Hayvan Yemek

   "Olgular önemli ama tek başına bir anlamları yok - özellikle dilsel tercihlere fazlasıyla bağlı olduklarında. Tavuklarda saptanmış net acı tepkisi ne demek mesela? Acı mı demek? Acı ne demek? Acının fizyolojisi hakkında ne bilirsek bilelim -ne kadar sürdüğü, semptomları, vesaire- bunların hiçbiri bize kesin bir şey söylemez. Ama olguları bir öyküye, bir sevecenlik veya hükümranlık öyküsüne, belki de her ikisini barındıran bir öyküye yerleştirin bir; onları yaşadığımız dünyayla, kim olduğumuzla ve kim olmak istediğimizle ilgili bir öyküye yerleştirin işte o zaman hayvan yemek konusunda anlamlı bir şeyler söylemeye başlayabilirsiniz."
   Sözcükler. Sözcükler, sizi bir konuya inandırmak istediğimde, eğer doğru kullanırsam, muhtemelen beni başarıya ulaştıracaktır. İnançlarınız ya yıkılır ya da sarsılmaya çoktan başlamıştır. Çünkü, siz sözcükleri duymayı veya okumayı seçtiğinizde en baştan seçiminizi yapmış bulunursunuz. O sihirli sözcükler sizi pekâlâ tamamen başka bir insana çevirebilir. Bunun olma ihtimali, sizin karakteriniz ve düşüncelerinizin sağlamlığıyla orantılıdır genelde. Ancak, her şey sizi değiştirecek de değildir. Çoğu şey, kimileri için bu dökeceğim sözcükler de dahil olmak üzere, karanlıkta yiteceklerdir. Tıpkı binlerce sefer önümüze konan tabakların içindeki hayvanların çektiği acıların aynı deryada yitişi gibi... Soruyorum o halde, acı nedir?

   "Utanç hem -manevi yaşantımızın derinlerinde- mahrem hem de sosyal bir boyutu olan bir duygudur. Şüphesiz ki başkalarının karşısında hissedilen bir şeydir utanç. Utanç, Kafka'ya göre görünmeyen diğerlerine karşı, -Dava'dan alacak olursak- 'bilinmeyen aileye' karşı tepki ve sorumluluktur. Etiğin temel deneyimi utançtır."
   Acıyla hesaplaşmanızı kendi kendinize halletmeniz gerekiyor. Acı paylaşılamaz. Acının paylaşılamaz olduğunu biliyorken, acı çektirmek ya da çektirmemek sizin elinizde. Gelelim utanca. Sanıyorum ki, o "bilinmeyen aile" her zaman, her koşulda farklıdır. Ama hepsinin ortak bir yanı vardır daima. Bunu tahmin etmek pek de zor olmasa gerek şu andan sonra. Bu, size hissettirdikleri utanç duygusudur. Ve nedeni, bilinmeyen aile "acı" çekerken sizin varlığınızın pekâlâ da meşru, acısız ve keyfi olmasıdır. Sizin yapmanız gereken bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktır. Görmeyen gözleri açmaktır. Ve bu dinamiği size sağlayacak en sağlam güdü ise utançtır.

   "Birden, ışıklandırılmış cam havuzlarda yüzen balıklarka konuşmaya başladı. 'Nihayet huzur içinde bakabilirim size, artık sizi yemiyorum.' Katı bir vejetaryen olmuştu o zamanlar. Eğer daha önce Kafka'yı buna benzer laflar ederken duymadıysanız, bu sözlerin dudaklarından ne kadar yalın ve sakin, nasıl da duygusallıktan uzak bir biçimde, hiçbir hassasiyet içermeksizin -ki ona son derece yabancı bir şeydi bu- döküldüğünü hayal etmeniz güç olacaktır."

   Söyledim, "bilinmeyen aile" için duyacağımız utanç her daim sürecektir. Sürmeli de. Bu utanç bizi biz yapan şeylerden biridir. Bu utanç, bizi insan yapan değerlerden birisidir. Ancak utancın varlığı yerini başka şeylerle doldurmaya başlıyor artık. Damak tadı, bastırılamayan şehvet duygusu, ayrımcılık, parayla gelen zenginlik, sebepsiz gerçekleştirilen şiddet... Daha fazla uzatmanın ne anlamı var ne de amacı. Uzatmıyorum artık.

