdi ki acıları karşısında, bu adam tutabilsindi? Hem şimdi sırasıydı belki de, tükenen yaşamın şu son vakitlerinde, geçmişi düşünüp, acılar için, anılar için gözyaşı dökmenin. Vaktinde kendisi demişti; “Kendi anılarımız, başkalarının bizimle ilgili anıları... Anılardan başka bir şey değiliz.” diye. Anılar insanlar demek değil miydi? Hem neyden utanacaktı? Bir Bıyık vardı nasıl olsa, bir sakat kedi. Anılar için şimdi gözyaşı dökecekti ki, özümlesin. Gözyaşı dökecekti ki kopabilsin vakti geldiğinde, Nilgün Sokak'taki o evin bodrum katından, sakat kedisi Bıyık'tan, anılarından, ne kitapsız ne kedisiz geçen bir yaşamdan...

   *"Kimi zaman, bir yazının belki de en önemli yeri, can alacak noktası bir dipnottadır. Pek çok okur bu dipnotu atlar geçer, şöyle bir baksa, okusa bile. Yazının, gözle kulak arasında bir yerde yurtlandığını bilmeyen -ya da unutmuş- okurlardır bunlar."

Kılavuz

   "Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinemez ama, o anda, kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken -ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak isteğinden ilerigeliyor da olabilir."
   Gerçek gibi gelmeyebilir. Ama ölüm var. Ancak, daha önceleri de söylemişizdir, ölüm, ölüm değildir her zaman. Ve bu ölüm, kopuş anının kendisiyle beraber gelir. Kopuş anı sizi saran tüm bağların kopmasıdır. Bağları koparıp koparmamanız gerektiğini size ben söyleyemem, ancak tek bildiğim; koparmak için bile olsa, bağların gerekli olduğudur. Kişi, birinci tekil şahışın elem veren yalnızlığından ancak bu şekilde sıyrılır. Yalnızlığın daha çekici gelip gelmediği tartışmaya dahil değildir. Çünkü kalabalıklar içine girmeden bilemezsiniz varlığını. Bağlar, gereklidir. Onların yaşamın bir kenarında bulunması gerekir. Kopmuş olsalar bile. Nitekim, asıl dikkat edilmesi gereken nokta; kopuş anının yaşandığı vakitlerdir... Bağlardan kurtulduktan sonra, insan acı hissetmeyi bırakabilir. Ve acı, dünyanın sınırıdır.

   "Kimseyi öldürmek usumdan geçmedi. Bunaldığımda, 'ölse, bütün bu tutsaklıklar, bu tedirginlikler biter.' diye düşündüklerim oldu ama bu bunaltılar pek kısa sürmüştür. Ölümlerin getirdiği özgürlük ise, boşluktu, yalnızlıktı, kuruluktu. Bunu da öğrendim.
   Buna karşılık, kendimi öldürmeği çok düşündüm. Tasarladım. Hazırlandığım bile oldu. Bunlar, bunalım anları değildi. Karara yakın şeylerdi. Hiç değilse öyle gibi geldi o sıralar. Çoğu zaman böyle bir kararın saçmalığı beni vazgeçirdi. Kimi zaman 'daha iyi bir an bulabilirim,' dedim. Bu cinayetli düşlerin ardında kendimi öldürmemle ilişkili bir suçlama mı var kendi kendime yönelmiş?"
   Kişi, acının sınırlarını aştıktan sonra, neler yapabileceğini tam olarak kestiremez. Kişi, dünyanın sınırlarını aşar acı hissetmediği zaman. Ve sınırları aşmak, çoğu kez ölümdür. Ya kişinin kendi ölümüdür, ya da kişinin tek tek kopardığı bağların diğer ucundakilerin ölümüdür. Evet, ölümün getirdiği özgürlük yalnızlıktır, boşluktur. Ölüm bir kopma halidir.  Yaşamdan. Kendinden. Sevdiklerinden. Kopmanın, yalnızlığın ya da boşlğun kötü olduğundan bahsetmiyorum burada, kişi, bağlarını koparmadan önce, ölümün gündüz düşlerini görmeye başlamadan önce, yaşamda duyduğu bütün özlemlerin farkında olmalı. Özlemleri giderip gidermemek, yine kendi elinde olsa da, özleme hâlinde olmayı sevenlerin de olduğunu bilirim. Ve bu yazı, bu satırlar, bu ben, her şeyi anlamak için, varım. Bilmenin özlemini çekiyorum hâlâ. Acının sınırlarını, dünyanın sınırlarını aşamadım.

