Tao Te Ching

"Tao kelimelere dökülemez, onun değişmeyen adını tanımlamak da olası değildir; çünkü sözler birer semboldür ve tanımlar şeylerin göreceliği üstüne kurulmuştur. Sözler, her şeyi kucaklayan, gerçek Tao'yu ve adsız adı nasıl temsil edebilir? Biz sadece kolaylık olsun diye ona Tao adını verdik. Yine de o değişmez, hep-aynı ve çok derindir." 
Ch'u Ta Kao'nun "Adlar değişir" dizesi yorumu.
   Anlatıya başlamak için ilk olarak orijinal metinden değil de yorumlardan yararlanmak biraz saçma gibi görünse de; açıkçası Tao'nun doğasını ve yapısını anlamak için en faydalı sonucun bu olacağı açıktı. Şöyle de bir sorun var ki; Tao için anlaşılmak, asla kelimeler ve cümlelerle geçerli değildir. Kelimeler, tanımlar, cümleler, kısacası her şey, isimlendirdiğimiz şeylerin hepsi, yine başka şeylerin göreceliği üzerine kuruludur. Varlık ve yokluk, iyi ve kötü vs. gibi kavramlar, her daim göreceliklerini koruyacaktır. Bu dünyada, gözün görüp aklın anlayabildiği şeyler üzerinden genel geçer yargılara  ve bu yargılar üzerinden de gerçeğe ulaşmak imkânsızdır.

"Yol kılavuz olabilir,
ama yol tek değildir.

Adlar değişir.
Adsızdır göğün ve yerin başlangıcı,
Adlı her şeyin anasıdır.

Tutkusu olmayan gizliyi görür;
Tutkusu olan görüneni görür.

Bunlar aynı köktendir, ama adları farklıdır;
her ikisi de sırdır.
Sırların sırrı
harikalar bahçesinin kapısıdır."
   Tao'ya ulaşmak asla bilginin sonucu değildir. Olmayacaktır da. Bilgiler, bu dünyaya ait bilgiler, daha çok akıntının önünde duran ve onun akışını kesen nesnelerdir. Kişi, Tao'ya ulaşmak isterse bunu konuşarak, daha fazla öğrenerek başaramayacaktır. Tao'ya ulaşmanın tek ve mutlak yolu, sezgidir. Bu dünyadaki her tanım, her kelime, her bilgi kırıntısı, kısacası her şey tutkuyu doğurur. Kişi tutkuları ile yaşamaya devam ederse ancak aşikâr olanı görebilir. Gizli olanı görmek ise, gözlerini kapatana bahşedilmiştir. Tutkularından arınana, şeylerin göreceliği üzerine kurulu olan bu dünyayı üzerinden sıyırabilen kişiye...

"Yolun hareketi geri dönüşlüdür;
kullandığı yöntem boyun eğmektir.
Dünyadaki her şey varlıktan doğar;
varlıksa hiçlikten."
   Yola çıkmış olan her şey yolda kendi karşıtını üretecektir. Varlıkların doğası bu şekilde işler. Bir nesne var olduğu andan itibaren karşıtı da onunla birlikte var olmuş demektir. İlerlemek için geri dönüşler olmalıdır, varlığından bahsedeceğimiz ilerleme şeylerin göreceliğine tabiidir. Gerçek olan ilerlemeyi sağlayabilmek için kişinin yapması gereken şey boyun eğmektir, yani eylemsizliktir. Burada eylemsizlikle karşılanan Çince sözcük "wú wéi" (無爲) kişinin hiçbir şey yapmamasını ifade etmez. Tao'ya ulaşmak için gerçekleştirilecek olan eylemsizlik hâli, tam olarak doğal olanla uyum içinde olma hâlidir.
   Osman Yener'in çeviri, yorum ve notlarıyla birlikte Lao Tzu'nun Tao Te Ching'i Anahtar Kitaplar'dan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

Not: Kendisi sinolog olan orta karar ile konuşmamız sonucu işbu notu eklemeye karar verdik. "Tao Te Ching" şeklinde bahsi geçen metnin Çince ideogramları şu şekildedir; ( 道德經) ve tüm dünyada kabul gören Çince'nin romanizasyon sistemi olan Pinyin sisteminde de "Dào Dé Jīng" şeklinde geçer. Yani doğru olan şekli budur. Sorgulamak isteyenler olur ise; referans olarak kendisini önermemi istedi, ki telefonda o Çince sesleri telaffuz etmeye çalışırken, epeyce gülebilirsiniz.