   "Kafka öyküsünü bilen bir yazar olarak, akvaryumda utanç duygusuna kapıldığımı fark ettim. Tank camlarından yansıyan Kafka'nın suratı değildi. Bu surat, kahramanıyla kıyaslandığında bütünüyle utanç verici düzeyde yetersiz bir yazara aitti. Ayrıca Berlin'de bir Yahudi olarak, utancın farklı yansımalarını da hissediyordum. Turist olmanın getirdiği bir utanç da vardı işin içinde. Ebu Garib fotoğraflarının yol açtığı, Amerikalı olmamdan kaynaklı bir utanç duyuyordum üstelik. İnsan olmanın utancı vardı sonra: Deniz ürünleri için 'kasıtsız' olarak öldürülen otuz beş denizatı türünden yirmisinin neslinin tükenme tehlikesinde olduğunu bilmenin utancı. Beslenme gereksinimi ya da politik sebepler ile, mantık dışı bir öfke veya kontrol dışı bir çatışmayla ilgisi bulunmayan, gelişigüzel öldürmenin utancı."
   Hayvan Yemek, Jonathan Safran Foer'ın emeği ve anılarıyla da oluşmuş kitap, Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken sizi tabağınızın nasıl ve ne şekilde dolduğunun bilgisiyle ve ortak utancımızla baş başa bırakıyorum.

  "Dişi olmayan yumurta tavuklarının çoğu, borular tarafından emilme suretiyle elektrik akımı geçen bir plaka üzerine atılarak yok edilir. Diğerleri başka yöntemlerle yok edilir ve bu hayvanların daha fazla ya da daha az şanslı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bazıları geniş plastik  konteynerlere atılır. Zayıf olanlar çiğnenerek dibe iner ve orada, yavaşça boğularak ölür. Güçlü olanlar üst kısımlarda kalmayı başarır ve yavaşça boğularak orada ölür. Diğerleri ise şuurları açıkken makeratörden (bir ağaç dalı öğütme makinesinin civciv dolu olduğunu düşünün) geçirilir."

   "1940 yılı, sulfa ilaçları ve antibiyotiklerin, büyümenin teşvik edilmesi ve kapalı yerde kalma sonucu ortaya çıkan hastalıkları bastırmak amacıyla tavuk yemlerine katıldığı sene oldu. Yeni yetiştirilmeye başlanan 'yarının tavukları'yla eşzamanlı olarak çeşitli yem ve ilaçları içeren beslenme planları geliştirildi. 1950 yılına gelindiğinde artık bir değil, iki ayrı 'tavuk' vardı - biri yumurta, biri et için.
   Besinsel ve çevresel faktörlerin yanı sıra, genetik bilimi tavuklarda haddinden fazla yumurta (yumurtlayan) veya et (broyler) üretebilme adına kullanılıyordu. 1935'ten 1995' değin ortalama 'broyler' tavuğun kilosu yüzde 65 artarken, pazara sürüm süresi yüzde 60, yem gereksinimi yüzde 57 düşmüştü. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu anlamak için bir insan yavrusu hayal edin; bu bebek, yalnızca tahıl gofretleri ve multivitaminlerle beslenip sadece on yıl içerisinde 135 kiloya ulaşmış olsun."

"Her çeşit sınai çiftlik için (bu paragraf domuz çiflikleri kısmından bir alıntıdır) tektiplik olmazsa olmazdır. Yeteri kadar hızlı büyümeyen yavrular -çelimsizler- kaynakları gereksiz yere tüketir. Bunların çiftlikte yeri yoktur; o yüzden arka bacaklarından tutularak savrulup kafa üstü beton zemine vurulurlar. Bu yaygın uygulamaya  'gümletme' adı verilir. 'Bir günde neredeyse 120 tane gümlettik,' diyor Missouri'den bir çiftlik işçisi."

