Tek Bacaklı Yolcu

   "İrene beş isim söyledi ve beş kişi tarif etti.
   Memur bazılarını eledi. Geriye kalan bir avuç muğlak karşılaşmadan öte değildi. Adam için İrene'nin yaşamıydı bu: ikisi arasında sır kalacak bir konuşmada otuz yıl.
   Bakışlarını sabitleyen adam, usulca kaldırım kenarına park eden arabalar, kentteki köprülerin yankısı, parktaki yaprakların parmak oynatması hakkında ne biliyordu ki. Amaçsızca dolanan, uzun ince bacakları üstünde açlıktan takırdayan, çöp bidonlarının yanı başında çifter çifter toplaşan ve günün ortasında uluyan köpekler hakkında. Memurun takım elbisesinin rengindeydi onlar da. Gölgeydi onlar da."
   Memurların, gardiyanların, askerlerin, sınır bekçilerinin hayatlarımızdaki yerleri hep böyleydi. Gölge gibi. Elbiselerinin renkleri ne renkti. Mavi, yeşil, siyah, gri. Angelopoulos'un Ağlayan Çayır'ını görmüş müydünüz. Eleni sayıklıyordu uykusunda; "Gardiyan..." diyordu, "Hiç su yok, sabunum yok. Çocuklarıma mektup yazmak için kağıdım yok. Üniformalar değişiyor. Siz gri giyiyorsunuz. Gardiyan siyah giyiyor. Adım Eleni. Bir asiyi barındırdığım için buradayım. Beni nereye götürüyorsunuz?" Almanlar yeşil giyiyordu, başkaları başka renkler. Gardiyanlar da, memurlar da sokakları bilmiyordu. Onlar sadece yolcuları bir yerlere götürmekle yükümlüydüler. Eleni'yi götürüyorlardı. İrene'yi götürüyorlardı. Ama şunu bilmiyorlardı; "Bir kurşunun bedeli ne? Kanın bedeli ne? Bütün üniformalar aynı gardiyan."

   "Aklımızın olmadığı düşünülebilir kimi zaman. Akla ihtiyacımız da yok zaten. Duyusal güç gerek, sadece yaşamak için. İnsan bunu nerede fark ediyor biliyor musun, rüzgârlı sokaklarda, istasyonların dışında ve köprülerin üstünde. Oralarda insanlar neredeyse gökyüzüne dokunacak kadar hafif ve utanmazlar."
   Aklın koyduğu sınırlar içinde, kaybolan yolcular, dökülen kan, modanın kısalttığı yaşamlar, eskiyen yüzler, pörsüyen elmalar. Aklın koyduğu sınırlar içinde sadece içimizden dökülmeyi bekleyen cümleler... Akla gerçekten ihtiyacımız var mıydı, böylesine akıl delisi olmuşken. Yaşamak için rüzgârı bacaklarımızda, kollarımızda ve yüzümüzde hissetmemiz neyimize yetmiyordu. Nehirlerde akan suda yıldızları sizler de görmüyor muydunuz. Yıldızlara bu kadar yakınken suları niye kirletmeyi seçtik kanla, pislikle... Bütün bu utanca ihtiyacımız var mıydı ki, utanılacak şeyler yapmasaydık.

   "Konuşsak da konuşmasak da fark etmez. Pörsük elmalar veya kuş sürüleri veya senin fahişe gençlerin hakkında konuşsak da olur konuşmasak da. Bizim meselemiz bu değil Thomas. Esasında kendi meselelerimizi düşünüp duruyoruz hep. Aslında bütün düşüncelerimizi, bundan bahsetmemek için devreye sokuyoruz. Havadan sudan konuşurken de kendi meselelerimizi düşünüyoruz. Birimiz bunu düşünüyor hep. Öteki hissediyor. Üzgünüm Thomas ve bunu değiştiremem."
   Ah! Bütün bu zırvaladıklarıma bakmayın yine. Üzgünüm ben de. Üzgünüm bütün bu söylediklerimden dolayı. Üzgünüm, gerçekten. Bütün bunları ben de kendi meselelerimi konuşmamak için anlatıyorum sizlere. Ve bunu değiştiremem, üzgünüm...
   Herta Müller'in Tek Bacaklı Yolcu'su, Siren Yayınları'ndan. Sorularla dolu ama soru işaretlerinin olmadığı bir roman... Meselimin sonuna gelirken diyorum ki, okuyun!

   "Yolcular, diye düşündü İrene, uyuyan kentlere heyecanla bakan yolcular. Artık geçerliliği olmayan arzulara. Kent sakinlerinin ardından bakan. Tek bacaklı ve kayıp bacaklı yolcular.
   Yolcular çok geç geliyor."

4 yorum :

teşekkürler. okunacaklar listesi hiç tükenmeyen, 1 eksilip 5 artan bir liste. bu da eklendi bile.

dilerim bitmesin liste, böyle daha güzel.

herta müller in bu kitabı yeni çıktı değil mi?
ne de çabuk okumuşun. yürekteki hayvan'ı okumuştum ben de. listeme aldım ben de ..

evet yeni çıktı.
can sıkıntısı diyelim çabukluğa da.

yeniden görmek güzel, sevgiler..

Yorum Gönder