Yeraltı Sakinleri

"Şöyle düşünürsünüz: 'Bunlar Kızılderili olmalı. Bir Tanrı'nın kulu bile dönüp bakmıyor. Şu yana gidiyorlar, kimse farkına varmıyor. Ne yana gittikleri pek fark etmiyor. Kızılderililer için ayrılmış araziye mi? O kahverengi kesekâğıtlarında ne var?' Ve ancak büyük bir çaba harcarsanız, şunu fark edersiniz: 'Oysa onlar bu topraklarda yaşıyorlardı ve bu koca göğün altında çadırlarda toplanmış topyekûn uluslar olarak savaşıyor, ölüleri için ağıtlar yakıyor, karılarını koruyorlardı; şimdiyse atalarının kemiklerinin üzerinden geçen demiryolu sonsuzluğa işaret ederek ileriyi gösteriyor onlara, insanlığın hayaletleri acılarının silsilesiyle derinden irinlenmiş toprağın üzerinde hafif adımlarla yürüyor, ki karşınıza bir bebek eli çıkması için toprağı otuz santim kazmanız yeter. Gıcırdayan dizel motoruyla bir ekspres yolcu treni hızla geçiyor, düüt düüüt; Kızılderililer gözlerini kaldırmakla yetiniyor ve ben birer nokta gibi gözden kaybolduklarını görüyorum.'"
    Bazı coğrafyaların özelliğidir; bebek elleri, toprağın otuz santim altında bulunabilir. Yurdundan edilenler kendi yurtlarında azınlık olabilir. Ama kimileri de azınlıklar içinde bile azınlıktır. Onlar için başkalarının kaygıları yine başkalarının kaygılarıdır ve onları hiçbir zaman bu dünyaya bağlamaz bu kaygılar. Onlar sanki bir düş gibi gelir ve geçerler bu dünyadan. Irmaktaki akan su gibi. Ağaçların en derinlerdeki kökleri gibi. Hiç görmez, farkına varmazsınız ama bilirsiniz. Acıları hep aklınızın bir köşesindedir. Bilirsiniz, ama görmezden gelirsiniz. Sadece Amerika topraklarında yaşanmaz bu. Dünyada demiryollarının uzandığı, metalin, sanayinin ve ekonominin kirliliğini görüp hissettiğiniz ama umursamadığınız her yerde bu böyledir. Acaba diyorum; her şeyi bir kenara bıraksak da, insanlık tarihine yeni bir başlangıç mı yapsak?

"Yeni bir başlangıç yapmak, yağmurda sıfırdan, etten başlamak: 'Neden incitmek istesinler ki benim küçücük yüreğimi, ayaklarımı, küçücük ellerimi, beni saran tenimi; hem Tanrı da benim İçeride ve sıcacık olmamı istiyor; ayak parmaklarım da. Tanrı niçin her şeyi böylesine çürümeye, ölmeye, incinmeye müsait yaptı ve farkına varıp haykırmamı niçin istiyor? Neden bu vahşi toprak ve çıplak bedenler ve kırılmalar? Yaradan tatmin olduğunda, babam çığlık attığında, annem düş kurduğunda ben titredim. Küçükten başladım, büyüdüm şiştim ve şimdi kocamanım ve bir kez daha, olsa olsa ağlayıp korkan çıplak bir çocuğum. Ah!.. Koru kendini, zararsız melek, sen ki kendi kabuğu ve incecik peçeli acısı içindeki bir diğer masumu asla incitmemiş ve incitmeyecek olansın. Üzerine bir urba geçir balkuzum ve kendini yağmurdan koru ve bekle, Babacığın yine gelene dek, Anneciğin seni ay vadisinin içine sıcacık atana dek, sabırlı zamanın çemberinde dön, sabahları mutlu ol.'"
   Ötekinin tarihi ne zaman yazılmaya başladı merak ediyorum. En başından beri var mıydı farklı olanı hor görme? Bunu bitirmek gerçekten mümkün olacak mı? Bir gün insanın kahverengisini, kızılını, sarısını aynı renkte görebilecek miyiz? Her şeyi geçtim, gözle görünmeyen ama sadece kendimize verdiğimiz isimler yüzünden yaşanan ayrılıkların bir sonu gelecek mi? Bildiğimiz halde yaptığımız yanlışların bir sonu olacak mı acaba? Bu curcuna son bulacak , dünya sakinleşecek mi? Bir gün ay vadisinde beraber uzanabilecek miyiz, yağmurdan beraber kaçıp aynı anda yüreklerimizi ısıtabilecek miyiz?

"Kışın geldiğini bilmek güzel, değil mi
ve hayatın biraz daha
sakin olacağını.
Ve sen evinde olacaksın
canın ne isterse yaz bana.
Birbirimize sarınıp
keyifli geceler geçireceğiz.
Ve sen evindesin
şimdi, dinleniyorsun ve iyi yemek yiyorsun çünkü
fazla üzülmemen gerekiyor.
Ve sen daha iyi olduğunda
ben de daha iyi hissediyorum"
   Ve işte böylece Jack Kerouac Yeraltı Sakinleri'nin arasında Mardou'ya aşık olur. Mardou; geceleri başını Kerouac'ın koluna yaslayıp Proust okuyan, babası bir Cherokee Kızılderilisi olan, o güzel zenci kadın. Ve Kerouac'ın, beyaz adamın farklı olanla öyküsü böylece başlıyor. Her seferinde olduğu gibi, beyaz adam doğruyu biliyor ama asla doğru olanı yapmıyor.
   Belki, bu da beyaz adamın öyküsüdür. Doğru olanı bilmek ama yapmamak. Yeraltı Sakinleri, Ayrıntı Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diliyorum ki; doğru olan sizi bulsun!..

    Not: Saat gece ikiye geliyor ve elimde Kafka'nın hikâyeleri var. Epeydir elime almıyordum kitabı. Tozlanmış. Öylesi sayfa çevirmelerim arasında bu yazıya konu olan ağaç kökleri ve Kızılderililer ile ilgili birkaç satırla tekrar karşılaştım ve oturup gündüz vakti yazdığım bu yazıya iki tane küçük Kafka hikâyesi ekliyorum:

KIZILDERİLİ OLMAK İSTEĞİ
Bir Kızılderili olsa insan! Hemen hazır, koşan bir at üzerinde, boşlukta eğilmiş, sarsılan yer üzerinde kısa sürelerle sarsılıp dursa, üzengilerden çekse ayağını, yani üzengi diye bir şeyin varlığını unutsa ve önünde uzayıp giden araziye dümdüz biçilmiş bir kır gözüyle baksa, derken atın bir boynu ve bir başı olduğunu unutsa!

AĞAÇLAR
Çünkü bizler karda ağaç gövdeleri gibiyiz. Görünürde hemen toprak üzerinde bulunur gövdeler ve ufak bir yüklenişte onları yerlerinden söküp atmamak için ortada bir neden yok sanılır. Ama hayır! Olacak şey değildir bu; çünkü gövdeler yere sımsıkı yapışmıştır. Ama bu da yalnız görünürde böyledir.

1 yorum :

Ne de güzel yazmışsın Böcek. Tebrikler.

Yorum Gönder