Ahraz

Gönderen: Modern Prometheus 20:08 , Etiketler: , , , , | Yorum Yok

   "...Rab, ateşe uzandı ve kor halindeki alevlerden şeytanı yarattı. Onun ateş kızılı saçları, alnının ortasından çıkmış boğum boğum bir boynuzu, kıvrak ve dalgalı bir kuyruğu vardı; nefesi küf kokardı ki onun burun deliklerinden biri kapalıydı. Bu haliyle tüm meleklerden farklıydı ve ayrıcalığının farkındaydı. Kendinden üstün bir tek Rabbi bilirdi; O ki yaratıcıya sonsuz bir aşkla bağlıydı, varlığını Rabbin hizmetine adamıştı. Ve gün geldi Rab, suyla karılmış topraktan insanı yarattı. Bu ilk insanın adı Âdem'di; O Yaradan'ın suretinden gelendi. Ve Rab, melekleri bu yeni gelenin önünde secdeye çağırdı. Şeytan haricinde tüm melekler Rabbin emrine boyun eğdiler; Âdem'in önünde secdeye vardılar. Oysa şeytan buna itiraz etti, ilk kez Rabbin buyruğuna karşı geldi:
   'Çamurdan olma bir varlığa secde etmeyi önce senin kudretine sonra kendi haysiyetime küfür sayarım' dedi.
   O vakit Rab onu cennetinden kovdu.
   'Çık dışarı ve bir daha dönme' diye gürledi.
   Bu sözleri gururuna yediremedi Şeytan;
   'Seni özgür irademle sonsuz bir bağlılıkla sevdim, seni her şeyden öte ve tek belledim. Şu çamurdan Adam için beni incitmektesin. İzin ver de beni önünde secdeye zorladığın bu mahlûkatın kaypak ruhunu sana ispatlayayım. O hiçbir zaman seni benim gibi sevmeyecek ve and olsun ki ilk fırsatta sana ihanet edecek.'
   İşte böylece Rab şeytana kıyamet gününe değin müddet tanıdı ve onu huzurundan kovdu. O günden sonra Şeytan iyi meleklerden ayrıldı ve kötülük onun ismiyle anıldı..."
   Rab bir şeyi gözden kaçırmış olmalı. Şeytan da. İnsan kaypak olmasına kaypak olabilirdi ama bir şey daha vardı bilinmesi gereken. İnsan, Âdem, cahildi. Âdem gözlerini karanlığa açmıştı. Âdem toprağın ve suyun çocuğuydu ve ikisi de diplerde karanlıktı. Çok karanlıktı. Ve o karanlıkta Âdem'e lütfedilen sadece cehaletti. Cehaletin karanlığından, Âdem'in kurtuluşu yoktu ve Âdem için bir aydınlık da yoktu. Âdem için bir tek gerçek vardı ve bu gerçek, o karanlıkla birlikte yaşamaktı. Ve Âdem asla cehaletinden kurtulamadı. Çünkü ne iyi vardı ne kötü. Bu yüzden Âdem hep aradığı ve kendisini cehaletten kurtaracak bu iyiliği asla bulamadı.

   "Hiç mutlu aile olur mu evlat? Yakmayan ateş gördün mü sen? Bak ağaçlara, onlar öyle mi? Bir ağacın gövdesine dokununca, kökünü görünce anlarsın; tek başınadır. Baba, oğul diye bir şey yok; hepsinin kökü kendine. Ondan kolay kolay hastalanmazlar. Şu oturduğun kütük bir asırdan fazla yaşamış yine de bir kurt delik açamamış gövdesine."
   Rab kendi yarattığı Şeytan'ı kovduktan sonra, Âdem'i de kovdu huzurundan. Âdem de kendi yaratısıydı. Aralarında bağlar vardı. Derin bağlar vardı. Bu bağlar yeri geldi Rabbin, yeri geldi Şeytan'ın ve yeri geldi Âdem'in canını yaktı. Sonraları, çok sonraları Rab kendi oğlunu bile gönderdi yeryüzüne. Huzurundan kovduğu Âdem'e gerçeği göstermek için. Ama Âdem karanlığa mahkûmdu. Kördü, göremedi yine Rabbin oğlunun ışığını. Ve hep beraber acı çektiler. Sonsuza kadar. Tanrının sonsuzluğu kadar acı çektiler. Tanrının tutuşturduğu ateş yaktı her birini. Ve hiçbirinin kurtulması mümkün olmadı. Çünkü Tanrı, onları bir aile gibi birbirlerine bağlamıştı; güçlü, kalın ve çok çabuk tutuşan bağlarla.

   "Kalmak, sinsi bir kaderin sahibinin eline tutuşturduğu intihar silahı gibidir; âciziyyetin doruklara ulaştığı bir hiçlik hali. Rüyasında koşan bir kötürümün uyanışı kadar ağır ve kaçışı imkânsızdır. Zaman büyüteç merceğinden görünür kalanlara, her şey ağırlaşır, buharlaşır ve dolaşır. Yorganın altındaki karanlık gibi sınırsızdır kalma hali, bir adım dahi ilerlemeden içinde öylece duran, geceyi uzatan uykusuzdur kalan."
   Ve bir gün Rab de, Şeytan da çekip gittiler yeryüzünden. İsimleri çok eski kitaplarda geçti bir tek. Ve çok eski anlatılara söz konusu oldular. Geride ise bir tek Âdem kaldı ve Âdem, ne Rabbin kendisinden ne de Şeytan'ın ateşlerinden korkar oldu bu yüzden. Sonra kendisine başka oyuncaklar buldu, başka eğlenceler, başka yanılsamalar, gündüz düşleri gibi görünen başka gece kâbusları. Ve karanlığında, her tökezlemesini şeytandan bilmeye devam etti Âdem. Sonsuza, sonsuza kadar...

   "Şeytan yükümüzü sırtlayan günah keçisi değilse nedir?"

   Deniz Gezgin'in romanı Ahraz, Sel Yayıncılık'tan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.