Hah

"Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya'nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım."
    Ey dünya, dünya! Dünya ki acıların en büyüğü, dünya ki şuur içinde kaybolmuş bir şuursuzluk deryası! Kaçmak yok! Dünyayla aramızda zaman yok, mesafe yok, hiçbir şey yok; acıdan başka. Ve inkârdan! Hangimiz ki tenha olmuşuz bu acıdan? Olmak istedim, istedik elbet ama... Şuuru tutup atamadıkça, insanın ne mümkün acıdan kaçması, ne mümkün!

"İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, doğrudur. Ama illa aklıyla mı bilmeli insan? İşte, göğsüyle de bilmeyi bilen bilir: Fecrin kirpiklerini görmek güzeldir."
   Biz ki, aklıyla övünen şu küçük yaratılarız. Kafamızı kullandığımız sürece hiç kimsenin karşımızda duramayacağına inanırız. "Biz" kimiz, ya da neyiz ki? Neye güveniyor, neye bu kadar bel bağlıyoruz? Aramızda ecelin soğuk rüzgarı esmeye başlayınca, kimin arkasına sığınacağız. O tırpanıyla güçsüz otları biçer gibi, hepimizi biçmeye başlayınca, kabullenişten başka, ne olacak elimizde? Ne teselli edebilecek bizi? Sorarım, kim görüp de güzelliğine kapılmadan bakabilir fecre, kim dur diyebilir?

"Hani sanki ben bin yıllardır bu işi yapıyormuşum, ölümden de yastan da eskiymişim, her şeyin, herkesin ama hepsinin tedarikçisi, refakatçisi, çaycısı, ağlayıcısı benmişim, ben bu taze mezardan yayılan kokunun bilicisi, ta kendisi, en eskisi, benmişim."
   Ben, biz... Nedir en eski olan, bu sonsuzluk hissinden başka? Öyle anlar vardır ki, sonsuzluğumuzu hissederiz. Ezelden beridir aynı işi yapıyor, aynı yası tutuyormuşuz gibi. Tanrının çevresine dizdiği, tüm yaptığı sonsuza dek secdeye durmak olan melekler gibi! Melekler belki mutludur bu kabullenişten, belki de ruhlarında isyan yatar. Boyun eğmenin acısı yatar. Tanrı'ya! Belki de bu meleklerden biri, yüzünü her secdeye kapattığında, dil de çıkarıyordur! Ne mümkün bilmek, ne mümkün!
   Birgül Oğuz'dan "Bir ihtilal daha var" diyerek, yasın kitabı, Hah; Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken umarım biriniz şu dilini çıkaran meleğe kapının yerini gösterir de, melek özgürlüğü tadar!

"Aklımı kurcalayan bir şey vardı havada. Gözlerimi kısmış bakıyordum. Kardeşlerimle aramdaki mesafeyi, bu koridor kaç adım sahi, ölçüyordum. Onlar, diyordum, hep birlikte. Bir ben bir başımayım. Kaç hece bu 'biz' dedikleri, diyordum. Kaç kişi sığar bir heceye? Ya rab! Kuşanacağım kılıç, çıkıp gideceğim kapı nerede?"

Yorumlar

  1. ellerine sağlık kardeşim.

    YanıtlaSil
  2. İnanıp açtığımız kapılar vardı elbet ama her kapı ardında bekleyen başka bir acıyla karşılaştık! Acının başka türlü rengini gördük,acının her harekette değiştiğini gördük ama acıydı buda!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder