Coşkuyla Ölmek

"Genç, sadece canlıdır. Canlılık nasıl bir şey acaba? Canlı ama ruhtan uzak, canlı ama akıl ve anlayıştan uzak. Heyecan, ürperti, korku, tedirginlik, vesvese, telaş ve tuhaf bir coşkunlukla tıka basa dolu. Gencin coşkusu derken bu coşkunun çoğu hayal kırıklığının taşması neticesinde oluşan keder coşkunluğu ve hayatiyet gibi de görülebilecek ölüm coşkusudur. İhtiyar coşkusuz ölür, genç eğer ölürse coşkuyla ölür. İtiraf edeyim, gençken ölmeyi çok isterdim. Çoşkuyla ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle tam ve gerçek olabilirdim. Çok istedim, çok. Her yılı acaba bu yıl ölebilecek miyim diye umarak geçirdim. Bazı yolculuklarda, bazı hallerde öleceğim içime doğdu ama ölmedim. Bazı sabahlar yatağıma bakıp gece dönmeyeceğim diye içimden geçirdim ama dönüp gene o yatakta uykuya vardım. Bazen kırlık bir yerde, bir ağacın altında omzumda telaşla yürüyen bir karınca, bir ağacın altına uzanmış halde sırtımda ve bacaklarımda giderek artan bir nem ile yaprakların arasından görünen gökyüzüne bakarak ve elimde bir şiir kitabı ile şiir okuyarak ölmek, göğe veda etmek isterdim."
   Dünya döndükçe, döndükçe ve değiştikçe, görülecek o kadar çok şey birikiyor ki, hepsini görme çabası nafile. Hep söylerler hani, dillerinden düşürmezler, "Daha görülecek çok şeyin var elbet!" diye yahut "Daha hiçbir şey görmedin!" diye ama önemli olan görmek miydi, bilemedim çoğu zaman ve görmeye de devam ettim. İnsanı yeni bir şeyler görmeye iten şey, içindeki o coşku, ne kadar dayanır? Bir insan coşkulu olmaya ne  kadar sabredebilir ya da beden bir ömür boyu coşkuyu kaldırabilir mi? Kaldıramaz ya! Gençlik baki  değil elbet, ihtiyarlık ama sonsuz gibi. Beklemek ne zor, ne zor ölümü beklemek. Coşkusu geçtikten sonra her şeyin, ne zor ölümü beklemek!

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”
   Ne için yaşıyoruz, yıllar yılı şu Dünya niye dönüyor, niye doğup doğup ölüyoruz her birimiz, niye okuyor, niye yazıyoruz, niye daha iyi yaşamak istiyor, niye ve neye inanıyoruz, neden bilmek istiyoruz, neden merak ediyoruz, işin en garibi neyi bilmek istiyoruz? Öldükten sonra bunların hiçbir anlamı yoksa, hepimiz sadece ama sadece ölümü bekliyorsak tüm bu yaptıklarımız abesle iştigal değil de nedir? Yazıktır, yazık. Sadece beklemekle yükümlüyken insan olmaya yazık. Pekâlâ dere kenarlarında, kırlık alanlarda yahut harap bir evin bahçesinde bitmiş ot olsak ne fark eder?

"Bir gençken ölemediğime, bir erişkin olamadığıma yanarım. Gençken ölsem aslında erişkin de olacaktım, neden ölmediğimi anlasam erişkin de olacaktım, bunları hiç bilmesem erişkin olmayan ama erişkin olmadığını da bilmeyen olacaktım, erişkin olmayı istesem, aslında yaşamayı istemeyecektim, ben erişkin olmayı istemeden, buna talip olmadan bir kendiliğindenlikle isteyip de isteğiyle lekelenmeden, isteyip de istemediğim verilmeden, böyle harap bir bahçedeki o eflatun rengi, belli belirsiz kokudaki çiçekle ot arası saksının yanında öylece kendiliğinden bitmiş olan var ya, işte ondan olmak isterdim."
   Soruların herhangi bir cevabı var mı, yok mu bilmem. Sorularımın kendileri bile kendilerini olumsuzlarken, soru sormamın kime ne faydası var? Sanırım bize düşen şey beklemek, beklemek ve "Ne gelir elimizden insan olmaktan başka" diyerek Edip Cansever'i anmak olabilir.
   Şule Gürbüz'ün Coşkuyla Ölmek'i; İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken "Yaz gelmiş, zakkumlar açmış, elimi bile sürmedim" diyen Edip'e inat, şiir kitabımı alıp bahçeye iniyorum; abesle iştigal edip de bir ağacın altında ölümü beklemeye.

"Her şeye rağmen asıl olan yokluğumdur; her şeye rağmen tuhaf bir şekilde varımdır. Varlığımı beğenmem, yokluğum kâfi gelmez. Varlığım aslında işe yaramaz, yokluğum bir siluetin kayboluşudur."

