Tek Bacaklı Yolcu

   "İrene beş isim söyledi ve beş kişi tarif etti.
   Memur bazılarını eledi. Geriye kalan bir avuç muğlak karşılaşmadan öte değildi. Adam için İrene'nin yaşamıydı bu: ikisi arasında sır kalacak bir konuşmada otuz yıl.
   Bakışlarını sabitleyen adam, usulca kaldırım kenarına park eden arabalar, kentteki köprülerin yankısı, parktaki yaprakların parmak oynatması hakkında ne biliyordu ki. Amaçsızca dolanan, uzun ince bacakları üstünde açlıktan takırdayan, çöp bidonlarının yanı başında çifter çifter toplaşan ve günün ortasında uluyan köpekler hakkında. Memurun takım elbisesinin rengindeydi onlar da. Gölgeydi onlar da."
   Memurların, gardiyanların, askerlerin, sınır bekçilerinin hayatlarımızdaki yerleri hep böyleydi. Gölge gibi. Elbiselerinin renkleri ne renkti. Mavi, yeşil, siyah, gri. Angelopoulos'un Ağlayan Çayır'ını görmüş müydünüz. Eleni sayıklıyordu uykusunda; "Gardiyan..." diyordu, "Hiç su yok, sabunum yok. Çocuklarıma mektup yazmak için kağıdım yok. Üniformalar değişiyor. Siz gri giyiyorsunuz. Gardiyan siyah giyiyor. Adım Eleni. Bir asiyi barındırdığım için buradayım. Beni nereye götürüyorsunuz?" Almanlar yeşil giyiyordu, başkaları başka renkler. Gardiyanlar da, memurlar da sokakları bilmiyordu. Onlar sadece yolcuları bir yerlere götürmekle yükümlüydüler. Eleni'yi götürüyorlardı. İrene'yi götürüyorlardı. Ama şunu bilmiyorlardı; "Bir kurşunun bedeli ne? Kanın bedeli ne? Bütün üniformalar aynı gardiyan."

   "Aklımızın olmadığı düşünülebilir kimi zaman. Akla ihtiyacımız da yok zaten. Duyusal güç gerek, sadece yaşamak için. İnsan bunu nerede fark ediyor biliyor musun, rüzgârlı sokaklarda, istasyonların dışında ve köprülerin üstünde. Oralarda insanlar neredeyse gökyüzüne dokunacak kadar hafif ve utanmazlar."
   Aklın koyduğu sınırlar içinde, kaybolan yolcular, dökülen kan, modanın kısalttığı yaşamlar, eskiyen yüzler, pörsüyen elmalar. Aklın koyduğu sınırlar içinde sadece içimizden dökülmeyi bekleyen cümleler... Akla gerçekten ihtiyacımız var mıydı, böylesine akıl delisi olmuşken. Yaşamak için rüzgârı bacaklarımızda, kollarımızda ve yüzümüzde hissetmemiz neyimize yetmiyordu. Nehirlerde akan suda yıldızları sizler de görmüyor muydunuz. Yıldızlara bu kadar yakınken suları niye kirletmeyi seçtik kanla, pislikle... Bütün bu utanca ihtiyacımız var mıydı ki, utanılacak şeyler yapmasaydık.

   "Konuşsak da konuşmasak da fark etmez. Pörsük elmalar veya kuş sürüleri veya senin fahişe gençlerin hakkında konuşsak da olur konuşmasak da. Bizim meselemiz bu değil Thomas. Esasında kendi meselelerimizi düşünüp duruyoruz hep. Aslında bütün düşüncelerimizi, bundan bahsetmemek için devreye sokuyoruz. Havadan sudan konuşurken de kendi meselelerimizi düşünüyoruz. Birimiz bunu düşünüyor hep. Öteki hissediyor. Üzgünüm Thomas ve bunu değiştiremem."
   Ah! Bütün bu zırvaladıklarıma bakmayın yine. Üzgünüm ben de. Üzgünüm bütün bu söylediklerimden dolayı. Üzgünüm, gerçekten. Bütün bunları ben de kendi meselelerimi konuşmamak için anlatıyorum sizlere. Ve bunu değiştiremem, üzgünüm...
   Herta Müller'in Tek Bacaklı Yolcu'su, Siren Yayınları'ndan. Sorularla dolu ama soru işaretlerinin olmadığı bir roman... Meselimin sonuna gelirken diyorum ki, okuyun!

