Kambur

"Her yer insan doluydu, her yer; her bakışsızlığı bir gövde kırıveriyordu. Kulakları uğuldamaya başladı, söylendi, 'Ne yaşam ki en yakın yerdeki tozlara ne uzaklığı gökyüzünün ne güneşten kaçınma...' Bu sözleri söyleyebilmek keyfini biraz olsun yerine getirdi."
    Ne kadar çok insan var, ne kadar çok! O kadar çok insan var ki, her sokağa çıkışımda; kendi kurduğum o güvenli, sessiz ve sakin kalemden dışarıya her adımımı attığımda beni hâlâ şaşırtmaya devam ediyorlar. İşin kötüsü, sokağa çıkmanın getirdikleri. Bakışlarını kaçırsan bile, o kadar çok insanın bir o kadar çok hüznü, neşesi, kederi ve gülüşleri var ki, ister istemez bir tanesi avucuyla yakaladığı gibi nefessiz bırakana kadar sıkıyor insan yüreğini. Yüreğini avucunda sıkanlardan, seni nefessiz bırakanlardan daha da kötüleri var kimi zaman sokakta. Tanıdıklar, bildikler. İşte onlar seni tanımanın getirdiği arsızlıkla yüreğini avuçlarında sıkıp paramparça etme hakkına da sahip olduklarını sanırlar. İşte en çok korktuklarım bunlardır. Sokağa çıkmak korkutur beni; ne kadar çok insan var, ne kadar çok!

"Kaybolma isteğim kaybolduktan sonra, itiraf etmeliyim ki, başka birkaç isteğim daha oldu. Ama bunlara hiç yanaşmadım; elde etmek için uğraşmadım. Hâlâ isteyebildiğim bir şeylerin bulunması, içimde böyle şeyler saklayabilmem, hoşuma gidiyordu. İstesem elde ederdim, deme şansım da var. Ve ben, beğendiği şeylere el atmayan, hemen o yığınlardan birine katmaya çalışmayan insanları erdemli bulurum. Başka çarem de yoktur."
   Önceleri bütün bu şuursuz kalabalık arasında kaybolma isteği bende de vardı. Kalabalığın arasında kendi şuurumu kaybetmek isterdim ben de. İnsanlar, derdim hayranlıkla baktıkça, nasıl da kolayca yaşıyorlar; bir şeyleri biriktiriyor, bir şeyleri elden çıkarıyor ve nefes almaya devam ediyorlar. Sonraları biraz biraz geçti bu duygularım. Yaşamak hakikaten kolaydı. Tek yapman gereken oynamayı öğrenmekti ve rol yapmayı, hepsi o kadar.

 "Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim – kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. Ve ben söylemek isterim ki, her şey ve herkese kayıtsızım. Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır."
  Aslına bakarsanız, gerçekten her şeye kayıtsız kalmak da bir süre sonra sizi usandırmaya başlıyor. Rol yapmaktan öylesi sıkılıyorsunuz ki, hayatınızda kayıtsız kalamayacağınız bir şeylerin olmasını ister oluyorsunuz. Ne bileyim, nasıl söyleyeyim; belki gidip korkusuzca sokak sokak, cadde cadde dünyayı dolaşmayı umursamaya başlıyorsunuz. Ya da kendi yaptığınız kalelere çekiliyorsunuz, şiir okuyor, belki de yazıyorsunuz. Bilmiyorum işte. Hayat, her şeye kayıtsız kalındığında da, bir şeyleri umursamaya başladığınızda da geçiyor. İşin en kötü yanı, hayat ve zaman size, daha doğrusu herkese karşı kayıtsız!

"Hayranı olduğum şairler boş bulunduğum bir an beni arkadan bıçaklayanlardır. Yüzüm dönük olsa, bunu kimse beceremez."

   Şule Gürbüz'ün Kambur'u; İletişim Yayınları'ndan. Meselin sonuna gelirken, Ece Ayhan'dan şu dizeleri ekliyor ve gidiyorum, gerisi size emanet...

       “Çünkü her kambur biraz şair bir ailedendir
       Toparlarsak kendi kendinin çırağı da olabilir
       Ölü sözcüklere ve çocuklara can vermek için
       Hangi marş iki kez çalınırsa yeryüzünde unutmayın
       Hem usta hem çırak bir kambur içindir.”

Hah

Gönderen: Modern Prometheus 13:41 , Etiketler: , , , , , | 2 Yorum

"Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya'nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım."
    Ey dünya, dünya! Dünya ki acıların en büyüğü, dünya ki şuur içinde kaybolmuş bir şuursuzluk deryası! Kaçmak yok! Dünyayla aramızda zaman yok, mesafe yok, hiçbir şey yok; acıdan başka. Ve inkârdan! Hangimiz ki tenha olmuşuz bu acıdan? Olmak istedim, istedik elbet ama... Şuuru tutup atamadıkça, insanın ne mümkün acıdan kaçması, ne mümkün!

"İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, doğrudur. Ama illa aklıyla mı bilmeli insan? İşte, göğsüyle de bilmeyi bilen bilir: Fecrin kirpiklerini görmek güzeldir."
   Biz ki, aklıyla övünen şu küçük yaratılarız. Kafamızı kullandığımız sürece hiç kimsenin karşımızda duramayacağına inanırız. "Biz" kimiz, ya da neyiz ki? Neye güveniyor, neye bu kadar bel bağlıyoruz? Aramızda ecelin soğuk rüzgarı esmeye başlayınca, kimin arkasına sığınacağız. O tırpanıyla güçsüz otları biçer gibi, hepimizi biçmeye başlayınca, kabullenişten başka, ne olacak elimizde? Ne teselli edebilecek bizi? Sorarım, kim görüp de güzelliğine kapılmadan bakabilir fecre, kim dur diyebilir?

"Hani sanki ben bin yıllardır bu işi yapıyormuşum, ölümden de yastan da eskiymişim, her şeyin, herkesin ama hepsinin tedarikçisi, refakatçisi, çaycısı, ağlayıcısı benmişim, ben bu taze mezardan yayılan kokunun bilicisi, ta kendisi, en eskisi, benmişim."
   Ben, biz... Nedir en eski olan, bu sonsuzluk hissinden başka? Öyle anlar vardır ki, sonsuzluğumuzu hissederiz. Ezelden beridir aynı işi yapıyor, aynı yası tutuyormuşuz gibi. Tanrının çevresine dizdiği, tüm yaptığı sonsuza dek secdeye durmak olan melekler gibi! Melekler belki mutludur bu kabullenişten, belki de ruhlarında isyan yatar. Boyun eğmenin acısı yatar. Tanrı'ya! Belki de bu meleklerden biri, yüzünü her secdeye kapattığında, dil de çıkarıyordur! Ne mümkün bilmek, ne mümkün!
   Birgül Oğuz'dan "Bir ihtilal daha var" diyerek, yasın kitabı, Hah; Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken umarım biriniz şu dilini çıkaran meleğe kapının yerini gösterir de, melek özgürlüğü tadar!

"Aklımı kurcalayan bir şey vardı havada. Gözlerimi kısmış bakıyordum. Kardeşlerimle aramdaki mesafeyi, bu koridor kaç adım sahi, ölçüyordum. Onlar, diyordum, hep birlikte. Bir ben bir başımayım. Kaç hece bu 'biz' dedikleri, diyordum. Kaç kişi sığar bir heceye? Ya rab! Kuşanacağım kılıç, çıkıp gideceğim kapı nerede?"