Cennetin Irmakları


Ceylân Ertem'in ikinci solo albümü Ütopyalar Güzeldir'den, Mabel'in şarkısı, Cennetin Irmakları...

"bir bezden bebek gördüm ben orada
ahla boyalıydı tırnakları..."


"Bazen ah diyorum durmadan,
şimdi ben ahlatın başında,
otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.
Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı tam vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta."
Didem Madak; Ah'lar Ağacı

Lila

● Ahlâkın Sorgulanması

"Kızılderililer vakit öldürmek için konuşmaz. Konuşacak bir şeyleri yoksa konuşmazlar. Konuşmayınca da biraz uğursuz bir izlenim bırakırlar. Kızılderililer böyle sessiz kalınca beyazlar gerginleşir ve kendilerini nezaket gereği bu boşluğu genellikle, söyledikleri şeyden başka anlamlara gelen bir tür yüzeysel konuşmalarla doldurmak zorunda hissederler. Fakat Avrupa aristokratik dilinin bu nazikçe dolambaçlı konuşmaları Kızılderililere göre 'çatal dilli'dir ve onlarda öfke uyandırır. Bunlar Kızılderililerin ahlâkını çiğner. O sizin ya yürekten konuşmanızı ya da susmanızı ister."
   Sahildeki bir bankta oturmuş, elindeki gevreği küçük parçalar halinde martılara atmak dışında hemen hemen başka hiçbir şey yapmayan insanların özlemini duyduğumun, duyduğumuzun pekâla farkındayım. Bu kendi iç dünyasında kaybolmak ya da kendi varlığından başka bir şeyin varlığını fark edememe şeklinde bir bencilliğin işareti değildir. Bu, o sessiz, sakin insanın yüreğini tümüyle çevresine açtığının bir işaretidir. O anda içinde kaybolduğu, sonsuz bir düzen içinde dönen düşüncelerin varlığı yadsınamaz bir gerçek olmasına rağmen, kişi tam da bu yüzden yüreğini ardına dek açmıştır. Yanına gidip, denize baktığınızda, hem koskoca okyanusta sadece küçücük bir nokta olduğunuzu anlar, hem de o küçücük nokta içinde dönen tüm dünyanın düşüncelerine şaşarsınız. O susan kişinin yanında durup yıllardır yaşamın dalaveresinden yorulmuş kendi benliğinizin içine bakarsınız.

"Dinamik Niteliği algılamada, genellikle küçük çocukların büyüklerden ve acemilerin ustalardan, ilkel insanların da 'ileri kültür'den gelenlerden bazen daha hızlı olmalarının nedeni budur. Amerikan Kızılderilileri her şeyin sürekli değişen merkezini kavramada olağanüstü yeteneklidir. Onların süssüz konuşmalarının ve davranmalarının nedeni budur. Süs onların mistik bütünlüğünü bozar. Hareketleri, davranışları ve konuşmaları Büyük Ruh'la uyum içindedir ve yaşamlarının antik merkezinde başka hiçbir şey var olmamıştır."
   Yaşadığımız dünyanın kendisi tamamen zihinsel çöple dolmaya başladı. Yaşamlar o kadar fazla ayrıntıyla boğuşuyor ki, neyin gerekli ve neyin gereksiz, neyin doğru ve neyin yanlış, neyin iyi ya da neyin kötü olduğu algımızı yitirmeye başladık. Koşuşturmacanın içinde durup martıları besleyecek vakitlerimiz yok. Yan yana oturup konuşmadan geçirecek vakitlerimiz yok. Daima bir arayışın peşinde sürükleniyoruz. Konuşmak, konuşmak ve konuşmak dışında pek fazla yaptığımız bir şey de yok neticede. Ne kendimizi, ne de başkalarını dinliyoruz artık. Dinlemeyi bıraktık. Hâliyle dinlemeden anlayamayacağımız şeylerin de yitip gitmesine izin veriyoruz. Sürekli, var olduğumuzu kanıtlayan o sesimizi duymaktan başka bir şeyin farkına varmaz olduk. Başka insanların. Başka kültürlerin, başka türlerin. Her şeyi bırakın, başka bir kendimizin algısını yitirdik.