   "Yolcular, diye düşündü İrene, uyuyan kentlere heyecanla bakan yolcular. Artık geçerliliği olmayan arzulara. Kent sakinlerinin ardından bakan. Tek bacaklı ve kayıp bacaklı yolcular.
   Yolcular çok geç geliyor."

Ta'm e Guilass

Gönderen: Modern Prometheus 21:45 , Etiketler: , , , | 2 Yorum

   "Kendimi bu hayattan kurtarmaya karar verdim. Neden mi? Bu anlamana yardım etmeyecektir ve bunun hakkında seninle konuşamam. Anlayamazsınız. Anlamayacağınız için değil, benim hissettiklerimi hissedemeyeceğiniz için. Duygularımı anlayıp paylaşabilirsiniz, bana merhamet gösterebilirsiniz ama acımı hissedebilir misiniz? Hayır. Acı çekersiniz ve ben de çekerim. Sizi anlarım. Acımı anlayabilirsiniz ama onu hissedemezsiniz."
 
   "Size başımdan geçen bir olay anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Belaların her türlüsü bizi buldu. Öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden önce, arabama bir ip koydum. Kendimi öldürmeyi kafama koydum. Miyaneh’e gitmek için yola koyuldum. Bu 1960’daydı. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum. Hava hâlâ karanlıktı. İpi bir ağacın dalı üzerine attım ama tutturamadım. Bir kere, iki kere denedim ama kâr etmedi. Ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim. Dutlar. Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim. Taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. O ne güneşti, ne manzaraydı, ne yeşillikti ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. 'Ağacı sallar mısın?' diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi mutlu hissettim. Ardından alıp eve götürmek için biraz dut topladım. Bizim hanım hâlâ uyuyordu. Uyandığı zaman, dutları bir güzel yedi. Ve hoşuna gitti. Kendimi öldürmek için ayrılmıştım ve dutlarla geri döndüm. Beyim, bir dut hayatımı kurtardı. Bir dut hayatımı kurtardı."

   Herkesin payına bir dut ağacı düşmesi dileğiyle!

Ah'lar Ağacı

Gönderen: Modern Prometheus 16:52 , Etiketler: , , , , , , |

"Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu ve fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman."
Didem Madak         
Ah'lar Ağacı         
   "Dayı," demiştim uzun uzun zaman önce, "niye bu kuyruk bu kadar uzun?" Sonra "Ah!" deyip gülmüştü kuyruktaki amcalardan biri, "Ah!" Utanmış sarılmıştım yarı beline geldiğim dayıma, ananemin maaşını alacağımız kuyrukta... Şimdi "Dayı," derim kendi kendime , "kuyruklar niye bu kadar uzun, hayat niye bu kadar kısa?" Ve sonrasında gidip annemin dizine yatarım, "Ah!" der annem de kendi kendine, sessizce. Herkesin acısı kendini yakar, herkesin acısı yüreğinde. Gözlerimi kapatıp, "Anne," derim "saçlarımla oynasana."

"Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm."
Didem Madak          
Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım?          

   Arkadan televizyonun sesini duyarım, gözlerimi yummuşum; asla karnabahar kızartmayan o başrol kadınlarının sesini, emekli kuyruğuna girmeyen adamların sesini. İzler ve izler, kafası hep başka dertlerde annem, sıkılır, "Hadi geç oldu, yatıyorum ben." der ve giderdi. Otururdum öyle ben de, hiçbir derdim yokmuş gibi, bütün dertler beni bulmuş gibi. Yapacak bir şeyi olmaz ya insanın her durumda, otururum işte öyle. Zaman ancak gitmesini bilir böyle gecelerde. Ağır ağır. Ve böylesi gecelerde, herkes uyumuş olur genelde benden başka. Açlar, toklar, hırsızlar, polisler. Bazen ben de kardeşimin yüzüne bakarım. "Belki," derim, "bir şiir de ben yazarım."

"Kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı.
Okyanusları mavi olmayan.
Benim için hayat,
Kalbi kalpazanlıktan kırk sene yatmış çıkmış bir adamdı.
Geçmişim acıyor şimdi, yalnız benim değil
Benim ülkemin geçmişi de acıyor mesela.
Bilirdim oysa ilk badem ağaçları çiçek açar baharda.
Bilirdim çiçek satan çingene kızlarını
Onlar bütün şimdileri, bütün zamanlara
Bir gül parasına satardı.
Oğlan kıza bir gül alsa
Bilirdim odur en kırmızı zaman. Adına aşk diyorlardı
Kalbimin en doğusunda bir yalan dünya vardı."
Didem Madak         
Kalbimin En Doğusunda         
     Bir şiir bile yazamazdım oysa. Bir şiir bile denmez miydi yazdıklarıma yoksa? Bilmiyorum, belki bir gün yazardım da. Geceler uzun geceler karanlık ama; belki diyorum fazla uzun yaşamam da. Yaşarken, mesela yarın ne yapsam acaba? Oturup gece gece bunu düşünürüm bir anda. Belki diyorum yine, belki, Konak'ta çiçek satan çingene kızlarına aldanır da elimde bir kırmızı zaman, gider binerim Karşıyaka vapuruna; o çayların en acısından bir tane içmeye. Evet, alıştırmalıyım sanırım kendimi, en acısından olan her şeye. Belki de acılara alıştığım o gün, geceleri uyumaya başlayabilirim. O çocukluktan kalan, az çok hatırladığım duayı eder de Allah'a yakınıp, gözlerimi hiç açmayacakmışçasına kapatırım tekrardan...

"Saçlarım düşler görüyor
Rengârenk uçan balonlar havalanıyor her telinden
Saçlarımda kiraz bahçeleri
Salıncak kuruyor dallarına çocuklar
Hep ben düşüyorum, hep ben,
Ben:
İsmim kara bereli iki çocuktan biri,
Fazla yaramaz.
Ne zaman ağlasa
İskambil kupası damlıyor gözlerinden
Rest diyor hep, rest. Ne demekse?
Ben çocuklardan biri,
Fazla yaşamaz
Ne bir sarmanı var okşayacak
Ne zamanı.
Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah'ım
Bırak okşayayım.
Esirge ve bağışla beni gerçekten
Bırak düşlerimde kaybolayım." 
Didem Madak         
Samson ve Dalila         

Yıllar Saçlarına

"Kanayan su gibi akıyor mu içine dün
Bi' derin of çekerek batıyor mu ötede gün"

Mabel Matiz'in Yaşım Çocuk albümünden; Yıllar Saçlarına..

Gün battıktan sonra akan sular için, kanayan sular için çalsın..


"ne denmiş, akıp giden her suyla akıp giderim
çünkü sevdim çünkü bu yüzden güçlü bileklerim kanadı

sahici mi elinde tuttuğun o kartal kanadı
sen tuttun acıdan benim ellerim kanadı

bir geceyi geçirmek için bin türlü kalp ilâçla
dövündüm çırpındım bilsen nerelerim kanadı

hazır bulunanlar davranıp saatlerini kurdular bahara
ey diriliş sana kurulmuş saatlerim kanadı

avlananlar ağaç budayanlar sularınız bir ırmakta
yavaşça geldim durdum beklediklerim kanadı

ey yaz güneşine bıraktığım alnın bana gel
alnımdan damla damla süzülen terlerim kanadı

yüreklerimiz bir dağ serinliği taşırken birlikte
birden boşta bırakılan bir yerlerim kanadı

kanasın varsın ne varsa biraz kanamalıdır
benim bunca yıldır günlerim gecelerim kanadı"
Turgut Uyar; sâdâbâd'a kaside         

Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar

   "Barmen radyoyu açmıştı. Bir haber sunucusu bir sirk yangınından bahsediyordu ve şöyle dediğini işittim: 'Ve hipopotamlar tanklarında haşlanıp öldüler.' Bu ayrıntıları radyo spikerlerinin karakteristik tatlı dilli, hevesli üslubuyla anlatıyordu."
   Bu kez farklı bir şey deneyip, milliyetçilerin ve dogmalara sıkı sıkı sarılanların ve muhafazakârların ve kürk düşkünlerinin ve en azılı savaş yanlılarının ve sirklerde neşe! içinde zıplayan hayvanları görmeye gidenlerin seveceği bir tarif vereceğiz. Buyrun buradan yakın: İlk olarak ne kadar büyük olursa o kadar da güzel olacak bir su tankı bulun. Suyla doldurup kaynama noktasına kadar ısıtın. İçine bütün sirk hayvanlarını, bütün ibneleri, bütün orospuları, bütün dinsizleri, bütün Ermenileri, bütün Kürtleri, bulabildiğiniz bütün ötekileri canlı atın. Fazla pişmeden alın. Ne de olsa siz çiğ ve kanlı seversiniz...