   "Yarasalar, baykuşlar, kediler, gece karanlığının yaratıkları güçsüzlük anlarımızın uğursuz düşmanları, öncesiz bir korkunun kapkara ışınlarıyla çevreliyordu uyuyan adamı.
   'Usun uykuya dalması...' diyordu resmin altında Goya, '... canavarlar üretir.'"

   "Usun uykuya dalması," acının, dünyanın sınırlarının da kaybolmasıdır. Us uykuya daldığı an, güçten düştüğümüzün resmidir.  Ve ölüm, kendisini, en çok usun uykuya daldığu bu gece karanlığında gösterir. Uyuyan adamın istediği, çoğu zaman daha çok uykudur. Gecenin tüm karanlığına, ölümün tüm varlığına rağmen. Uyuyan adam uyandırılmak istemez, uyuyan adam, ışığın, aydınlığın yerine, karanlığı seçmiştir. Ve uyuyan adamı rahatsız etmek bize düşmez. Her şeyin sonunda; ne ben, ne de bir başkası size karanlığın mı yoksa aydınlığın mı daha iyi olduğunu söyleyebilir. Tek söyleyeceğim, acı çekmenin ve yeni bağlar kurmanın gerekliliğidir.
   Bilge Karasu'dan Kılavuz. Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Gece

   "yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
   çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
   insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

   ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
   siner buğular gibi düşüncemize
   her şeyin en haklısı en incesi


   beklemek bir tepenin mutluluğunu  
   bir acının yakıp geçmesini beklemek.."
Pazartesi; Yenilgi Günlüğü
   Her pazartesinin taşıdığı bu yenilmenin tohumu nedir? İnsanı yenilginin eşiğine getiren, onu en çok acıtan şey, aslında her pazartesi değil midir? Değil midir her pazartesi; sonsuz bir döngünün, kısır bir döngünün, her karanlık gecenin ve doğacak olan her aydınlık günün mütevaliğinin perdesi? İnsanı en çok acıtan şey sonsuz mudur yoksa sonsuza dayanamadığının o acı bilisi midir? Hiç durmaksızın, yürüdüğü, dönüp durduğu bu kasvetli ormandaki daireler midir insanı yenilginin eşiğine getiren? İnsan, sonsuza çektiği perdeyi, pazartesiyi kaybedince, hangi aynada bulabilir kendini? İnsan, kendini bulabilir mi ki zamanın ve yazının sonsuzluğunda?

   "Örnekten çok, ters imgeler yaratıyoruz karşımızda. Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları arasında.
   Bir örnek yaratıp bunun gerçekliğine inandıktan, kendimizden sonra da başkalarını inandırdıktan kelli, yaşayışımızı kendi ölçülerimizi kendimiz bulup uygulayarak gütmediğimizi nasıl ileri sürerler?"
   Sonsuzun içinde; tanrının yarattığı bir lunaparkın içindeyiz. Hangisi doğru ya da hangisi yanlış? Hangisi var ya da hangisi yok? Biz hangisiyiz? Sonsuz, bilinmezlik; insan usunun kavrayamayacağı bir hiçlik. Ne kadar yakalamaya çalışırsan o kadar belirsizliğe karışıyor avuçlarında. Bu yüzden sen de onu yakalamaktan vazgeçip, kendi yalanlarını yaratıp onlara tapınıyorsun. Yenilginin tohumunu taşıyan pazartesiler gibi. Ve kendini, başkalarını bildiğini; acıları paylaştığını söylediğin anlardaki gibi yalanlar. Yalanın kendisi değil mi her gün, her pazartesi, her salı, her çarşamba... Ya da bu yalanın, hiçliğin tekerrürü.