"Nitelik Metafiziği'nin evrimsel yapısı tek bir ahlâk sisteminin olmadığını gösterir. Ahlâk sistemi çoktur. Nitelik Metafiziği'nde inorganik biçimlerin kaosu yendiği, 'doğa yasaları' denen bir ahlâk vardır; biyolojinin açlığı ve öldürücü inorganik güçleri yendiği, 'orman kanunu' denen bir ahlâk vardır; toplumsal biçimlerin biyolojiyi yendiği , 'yasa' denen bir ahlâk vardır; ve toplumu denetimi altına almak için hâlâ mücadele veren bir ahlâk vardır."
   O kadar körleştik ki, evrende var olan tek sesin kendimizinki olduğunu düşünmeye başladık. Başka bir sesin varlığı bizi zamanla rahatsız eder oldu. Çeşitlilikten duyduğumuz tiksinti haddini aştı. Her şeyi en basite indirgeme sevdamız bizi kendimize karşı bile kör etti. Değerlerin, gerçeğin ve Nitelik'in ne olduğunu göremez hâle geldik. Hapsolduğumuz toplumun 'yasa'larını sorgusuz kabul etmeye başladık. Yasaların denetiminde biyolojik ihtiyaçlarımızı gideren canlılardan başka bir şey değiliz artık. Entelektüel ahlâkımızın, bizi yanılsamalardan kurtaracak şeyin varlığını biyolojik ve sosyal ahlâkın ele geçirmesine izin verdik.
   Robert M. Pirsig'den, ahlâk değerlerimizin kökenlerini sorgulayan bir kitap, Lila, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; yanılsamalarınıza dikkat edin!

"Karşılaştığımız her insan farklı bir aynadır. Sen de onlar gibi bambaşka bir insan olduğundan, belki sen de başka bir aynasındır ve senin kendine gösterdiğin kendi görüntünün de başka bir çarpıtma olup olmadığını bilmenin yolu yoktur. Belki de gördüğün her şey aynadaki yansımalardan ibarettir. Belki de elinde aynalardan başka bir şey yoktur. Önce ana-babanın aynaları, sonra arkadaşlarının ve öğretmenlerinin, sonra patronlarının ve subaylarının, rahiplerin aynaları ve belki yazarların ve ressamların da aynaları. Onların işi budur; ayna tutmak."