Zamanın Farkında

"Gerçekten şu an bilemiyorum, kendi hayatım başkasının gibi geliyor, başkasınınki de benim gibi. O vakitler, kendi hayatım olduğunu düşündüğüm, olmasını istediğim, benim ötemdeki, hayallerimin, çabamın, yeteneklerimin ötesindeki idi. Şimdiki de geçmişini benimseyip benim diyemediğim, şu anını da yine hep tadil ederek kendime inandırmaya çalıştığım, katlanılır göstermeye çalıştığım başka bir şey. Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da olmuyor mu yoksa?"
   Ömür denilen şey insanın kendini ararken geçirdiği zamandan başka da bir şey değildir zaten. Gerçi zaman tam olarak nedir, onu da bilmem ama bir şeylerin beni bırakıp, beni daima ardında bırakıp, geçtiğinin pekâlâ farkındayım. Bendeki şu gözse, kör olasıca, hep kendinden başka yerde arar durur bir şeyleri. Kendine bir kez olsun dönüp de bakmaz, bakıp da görmez, görmek istemez. İşte böylesi yaşamların en sonunda, zaman geçer biz farkına varmadan, insan kendinde sadece baktıklarının anılarını bulur, fazlasını değil.

"Kendini kendinden ayırmak, etini sıyırmak ne zormuş, ne bağırtıcıymış, üstelik ne gürültüsüz yapılması gerekenmiş, ne yaptığını hiç belli etmeden içinde kendini bırakarak geçilen tünelmiş. Eski bağırtılarımı arar oldum. Sofradan, yemekten içmekten, kalabalıktan, insandan, anlatılanlardan, başka akıllardan, en hafif duygu ve hallerden, başkalarının dünyasından, yaptıklarından, acılarından... haberdar, ilgili olmak gerekiyor. Bu benim şimdiye kadar hiç değmediğim bir hal. Pek de belli edemiyorum; zaten hiçbir şey belli edemiyorum, gizli din taşır gibiyim. Bunlarla ilgili gibi görünmek, değerli bulur gibi yapmak, tahammül etmek o kadar zor ki. Kimseye de pek zor gelir hali yok; böyle yaşanıyor. Hep gözlerim dalıyor, içimdeki acıma mı, acınma mı, kendine acıma mı, her ne cehennemse hep harlı, hep şiddette. Kendimi layık hissediyorum, perişanlığa layık hissediyorum. Acaba gerçekten, ama gerçekten tüm hattımla perişan olsam iyileşir miyim? Ne güzel şey perişanlık, gerçek perişanlık, ne hafiflik, içindeki öyleymiş gibi yapanları süpürüp atan gürül gürül bir gerçek perişanlık, ah ne güzel, keşke perme perişan olsam, keşke mahvolsam."
   İnsan en sonunda kendine baktığında, gördüklerinden hiç mi hiç memnun kalmaz. Kendi görüntüsünden, aslından utanç duyar. Bu utanç, insana giydiği o sahte deriyi çekip atmasını şiddettle fısıldamaya başlar! İşte bu utanç duygusu başlangıçtır. Kendi olmanın başlangıcıdır bu utanç. Kendi olmak zordur. Kendi olmak giydiği, kuşandığı tüm sahtelikleri soyunmayı, utançla başbaşa kalmayı, utanç yüzünden perişan olmak istemeyi gerektirir. Öyle gerçek bir perişanlık ki; kendi dışında tüm her şeyi yakıp kül edecek!

"Elim, parmağımın ucu yansa feryat ederim, evet, üstelik bunlar yıkanmış ateş biliyorum, ama benim de anlayamamaktan içim yanıyor, sezememekten telef oluyorum. Bunların üstüne cehennem ateşine anlayışsızlığım yüzünden fırlatıldığımda kendimi suçlu, adi, hain hissetmeyeceğim. Bu sebeple ateş belki de bana burada duyduğum ateşin yanında serin gelecek. Bilsem, anlasam da anlayıp yüz çevirdiklerim yüzünden orda harıl harıl yansam ona cehennem derim, denir. Benimki ahmak ıslahhanesi gibi olacak aptallar, güçsüzler, çare bulmayanlar, günaha bile hakkıyla güç yetiremeyenler, adi bir sırıtışla çark edemeyenler, yüzüstü bırakamayanlar, kıvranıp oturanlar... Orada iyice kavrulup kabukları büsbütün kıvrılsa ne, bu onlara acı mı?"
   İşte insan, kendi olmak yoluna girdikten sonra öyle ateşlerde yanar, öyle azaplarda kaybolur ki artık gözünü ne cehennemin alevleri korkutur, ne de gerçek körlerin çatal dilleri. İnsan anlamaya ve sezmeye içinde hep duran ama fark edemediğini doğurduktan sonra başlar. İnsan kendini doğurduğu zaman, suların ve rüzgârın ferahlığını boğazında, göğsünde hissetmeye başlar. İnsan zamanın farkına vardığı zaman, azap biter.
   Şule Gürbüz'den Zamanın Farkında; İletişim Yayınları'ndan. O halde meselin de sonu, ölmeye dair olsun, şiire dair...

"Bir şairin anlattığı ve yansıttığı dünya benim sürekli bakışımdı. Üstelik onların çoğu bu bakışı zorla satın alırken ya da bir kere şiir yazmayı öğrendikten sonra aynı zehri farklı şekil ve hallerde sadece uyguluyorlardı. Onlar, içmeyen uyuşturucu satıcıları gibiydiler. Ben ve bazı benzerlerim şiirin zehriyle ayakta duracak gücü bulamıyor, sallanıp duruyor, her an hasta, her an ölecek gibi, yüzülmüş derimizle ortada duruyorduk. Çok şaşarım şiir sevenlere, okuyup geçenlere, kitabı kapatıp yemek yiyenlere, o bakışla yaşayıp da ölmeyenlere. Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenilir, ölünür. Şiir sonunda öldürür."