   "Ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğini, gösterebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. Bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel öznelliklerinin ötesinde de paylaşılamaz. Kıskançlığımızı, benzemezliğimizi, indirgenmezliğimizi en çok bu alanda gösterir, savunur; insanları, belki de, en çok bu alanda küçükseriz. Karşımızdakinin tıpatıp aynı acıyı, aynı ağrıyı çektiği bir aygıtla saptanıp gösterilse, bu davranışımız, bu tutumumuz değişir mi? Sanmam."
   Acılarımız elimizdeki tek şey mi diye düşünmemeye çalışıyorum. Ancak, kavrayabildiğimiz, o aynalarda eciş bücüş de olsa fark edebildiğimiz, emin olabildiğimiz bir şey var mı? İşte bu yüzdendir, acılarımız, kim olduğumuzdur. Acılarımız, başkasından farklı olduğumuz gerçeğidir. Ve acılarımız, birbirimize verebileceğimiz tek şeydir. Acıların bitmesini beklemeyin. Çünkü, pazartesilerin olmadığı, sonsuzu insanın usu alamadığı sürece, ya da siz bu kavrayışın bilgisini avucunuzda tuttuğunuz sürece tükenmeyecektir acılarınız. Gece, size gösterecektir. Gece, acıların geri döndüğü andır. Gece, korkuların döndüğü andır. Gece, size kim olduğunuzu gösteren karanlıktır.
   Bilge Karasu. Gece, Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; bırakın gecenin karanlığı sarsın etrafınızı, gecenin kendisi de bir yalana dayansa bile.

   "Gece, insanların içinde uyuklayan korkuları uyandırdı; onları uyanık tuttu. Onları, yani hem insanları, hem korkularını. Bunu açıkça söylemek gerek.
   İnsanın yalnız aydınlık, gün yaratığı olduğu da masal. Korkularını bastırıp —ister uykuya dalarak, ister göz kırpmayarak— sabahı beklemenin, sabaha gene de ulaşacağını, kavuşacağını ummanın hazzını, öteden beri, duya duya yaşadığını kim çıkıp yadsıyabilir?
   Ancak gece ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile."

Göçmüş Kediler Bahçesi

   "Biz kirpiler için bu dünyada yaşamak pek güç. Başkaları için çok daha kolay olsa gerek. Köpeklerin, kedilerin bundan yana bir sıkıntıları yoktur ki! Kim saldırabilir onlara? Kimden kaçamazlar ki? Neyse, gene de bilemeyiz biz kirpiler böyle şeyleri..."
   Kirpi olmak. En zoru buydu sanırım. Sadece kendi vücuduna batan dikenleri olan, pek nadir görülen bir kirpi olmak. Hiç şansınız olmayabilir, bir kirpi görmek için. Çoğu kişi görmez de zaten kirpileri. Eğer çok şanslıysanız, sizi bir bahçe duvarının kenarında, ya da yeşilliklere yakın, hâlâ içinde güzel insanlar barındıran bir köyün yol kenarında bulabilir bir tanesi. Size, ayın karanlık, hiç ışık almayan tarafını gösterebilir. Ya da toprak altını, ölülerinizi gömdüğünüz karanlıkları. Garip hayvanlardır kirpiler. Biraz da karanlık. Varlıklarından haberdar etmeyecek kadar, en ufak bir ses çıkarmayacak kadar  kendi halinde yaratıklardır. Ne dikenlerini göstermek isterler kimselere, ne de kalplerini. Onları bırakın, kendi hallerinde kalsınlar. Çünkü, en zorudur, kirpi olmak. Ne köpekler, ne de kediler anlar hâllerinden. Zordur kirpi olmak. Zor.