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

● Değerlerin Sorgulanması 

"Teknoloji ve sistem karşıtı insanlar için, 'Beatnik' ya da 'Hippy' gibi klişe adlar icat edilmiştir, daha da edilecektir. Fakat kitle terimleri icat ediliyor diye bireyler kitle insanına dönüşmez. John ve Slyvia kitle üyesi değiller, çoğunlukla kendi yollarına giden diğerleri de değil. Tam da kitle insanı olmamak için ayaklanıyorlar aslında. Ve kendilerini kitle haline getirmeye çalışan güçlerin teknolojiyle epey ilgisi olduğunu seziyor ve bundan hoşlanmıyorlar. Bu şimdiye kadar pasif bir direniş olarak, elden geldiğince kırsal bölgelere kaçmak gibi şeylerle sınırlı kalmıştır, ama hep böyle pasif kalmak zorunda değildir."
    İnsana, insan olmaktan başka, çağlardır belli adlar verilmeye çalışıldı. Bu adlar çoğu  zaman belli ortak yanların genel-geçer bilgisinden yola çıkıp, insanı tanımlama uğraşındaydı. Bireye verilen bu isimler onun dünya görüşünü, yaşam azmini vesaire, niteleme çabası içinde olsalar dahi, unutulmaması gereken şey, insanı tanımlamaya çalışmanın yanlış olmasıydı. İnsanı tanımlamak, kelimelere indirmek, onu aynı zamanda kelimelerin, yani dünyayı kesin çizgilerle bölen akılcılığın varlığı içine de almaktır. Nitekim; tanımlamak, sınırlamaktır. Ve burada bahsedilen hiçbir şey, hiçbir sınırlamaya dahil değildir. Tıpkı, insan gibi. Ve okuma yolculuğunuz boyunca karşınıza bolca çıkacak olan Nitelik gibi... İnsan da, Nitelik de, kendisini açıklamaya, mantığa bürümeye çalışan her türlü isimlendirmeye karşın, her zaman için yalnızca gerçeğin bir parçasını gösterecek ve bütün olanı anlamayı imkansız kılacaktır. Bu, sistemin kendisinden kaçan bireyler için de, anaforun tam ortasına atlayanlar için de geçerliliğini koruyacaktır.

"Ama sistem olduğu için bir fabrikayı yıkmak ya da bir hükümete karşı ayaklanmak ya da motosikleti tamirden kaçınmak, nedenlere değil de sonuçlara saldırmaktır ve saldırı yalnızca sonuçlara yönelik olduğu sürece hiçbir değişim olanaklı değildir. Asıl sistem, gerçek sistem, var olan sistematik düşünce yapımızdan, akılcılığın kendisinden başka bir şey değildir; bir fabrika yıkılır, ama onu üreten akılcılık bırakılırsa aynı akılcılık hemen başka bir fabrika üretecektir. Sistematik bir hükümet devrimle yıkılır, ama o hükümeti üreten sistematik düşünce kalıpları sağlam kalırsa o düşünce kalıpları daha sonra başka hükümetlerle kendilerini yineleyeceklerdir. Sistemler konusunda çok şey söylenmiştir. Ama bu konu, hemen hiç anlaşılmamıştır."
   Sistemin kendisinden kaçınmak, motosikletimizi tamirden kaçınmak hiçbir zaman bize kesin çözümler sunmayacaktır. Özne konumunda olan biz insanın, nesnelerle ilişkileri, onlara atfettiğimiz değerlerle biçimlenir. Ve bu değerlerin değişmesi de yine bizim elimizdedir. Özne ile nesne arasında eksik olan, yapmaktan daima kaçındığımız şey, ilişkinin kendisidir. Ve bunu yaparken de önemli olan ve anlaşılması gereken nokta, sistemlerin doğduğu düşünce yapısının, yani motosikletin arıza yapan parçasının neresi olduğudur. Bütüne ulaşma çabaları için sondan başlamak, akıntıya karşı yüzmeye çalışmak gibi, sizi daima sona sürükler. Asla sonuçları ortaya çıkaran nedenlerin kendisine ulaşmayı olanaklı kılmaz. Ve sizin için çözümler her zaman için pınarın kaynadığı noktadadır. Pınarın kaynadığı noktada çoğu zaman gerçeğe ulaşmak mümkündür.
   Bugüne kadar size ve bana anlatılan, var olan dünyayı kesin ve nedeni anlaşılamaz çizgilerle ikiye bölen (özne ve nesne, romantik ve klasik vesaire) akılcılığın verdiği şey yalnızca sonuçlarla ilgilenmek olmuştur. Ve akılcılığın tek seferde kavramasının imkânsız olduğu şey, bütündür. Ve gerçek arayışında bütüne ulaşmak, ikiye ayrılmış bir dünya görüşüyle mümkün değildir. Bize gereken nokta, bu ikiye ayrılmış dünya görüşünün bütünleyicisidir.