  Size okumanızda eşlik etsin diye tatlı dilli bir spiker yerine, 'Yolun Ters Tarafı' diyerek bir de Tom Waits şarkısı ekliyorum. Blogda bir süreliğine Beat Kuşağı'na ara veriyorum. Biline...

Yeraltı Sakinleri

"Şöyle düşünürsünüz: 'Bunlar Kızılderili olmalı. Bir Tanrı'nın kulu bile dönüp bakmıyor. Şu yana gidiyorlar, kimse farkına varmıyor. Ne yana gittikleri pek fark etmiyor. Kızılderililer için ayrılmış araziye mi? O kahverengi kesekâğıtlarında ne var?' Ve ancak büyük bir çaba harcarsanız, şunu fark edersiniz: 'Oysa onlar bu topraklarda yaşıyorlardı ve bu koca göğün altında çadırlarda toplanmış topyekûn uluslar olarak savaşıyor, ölüleri için ağıtlar yakıyor, karılarını koruyorlardı; şimdiyse atalarının kemiklerinin üzerinden geçen demiryolu sonsuzluğa işaret ederek ileriyi gösteriyor onlara, insanlığın hayaletleri acılarının silsilesiyle derinden irinlenmiş toprağın üzerinde hafif adımlarla yürüyor, ki karşınıza bir bebek eli çıkması için toprağı otuz santim kazmanız yeter. Gıcırdayan dizel motoruyla bir ekspres yolcu treni hızla geçiyor, düüt düüüt; Kızılderililer gözlerini kaldırmakla yetiniyor ve ben birer nokta gibi gözden kaybolduklarını görüyorum.'"
    Bazı coğrafyaların özelliğidir; bebek elleri, toprağın otuz santim altında bulunabilir. Yurdundan edilenler kendi yurtlarında azınlık olabilir. Ama kimileri de azınlıklar içinde bile azınlıktır. Onlar için başkalarının kaygıları yine başkalarının kaygılarıdır ve onları hiçbir zaman bu dünyaya bağlamaz bu kaygılar. Onlar sanki bir düş gibi gelir ve geçerler bu dünyadan. Irmaktaki akan su gibi. Ağaçların en derinlerdeki kökleri gibi. Hiç görmez, farkına varmazsınız ama bilirsiniz. Acıları hep aklınızın bir köşesindedir. Bilirsiniz, ama görmezden gelirsiniz. Sadece Amerika topraklarında yaşanmaz bu. Dünyada demiryollarının uzandığı, metalin, sanayinin ve ekonominin kirliliğini görüp hissettiğiniz ama umursamadığınız her yerde bu böyledir. Acaba diyorum; her şeyi bir kenara bıraksak da, insanlık tarihine yeni bir başlangıç mı yapsak?

"Yeni bir başlangıç yapmak, yağmurda sıfırdan, etten başlamak: 'Neden incitmek istesinler ki benim küçücük yüreğimi, ayaklarımı, küçücük ellerimi, beni saran tenimi; hem Tanrı da benim İçeride ve sıcacık olmamı istiyor; ayak parmaklarım da. Tanrı niçin her şeyi böylesine çürümeye, ölmeye, incinmeye müsait yaptı ve farkına varıp haykırmamı niçin istiyor? Neden bu vahşi toprak ve çıplak bedenler ve kırılmalar? Yaradan tatmin olduğunda, babam çığlık attığında, annem düş kurduğunda ben titredim. Küçükten başladım, büyüdüm şiştim ve şimdi kocamanım ve bir kez daha, olsa olsa ağlayıp korkan çıplak bir çocuğum. Ah!.. Koru kendini, zararsız melek, sen ki kendi kabuğu ve incecik peçeli acısı içindeki bir diğer masumu asla incitmemiş ve incitmeyecek olansın. Üzerine bir urba geçir balkuzum ve kendini yağmurdan koru ve bekle, Babacığın yine gelene dek, Anneciğin seni ay vadisinin içine sıcacık atana dek, sabırlı zamanın çemberinde dön, sabahları mutlu ol.'"
   Ötekinin tarihi ne zaman yazılmaya başladı merak ediyorum. En başından beri var mıydı farklı olanı hor görme? Bunu bitirmek gerçekten mümkün olacak mı? Bir gün insanın kahverengisini, kızılını, sarısını aynı renkte görebilecek miyiz? Her şeyi geçtim, gözle görünmeyen ama sadece kendimize verdiğimiz isimler yüzünden yaşanan ayrılıkların bir sonu gelecek mi? Bildiğimiz halde yaptığımız yanlışların bir sonu olacak mı acaba? Bu curcuna son bulacak , dünya sakinleşecek mi? Bir gün ay vadisinde beraber uzanabilecek miyiz, yağmurdan beraber kaçıp aynı anda yüreklerimizi ısıtabilecek miyiz?