   "Ölü bir kirpi oluyordum, dikenleri yıldızlar ve yalnızlıkla kıvrılan. Soyumun küskünlüğünü hazırlıyordum, bir kez daha oralarda gezinmeyecek olan kardeşlerimin iyicil adımlarını, daha şimdiden saptırıyordum. Sen de ölüyordun ön-bilisinde, ağlatıyla giyinecek sonuçları.

   Şimdi ölü bir kirpiyim.
   Sen, ölü bir insan."
Kirpinin Öcü
   Bilge Karasu'nun Korkusuz Kirpiye Övgü'sünden on iki - on üç sene sonra; 1981 yılının sonbaharında; hüznün ve sararıp kendi içine doğru kıvrılan şarkıların  mevsiminde, ölü bir kirpiyim diyor Nilgün Marmara da. Soylarının küskünlüğü belki bunları yazdıran, ikisine de, belki de bir daha hiç yeşillenmeyecek, hep kuru kalacak o ağacın kendi gibi kuru dalları oldukları için de olabilir. Neyse, biz, başka kirpiler de bilemeyiz böyle şeyleri. Bırakalım bunları, kuruyan soyumuzun küskünlüğünü hazırlayalım.

   "Başka ustalar da vardı böyle, cambazlar arasında uğursuz sayılan. Çırakları ölen, kalfaları ölen. Hep gençliklerinde ölen... Kendi ustası da böyleydi, besbelli. Kimsecikler gelip böyle bir şeyi ona, ya da onun yanında, söylemeğe kalkışmazdı elbet. Ama söylenmeyen şeyler yok mu sayılır? Sanat, cambazlık sanatı, bu gibi ustalarda durup donuyordu anlaşılan. Çocuğu olmadan ölecek insanlar gibi. Bunların çoğu, sivriliyordu gerçi ustalar arasında, büyüklüğe yaklaşanı da az değildi. Ama kuruyan dallar, kısır kadınlar değiller miydi gerçekte? Hepsi, ustanın birinden yetişmişti. Ancak, bunlardan kimse yetişmeyecekti. Bunların soyu kurumuyordu gerçekte. Kuruyan, bunlardan doğacak olanlar soyuydu."
  Kuruyan soylardan ve küskünlükten bahsetmişken; tanrılar küser mi kirpilerin soyuna, kedilere, köpeklere? Toprak küser mi, kader küser mi, insana? Ve niye küser her şey tel cambazına? Zor değil mi onun yaşamı da, kirpilerin olduğu kadar. Biraz durulsun artık her şey. Yoruldu tel cambazı, yoruldu kirpi. Dahası yoruldum ben. Dursun artık her şey. Şimdi, dursun. Tel cambazı, kirpi, ben; biz şiir okumaya gidiyoruz. Şimdi geliriz...

   "Bu işte bir şey var anlamadım
   Körpe kadınlar basık odalarda mı, dursun
   Hoyrat gemiciler uzun seferlerde
   Darağacında bir adam mı dediniz, dursun
   Yeraltında gizli sandık mı, dursun
   Bahçeler dursun, kızlar dursun
   Anlattıklarım, anlatamadıklarım, anlatamıyacaklarım
   Senin yakanda bir el mi var dediniz, dursun
   Dursun,
   Ben şimdi gelirim."
Tel Cambazının Kendi Başına Söylediği Şiirdir