"Tüm Doğu dinlerinde büyük değer verilen ortak şey, Sanskrit Tat tvam asi (Sen busun) doktrinidir, düşündüğün her şeyin sen olduğunu, anladığını düşündüğün her şeyin bir bütün olduğunu savunur. Bu bölünmemişliği tümüyle anlamak, aydınlanmak demektir.
   Mantık, özne ile nesne arasında bir ayrım olduğunu varsayar, bu nedenle mantık, asıl bilgelik değildir. Özne ile nesne arasında ayrım olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmanın en iyi yolu, fiziksel etkinliği, zihinsel etkinliği ve duygusal etkinliği durdurmaktır. Bunun için pek çok disiplin vardır. Bunların en önemlisi Sanskritçe
dhyana, Çince söylenişiyle 'Chan' ve Japonca söylenişi ile 'Zen'dir."
   Dünyayı ikiye bölen antik Grek bakış açısıyla, yani bugün akademilerin ve neredeyse tüm dünyanın temellerini üzerine attığı akılcı bakış açısıyla gerçeğe ulaşmak, "gerçekten" mümkün müdür? Yoksa, şimdiye kadar bize anlatılan, dayatılan gerçek, daima bir yalandan mı ibaretti? Daha önce bakmadığımız için göremediğimiz, aramadığımız için bulamadığımız bir gerçek de var mıydı?
   Robert M. Pirsig'den ufkunuzu genişletecek, ve sizi var olan tüm değerlerinizi yeniden sorgulamaya yöneltecek, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; motoksiklet bakımını hiçbir zaman aksatmayın!

"Motosiklet üzerinde çalışırken yapılacak şey, öteki işlerde de olduğu gibi, kişiyi çevresinden koparmayacak bir kafa huzuru oluşturmaktır. Bu başarıldı mı kalan her şey doğal olarak bunu izler. Kafa huzuru doğru değerlerler üretir, doğru değerler doğru düşünceler üretir. Doğru düşünceler doğru eylemler üretir ve doğru eylemler, merkezindeki huzuru başkalarının da görebileceği maddi yansımalar oluşturacak işler üretirler. Kore'deki o duvarda olan şey buydu. O, tinsel bir gerçekliğin maddi bir yansımasıydı.
   Bence, eğer dünyayı düzeltmek ve yaşanacak daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsak yapılacak şey, kaçınılmaz olarak ikici olan, öznelerle ve nesnelerle ve bunların birbiriyle ilişkileriyle dolu olan politik ilişkiler üzerinde ya da başkalarının yapacağı şeylerle dolu olan programlar üzerinde konuşmak değildir. Bence bu tür bir yaklaşım sondan başlar ve bu sonu baş sanır. Politik programlar, ancak temeldeki toplumsal değerler sisteminin doğru olması durumunda etkili olabilecek, toplumsal niteliğin sonuç ürünleridir. Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve sonra onlardan çıkan iştir. Başkaları insanoğlunun yazgısını düzeltmekten söz edebilir. Ama ben salt motosikletin nasıl onarılacağından söz etmek istiyorum. Söyleyeceklerimin kalıcı değerlerinin de daha fazla olduğuna inanıyorum."

