Zen Kaçıkları

   "Ama hemen açıklamıştım ona Budacılığın mitolojisinin, bütün o başka uluslara özgü biçimleriyle, adlarıyla falan beni ırgalamadığımı. Sakyamuni'nin dört soylu gerçeğinin ilki olan, Tüm yaşam ıstıraptır—sırf bununla ilgilendiğimi... Eh, biraz da üçüncüsüyle, Istırapları dindirmek olasıdır, o zamanlar buna pek inanasım gelmiyorduysa da... (O zamanlar daha, bu dünyada zihnin kendisinden başka bir şey bulunmadığını ve bu nedenle ıstırapları dindirmek dahil her şeyin mümkün olduğunu gösteren Lankavatara sutrasını sindirememiştim.)"
   İnsanın, her insanın kolaj çalışmasından pek bir farkı yok. Dünya denilen şu yerde malzemeden başka ne var ki? Kes, yapıştır, kes, yapıştır, kes... Yarım tablolardan başka neyiz ki; ölen her insan ardında farklı bir kolaj bırakmıyordu da ne yapıyordu şimdiye kadar? Dünya denilen şu curcunadan, acılarımızı, kaygılarımızı geçiren, yaralarımızı saran her parçayı kesmektir niyetimiz. İşte, yaşam ıstıraptır, yaşam yaralanmaktır ve dünya yaraları kapayacak parçalarla doludur. Hangi parçayı alacağınız sizin tercihinizdir. Ama önce parçaları görebilme meziyetine sahip olmak gerekir.

   "Der demez de Japhy, 'Zen Ustası Koca Erik'e sormuşlar bi gün' diye başladı, 'Budacılık nedir diye; o da hasırotu, söğüt çiçeği, kamış yaprağı, keten lifi, velhasıl evladım bu herkesin sevincidir işte, zihnin kıvanmasıdır; bu dünya zaten zihinden başka nedir ki ve nedir zihnin kendisi? Dünyadır, zihin dediğimiz şey ulan hırt. Atlar Atası demiştir ki: "Zihnin, Buda'dır". Bi de eklemiştir üstüne: "Zihinsizlik, Buda'dır" diye. Ve işte böyle azizim, Koca Erik derken, "Erikler olgunlaşır."'"
   Dünyadaki her şey zihindir, acılarımız da zihindedir. Öyleyse, acıları dindirmek niye mümkün olmasın? Acıları dindirmenin elbet yolu vardır. Acıları dindirebilecek yetkinliğe erişmektedir mesele, yaralara sürecek merhemi bulmaktır. Kimileri için erik ağacıdır merhem, kimileri için baharda açan kiraz çiçekleri. Kimilerinin dağları vardır. Sarsılmaz, yıkılmaz, kıskanılası dağları. Kimilerinin bütün bir ormanı vardır merhem niyetine. Çayırlarıyla, yaz yağmurlarıyla, renkli çiçekleriyle.

   "Böyle olur insan, ormandayken, hep. Bakarsın, her şey bildik tanıdık çıkar, kavuşmuş gibi eski dostlara, çoktan ölmüş bir akrabana; bir çocukluk rüyası gibidir bu, akıp giden suların sürüklediği unutulmuş bir şarkı gibi; en çok da unutulmuş çocukluğumun, geçmişlerdeki insanlığın, tüm yaşayan ve ölmüş varlıkların milyonlarca yıldır birikip artık taşan gönül kırıklıkları gibi; şahit bu duygulara üstümüzden geçip giden şu bulutlar (onlar da yalnız ve garip zaten); yüreğim kabarmakta, gözümün önüne geliyor hep anılar, ateş basmış gibiyim, halsizliğim var, yatıp uyuversem şu çimenlikte, düş görsem."
   Bu yazıyı yazarken niyetim "yeraltına" inmekti. Kasvete, hüzüne, üzgün nağmelere dokunmaktı. Bir kuşağın geçtiği yolun izinde yürümekti. Ancak, bazen farklı yerlere sürükleniyoruz dalgalarla, rüzgârla. Yeraltına inmek iken niyetimiz, dağlara, çayırlara, ormanlara koştuk. Dağların zirvelerine diktik gözlerimizi, orada esen rüzgârın bizi nereye sürükleyeceğini merak ettik. Oradaki rüzgâr da üzgün müdür acaba, şu üzgün bulutlar gibi?
   Jack Kerouac, Beat Kuşağı'nın üzgün adamı, dağlara tırmanıyor, zirvelere bakıyor. Anlıyor ki; düşmek yok. Daima devam etmeli tırmanmaya... Zen Kaçıkları, Ayrıntı Yayınları'ndan. Madem dağ rüzgârları epey bir savurdu bizi, bir şiirle bitirelim öyleyse meseli...

"Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
—Ki bu en büyük kötülüktür size—
Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar
Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz
Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde
İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke
Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz
Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına
Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
Koşaradım
Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde.."
Şükrü Erbaş; Koşardım, 1985