Hoşgör Köftecisi

   "Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonlarında, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada? Bu meseleler üzerine uzun uzun konuşmak mümkün. Kim bilir, belki o zaman ben de bu söylediğim sözden vazgeçerim. Ama zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne çıkar? Büyük saadetlerden hiçbir vakit nasibim olmayacağına göre bunlarla avunayım bari."
   "Bir yazı yazmak istiyordum." diye başlamalıyım sanırım ben de. Çünkü öyle bir boşluktayım ki; ne yazacağımı bilmiyorum. Ama yazmalıyım. En azından yazmalıyım. Kendimden hiç emin olamamışçasına yazmalıyım. Öyle bir çaresizlik, dermansızlıktır ki içine düştüğümüz... Sadece soru işaretleri var. Şöyle; en son ne zaman bir şeyden emin oldum? Ne zaman güldüğümü, gerçekten güldüğümü hatırlıyorum? Bak şimdi, gülmek deyip geçmemek lazım. Gülmek demek, belki yaşamak demek. Ya da belki ölmek. Söyleyeyim. Ben ölümü arıyorum. Soru işaretleri sivri değil. Bana nokta ile biten cümlelerin keskinliği gerekli. Ölmek için. Sahi, saadet nedir? 

   "Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin, başka sınıfların adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda."
   Saadeti bırakalım. Ondan emin değiliz. Varsın olsun, ya da olmasın. İlgilenmiyorum pek. Biz ıstırabımıza bir kez daha gülümseyelim. Dertlerimize. İnkâr etmemek gerek. Onlarsız yapamıyoruz. Onların yeri bizim için başka, çok başka. Çevremde aynı hisleri duyan bir kişi var mı? Beni duyan, beni anlayan? Istırabımı bilen. Yok. Olmayacak da. Şunu da kabul etmeliyiz. Ne ben, ne de bir başkası anladığını söylüyorsa, yalan söylüyordur. Gerçekten, anlamıyoruz. Ne karşımızdakinin ıstıraplarını ne de kendimizin. Istırabı, acı şekmeyi seviyoruz biz. Biz sözüm ona, garipleriz. Ne parada gözümüz var, ne pulda. Bir başka bizim derdimiz. Bir başka.

   "Kimileri derler ki intihar bir irade işidir. Ben buna inanmıyorum. İntihar bir iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen, o iradeyi gösterebilen kimse kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cedelleşmeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitlerini kaybetmek için de, insanın, kendisini dünyaya bağlayacak hiçbir şeyi olmamalı. Ne para, ne pul, ne aşk, ne muhabbet, ne şeref, ne namus. Ama şimdi ben öyle miyim ya! Hiçbir şeyim olmasa bile günde beş lira kazanabileceğim. Beş lira! Az para mı?
   Bu beş lirayla pekâlâ karnımı doyurabilir, ısınabilir, giyinebilir, dünyanın parasız olan bütün nimetlerinden faydalanabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suların sesi, havada uçan kuşlar, rüzgârın getirdiği çiçek kokuları... Nasıl vazgeçerim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyorum..."
   İntiharı seçebiliriz. Ya da yaşamayı. Ben ne desem boş. Ben ne yaşıyor, ne ölüyorum. Ben yazıyorum. Benim kendi yaşanmışlıklarım ya da kendime ait bir yaşamım yok. Olmadı. İstemiyorum da sanırım. Ya da olmasından korkuyorum. Neyse, bu mevzuları biraz da kendimize saklamak gerek. Biz geçelim beş liraya. Ah bir beş liramız olsaydı. Biz de ne güzel yaşardık oysaki. Ah bir beş lira, bizi o sakin sahil meyhanesinden, Hoşgör Köftecisi'nden uzakta tutan. Ya da denizin mavisinden, esen rüzgârdan. Olsaydı. Keşke. Bir beş lira...

   "Beyaz kanatlı kuşlar, hep çığlık çığlığa başımın üzerinde. İçimde sonsuz bir sevinç. Bağırmak istiyorum: 'Boş ver!' diye haykırmak istiyorum, 'Beş liraya da boş ver!'"