Pi'nin Yaşamı

   "Kimi zaman ana dallarımı birbirlerine karıştırırım. İlahiyat eğitimi gören öğrenci dostlarımdan bazıları -kendilerini mantığa fazlaca kaptırmış ve bu yüzden sağlarını sollarını şaşırmış, her parlayanı altın sanan, kafaları karışık bilinmezciler- bana üç parmaklı tembelhayvanı anımsatırdı ve yaşam mucizesinin böylesine güzel bir örneği olan üç parmaklı tembelhayvan ise bana Tanrı'yı anımsatırdı."
   Üç parmaklı tembelhayvan, bir amacı olup yere indiğinde, güdülenmiş bir çitadan dört yüz kırk kat daha yavaş hareket eder. Çoğu duyuları, neredeyse işlevsizdir. Muhteşem yavaşlıkta hareket eden bir hayvanın, üstelik muhteşem yavaşlıkta duyulara sahip olması, vahşi yaşamda nasıl hayatta kaldıklarını merak etmenize neden olur. Muamma. Bana kalırsa,  bu, tam bir muammadır. Dikkat ederseniz, gözleri neredeyse tamamen anlamsız bakar çevresine. Çevresinin zerre kadar farkında olmadığını anlarsınız. Çevresindeki seslere karşı da duyarsızdır. Duymaz değil, duyar. Ama onları umursadığını sanmayın. Umursamaz. Bir üç parmaklı tembelhayvanın yaşam biçimi işte tamamen böyledir. Tanıdık değil mi? Umursamaz, anlamaz bir varlık, size de pek çok anlardan tanıdık gelmiyor mu? Otobüste, metroda, okulda, işte vesaire... Dünyayı bu kadar anlamaktan uzak, bu kadar kendinin ve çevresinin farkında olmayan canlıların nasıl yaşadığı sizde de hayret uyandırmıyor mu?  Ya da yaşamak, yaşam dövüşüne katlanabilmek için gerekli olan şevki nereden buldukları sorusu gelmiyor mu aklınıza? Benim geliyor. Daima. Ve hâlâ bir cevap bulabilmiş değilim. Düşünüyorum. Ve kendimden bile kuşkuya düşüyorum; acaba, ben de dışarıdan bakıldığında, üç parmaklı bir tembelhayvan gibi mi görünüyorum?

   "Bu konuda dürüst olacağım. Asıl hoşlanmadıklarım Tanrıtanımazlar değil, bilinemezcilerdir. Kuşku bir süre için iyidir. Hepimiz, Gethsemane Bahçesi'nden geçmeliyiz. İsa kuşku duymuşsa eğer, biz de duymalıyız. İsa dualar ederek, acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken, 'Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?' diye yakardıysa eğer, bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. Ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. Kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek, hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer."
   Üç parmaklı bir tembelhayvan da, bir insan da (ya da tamemen şans eseri hayatınızın kurgusuna karışmış bir Bengal kaplanı) yaşamak için muhteşem bir içgüdü duyarlar. Bu nereden geldiğini, çoğu zaman anlamadığımız bir şeydir.  Ölmek, ölümle bir meydanda karşılaşmak ve canınımızı sunmak hepimizin yapabileceği bir şey değildir. Ama meydan o kadar geniştir ki; birçokları, meydanda bir süre koşturacak kadar vakit bulur. Ve o koşturmak için bulduğunuz güç sizin yaşama arzunuzdur. Ve koşarken sürekli aynı soruya takılıp kalmak, ve ölüm sizi yakaladığında da aynı soruyu soruyor olmak, çoğu zaman elinizde hiçbir şey olmadığı anlamına gelir. Cevaplanacak, daha birçok soru meydanda sizi beklemektedir.
   Bir Bengal kaplanı ile birlikte, bir filikada, yaşama mücadelesi verirken bu tür sorular için pek fazla vakit bulamayabilirsiniz. Ve olası önerim, bu tür sorular için, filikaya düşmeden önce bazı cevaplar bulmanızdır. Ve olur da; sorularınızı cevaplayamadan bir okyanusta kendinizi bulursanız, ya da okyanusta tüm sorularınıza cevap olarak seçtiğiniz Tanrı size yardım elini uzatmazsa, ihtiyacınız olan tamamen bir hayatta kalma kılavuzu olabilir.