"Kışın geldiğini bilmek güzel, değil mi
ve hayatın biraz daha
sakin olacağını.
Ve sen evinde olacaksın
canın ne isterse yaz bana.
Birbirimize sarınıp
keyifli geceler geçireceğiz.
Ve sen evindesin
şimdi, dinleniyorsun ve iyi yemek yiyorsun çünkü
fazla üzülmemen gerekiyor.
Ve sen daha iyi olduğunda
ben de daha iyi hissediyorum"
   Ve işte böylece Jack Kerouac Yeraltı Sakinleri'nin arasında Mardou'ya aşık olur. Mardou; geceleri başını Kerouac'ın koluna yaslayıp Proust okuyan, babası bir Cherokee Kızılderilisi olan, o güzel zenci kadın. Ve Kerouac'ın, beyaz adamın farklı olanla öyküsü böylece başlıyor. Her seferinde olduğu gibi, beyaz adam doğruyu biliyor ama asla doğru olanı yapmıyor.
   Belki, bu da beyaz adamın öyküsüdür. Doğru olanı bilmek ama yapmamak. Yeraltı Sakinleri, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diliyorum ki; doğru olan sizi bulsun!..

    Not: Saat gece ikiye geliyor ve elimde Kafka'nın hikâyeleri var. Epeydir elime almıyordum kitabı. Tozlanmış. Öylesi sayfa çevirmelerim arasında bu yazıya konu olan ağaç kökleri ve Kızılderililer ile ilgili birkaç satırla tekrar karşılaştım ve oturup gündüz vakti yazdığım bu yazıya iki tane küçük Kafka hikâyesi ekliyorum:

KIZILDERİLİ OLMAK İSTEĞİ
Bir Kızılderili olsa insan! Hemen hazır, koşan bir at üzerinde, boşlukta eğilmiş, sarsılan yer üzerinde kısa sürelerle sarsılıp dursa, üzengilerden çekse ayağını, yani üzengi diye bir şeyin varlığını unutsa ve önünde uzayıp giden araziye dümdüz biçilmiş bir kır gözüyle baksa, derken atın bir boynu ve bir başı olduğunu unutsa!

AĞAÇLAR
Çünkü bizler karda ağaç gövdeleri gibiyiz. Görünürde hemen toprak üzerinde bulunur gövdeler ve ufak bir yüklenişte onları yerlerinden söküp atmamak için ortada bir neden yok sanılır. Ama hayır! Olacak şey değildir bu; çünkü gövdeler yere sımsıkı yapışmıştır. Ama bu da yalnız görünürde böyledir.

Yolda

"Yoldaş, veriyorum elimi sana!
Paradan kıymetli aşkımı veriyorum,
Tanrıdan ya da yasadan önce veriyorum kendimi sana,
Ya sen kendini verecek misin? Çıkacak mısın benimle yola?
Nefes alıp verdikçe hiç ayrılmasak mı yoksa?"
Walt Whitman; Açık Yolun Şarkısı
    Her zaman böyle hissetmez mi insan yola çıktığında, elini vermez mi yoldaşına ve aşkını vermez mi, Tanrıdan ve devletten ve anadan babadan önce bırakmaz mı kendini güvendiği biricik yoldaşının kollarına, dayamaz mı her yorulduğunda sırtını ona? Ya da bunu yapmak istemez mi? Vermek istemez mi insan tüm kendini biricik yoldaşına. Kendinden kurtulmak istemez de ne ister insan? Yoldaşı da olmazsa neyi, kimi vardır insanın, kurtulmak istediği kendinden başka? Bir kenara fırlatmak istediği kendinden, anılarından, acılarından ve içindeki hiç yeri doldurulamayan bir boşluktan başka? İşte bir yoldaş budur, hep aradığımız. Bizim onu kendinden kurtardığımız gibi, bizi kendimizden kurtaracak ve elimizi ve aşkımızı ve tüm benliğimizi bizden alacak, tek başımıza asla dolduramadığımız o içimizdeki boşluğu tüm kendiliğiyle dolduracak. Bizi, bize söyleyecek bir yoldaş...