● Her zaman talimatları dikkatlice okuyun.
● İdrar içmeyin. Ya da deniz suyu. Ya da kuş kanı.
● Denizanası yemeyin. Ya da dikenleri olan herhangi bir balığı. Ya da papağana benzer gagalıları. Ya da balon gibi şişenleri.
● Balıkların gözlerine bastırmak onları felç eder.
● Bedeniniz bir savaş kahramanı olabilir. Bir kazazede yaralanırsa, iyi niyetli, ama bilinçsiz tedaviden kaçının. Cehalet en kötü doktordur, oysa dinlenmek ve uyumak en iyi hemşirelerdir.
● Her saat başı en az beş dakika boyunca ayaklarınızı havaya kaldırın.
● Gereksiz çabadan kaçının. Ama çalışmayan demir paslanır, bu yüzden zihninizi, karşınıza çıkabilecek her türlü basit düşünceyle meşgul edin. Kart oyunları, yirmi soru cevap ve cümle kurma oyunları çok eğlenceli ve kafa çalıştırıcı faaliyetlerdir. Hep birlikte şarkı söylemek, zihni açık tutmanın bir başka yoludur. Uydurma öyküler anlatmanın da yararı olabilir.
● Yeşil sular, mavi sulardan daha sığdır.
● Dağları andıran uzak bulutlara bel bağlamayın. Yeşili kovalayın. Sonuçta, toprağı en iyi yargılayabilecek şey ayağınızdır.
● Yüzmeyin. Gücünüzü tüketir. Üstelik filika, yüzüşünüzden daha hızlı yol alır. Denizdeki tehlikeler de cabası. Isınırsanız, giysilerinizi ıslatmayı deneyin.
● Giysilerinize işemeyin. Anlık bir ısınma, pişik olmaya değmez.
● Kendinizi koruyun. Fazla ortalıkta olmak sizi açlık ya da susuzluktan hızlı öldürür.
● Terleyerek çok fazla su kaybetmediğiniz takdirde, su içmeden on dört gün idare edebilirsiniz. Çok susarsanız, düğmenizi emin.
● Kaplumbağalar kolayca avlanırlar ve çok lezzetlidirler. Kanları güzel, besleyici ve tuzsuz bir içecektir. Eti lezzetli ve doyurucudur; yağı çok amaçlı kullanılabilir ve kazazedeler kaplumbağa yumurtalarına bayılacaklardır. Gagasına ve pençelerine dikkat edin.
● Moralinizi bozmayın. Gözünüz korksun, ama yılmayın. Unutmayın: Önemli olan, her şeyden üstün olan ruhtur. Yaşama isteğiniz varsa, yaşarsınız. İyi şanslar!

   Yann Martel sizleri Pi'nin Yaşamı'na konuk ediyor. Piscine Molitor Patel'in okyanus yolculuğu, Pi'nin Yaşamı, İnkılâp Kitabevi'nden. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.

İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler

SANAYİ SONRASI YAŞAMIN
RADİKAL BİR ŞEKİLDE KISALTILMIŞ TARİHİ 
 
Tanıştırıldıkları zaman, kendini beğendirme umuduyla, bir espri yaptı. Kız, kendini beğendirme umuduyla, bol bol güldü. Sonra ikisi de eve arabalarıyla yalnız döndüler, dosdoğru ileri bakarak, suratlarında aynı çarpıklıkla.
   Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmezdi ama sever gibi davranır, her zaman iyi ilişkiler kurması gerektiğine inanırdı. Kimse bilemez, sonuçta, şimdi biri biliyordu biri daha biri daha.
    Elimizden tutuldu, önce, gideceğimiz yerlerde kendimizi beğendirmemiz için tertemiz giysiler giydirildi. Tertemiz, bütün kirlerinden arındılmış giysiler. Sonra kendilerini beğendirmek için yüzlerinde o kocaman gülümsemeleri ve belki altın ve büsbüyük halka küpeleri, belki de taranmış bıyıkları ve tertemiz gözlükleri olan eğitimcilerin bulunduğu, yine kendilerini beğendirmek isteyen hizmetlilerin ilk gün şevkleriyle tertemiz ettikleri binalara; sokağın ve duyguların kirinin temizlendiği, sanayi sonrası yaşamın hem başlamasını sağlayan, hem de ilerlemesini garanti edecek  "eğitim" kurumlarına götürüldük. Ve böylece başladı kirli çocuğun beyninin yıkanıp, tertemiz edilmesi, ki kendini beğendirebilsin...