"Güneş kızıla bürünürken uyandım; ve bu, hayatımdaki belirgin vakitlerden biriydi, kim olduğumu bilmediğim çok tuhaf bir andı... Yuvamdan çok uzakta, yolculuktan usanmış ve bitkin bir halde, hiç görmediğim ucuz bir otel odasındaydım; dışarıdaki buharın tıslamasını, otelin eski ahşabının gıcırtısını, üst kattaki adımları ve bütün o mahzun sesleri işitirken çatlaklarla dolu yüksek tavana baktım ve yaklaşık on beş olağandışı saniye boyunca kim olduğumu gerçekten bilmiyordum. Korkmamıştım, sadece başka biriydim, bir yabancıydım ve bütün yaşamım geçmişten bana uzanan ellerle dolu bir yaşamdı; bir hayaletin yaşamı..."
    Yürümemiz gereken yol, yaşam yolu tek başına geçmeyecek kadar acı verici. İnsanın kendi kendileriyle kalmaları öylesi dayanılmaz olmasaydı, öylesi acı verici olmasaydı, bir şiiri, bir düzyazıyı okuduğumuzda, bize hiç hissetmediğimiz duyguları hissettiren ve hiç yaşamadığımız yaşamları yaşatan böylesi güzel ve böylesi acı verici şeyler insan elinden nasıl çıkardı? Dünyadaki her insan böylesi acı çekmeseydi yalnızlığından, ve böylesi boşluk hissetmeseydi içinde neden kendine yol boyunca beraber yürüyecek bir yoldaş bulsundu?

"Annem bir seferinde demişti ki, erkekler kadınların dizlerine kapanıp af dilemedikçe bu dünyaya huzur gelmez. Doğru söylüyor. Dünyanın her yerinde, Meksika'nın cangıllarında, Şangay'ın arka sokaklarında, New York'un kokteyl barlarında, kocalar sarhoş olurken kadınları evde, giderek kararan geleceğin bebekleriyle oturuyorlar. Bu adamlar makineyi durdurup eve gelseler- - -diz çökseler- - -af dileseler- - -ve kadınlar onları kutsasa- - -huzur bir anda dünyaya mahşerin mündemiç sessizliği gibi büyük bir sessizlikle gelecek."
   Kadın ya da erkek, insan her yorulduğunda kolunun altına giren kolun, her düştüğünde kendisine uzanan elin ve her ağlamak istediğinde başını yasladığı omzun değerini bilse, şu içindeki yeri doldurulamayan boşluktan bir kurtulabilse, kurtulsa şu arayıştan, kurtulsa şu kendinden işte huzur o zaman gelirdi. İşte tüm dünya aynı huzurun sessizliğiyle dolardı. İşte o zaman kimse yollara düşmezdi. Ya da hep yolda olurdu, hiç ayrılmadığı yoldaşıyla yan yana... İşte o zaman sessizlik duyulurdu, huzurun sessizliği... İşte o zaman susardı o hüzünlü nağmeler... İşte o zaman dururdu o hüzünlü rüzgar ve gülerdi hüzünlü bulut... Ve tüm yollar bizim olurdu ve yoldaşlarımızın.
    Jack Kerouac, her öyküsünde, yaşamının her anında yoldaşını aramış adam, mahzun adam. Her gördüğü ilginç adamın peşinde koşmuş, umutlu ve mahzun adam. Yoldaşına hep elini, aşkını ve kendini vermiş o mahzun adamın destanı; Yolda, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken, yoldaşınızı bulmanız dileğiyle veda ediyorum...

"Siz arabayla insanlardan uzaklaşırken ve onlar düzlükte gözden kaybolan birer zerreye dönüşürken hissedilen nedir?- - -bu çok büyük olan dünyanın bizi içine almasıdır ve vedadır. Ama biz göklerin altındaki bir sonraki çılgın maceramıza doğru koşarız yine de."