   "Depresif kişi terapiste gerçekten açlığını çektiği ve hayalini kurduğu şeyin bunu (yani kronik depresyonun kesintisiz işkencesini) aslında gerçekten tam anlamıyla 'paylaşma' yetisine sahip olmak olduğunu itiraf etmişti. Depresyonun sanki kimliğinin ve bir insan olarak benliğinin merkezine öylece yerleşip kaçınılmaz bir hal aldığını ve bunun yol açtığı mahrem duyguları ya da ona gerçekten ne hissettirdiğini bile gerçekten paylaşamadığını, sözgelimi gökteki güneşi tarif etmenin umutsuzca, ölüm kalım derecesinde bir ihtiyaç haline gelmesi fakat sadece yerdeki gölgeleri gösterebilmesi ya da sadece buna izin verilmesi gibi geldiğini söyledi. Gölgeleri göstermekten çok yorulduğunu söyleyerek hıçkırmıştı. O (yani depresif kişi) sonra da hemen o anda kesmiş ve boş boş gülerek  terapistten böyle süslü bir melodram havası taşıyan ve kendine acıma yüklü bir benzetme kullandığı için özür dilemişti."
   Ama her şeyin tertemiz edilmeye çalışıldığı o makine, çok büyüktü. Ve bazı parçalar o kadar ufaktı ki, ya isteyerek  ya da tamamen şans eseri kuytu köşelerde sıkıştılar. Ve makine onları istediği gibi temizleyemedi. Ama bu parçalar hep çok nadir oldu, makine işini gerçekten düzgün yapıyordu. Ve o makine ıskalarsa bile onun işini yapacak, kişiyi tertemiz edecek başka makineler vardı. İlk makineden alnının kiri ile çıkmayı başarabilen kişi (ki artık ondan depresif kişi diye bahsedebiliriz) artık yeni makinelerle karşılaşmak için hazırlanmalıydı. Ve birçoğu kirlerini paylaşacak hiç kimseyi bulamamasını kendine dert edip, içinden çıkılamaz bir hâl içine düşünce, kirlerinden kurtulmayı bir görev bilip diğer makinelere kendi ayaklarıyla gitti. Bunu yapamayacak kadar güçsüz olanlara ise çevresindeki tertemiz kişiler, "her zaman doğruyu yapmanın gerekliliği" ile yardım etmişti. Ve hem güçsüz hem de kirli olanlar, kirli konuşmaları, kirli düşünceleri, kirli duyguları vb. yüzünden daima özür diledi.

   "Artı insanlık durumunu, çileyi, dehşeti ve aşağılanmayı daha iyi tanıyor. Yani, hangimiz çile ve korkunun yaşamın, varoluşun bir parçası olduğunu kabul etmeyiz, hangimiz insanlık durumunun farkında olduğumuza dair boş laflar edip durmayız ki. Ama artık o, bunu gerçekten biliyor. Bakın heyecan duyuyor falan demiyorum. Ama dünya görüşünün artık ne denli büyüdüğünü bir düşünün, zihnindeki resmin ne kadar geniş ve derin olduğunu düşünün. acıyı artık tümüyle farklı bir şekilde algılayabilir. Eskiden olduğundan fazlasıdır artık. Benim dediğim bu. Daha çok insandır artık. Sizin bilmediğiniz bir şey biliyordur."
    Kirli, depresif, deli, uçarı, anarşist, aykırı, tecavüze uğramış, berduş, travesti, muhalif, orospu... Tüm hepsi artık acıyı biliyordu. Kimse onların acı çekmesini istememişti, onlar dışında hepsi de onların tertemiz olmasını istemişti. Çünkü temiz olmak her zaman iyiydi. Ve iyinin ne olduğunu, her zaman aklı tertemiz olanlar bilebilirdi.

   "...hangimiz insanlık durumunun farkında olduğumuza dair boş laflar edip durmayız ki."

   Artık ben susuyorum. Sıra David Foster Wallace'ın ilginç kaleminden çıkan, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'de. Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.