Big Sur

"Şiire gelince, Beat'ler ona yeniden yaşam soluğu verdi, sonra da ilk Dylan Thomas kaydıyla Caedmon plakçılık; bugünlerde de bütün şairler size tüm içtenlikleriyle işitilmek için yazdıklarını söylüyorlar. Ben artık biraz şüpheciyim. Bazılarının dergi sayfalarında basılmak üzere yazdığını düşünüyorum, çünkü şiirleri gösteriye dönüştürüldüğünde biraz kuru ya da biraz gevşek kalıyor. Sayfa üzerinde pek bir şeye benzemeyen başka şiirlerse sesle vücut bulduklarında muhteşem biçimde canlanıyorlar. Ancak şairler dergilerde yayımlana yayımlana şair olduklarından, prim alan, sessizken bir şeye benzeyen yapıtlar oluyor."
Metin, Sessizlik, Gösteri (1986)
   Sözcükler yavaş yavaş yazıya hapsolmaya; sözlü edebiyat, yani sesin kendisi de pek çok yerde yitip kaybolmaya başladı. Dünya'nın bazı yerlerindeki "medeniyet"ten uzak yerli halklar dışında kelimelerin varlığı bir yeniden üretim sürecine, baskıya ve yazıya mahkum edildi. Tamam, yazının ve baskının toplumsal hafızayı koruduğuna, tarihin kendisine sahip çıktığına itirazımız yok elbette ama artık masallar anlatılmıyor, okunuyor; kimsenin kulakları yıllardır şiir dinletisi duymaz oldu; iyi bir anlatıcıdan öykü dinlemek ise tamamen hayalden başka bir şey değil. Neden kaybettik sesi, üstelik insan hem yazıya hem de sesin kendisine sahip çıkacak kapasiteye sahipken?

"Şışş - Kış kış - Ah, usulca ahlama
Saçların toygarlar gibi bükülmesini
beklemekteyiz - Bozuntu - Kahrol
-Plop paat, bzzz toşş, cışş
 re tavv, plo, aurrr,
şirşşş - Kim fısıldamakta
 orada - şaşkın, çamurlu dere!
Sis gürüldüyor - Biz gümüşi
 ışık koyarız yüze-
 Kahramanları buyur ettik - Bir milyar yıl
  kolay dile-"
   Jack Kerouac Big Sur'de oturmuş, Pasifik Okyanusu'nu dinlerken uzun bir şiir yazıyor (Kitabın sonunda Nevzat Erkmen çevirisiyle bulabilirsiniz). Ursula K. Le Guin Beat'lerin şiire yeni bir "soluk" getirdiğinden söz ederken Kerouac'ı da dahil etti mi bilmiyorum ama bu şiir sadece yazı olarak kalmaması gereken şiirlerden biri olarak dikkatimi çekti. Evde oturdum, şiiri yüksek sesle okudum. İtiraf etmeliyim ki utandım. Kendi sesimden utandım. Çıkardığım seslerden utandım. Neydi beni böyle utandıran? Şunu fark ettim; zihnimde yazı ile doğa arasındaki ayrım o kadar büyümüş ki, sesimin doğanın bir yansıması olması bu yüzden tuhaf geliyor. Yazıya hapsolmak beni kendi özüme karşı yabancılaştırmış. Şiirin salt mürekkeple değil kendi soluklarımla dışa vurulması, bir yeniden üretim olarak değil şiirin gerçekten vücut bulması onu gerçek şiir yapıyor. İnsanın bu sese, doğaya karşı yabancılaşma süreci, bir anlamda kendine karşı da yabancılaşması anlamına geliyor.

"... Artık deliliğin dayanılmaz ıstırabını iyice kavrıyorum: Sıradan insanlar deliren kimseleri nasıl da 'mutlu' sanır, ah Tanrım, zaten Irwin Garden de bir zamanlar beni tımarhanelerin 'mutlu kaçıklar'la dolu olduğu konusunda uyarmıştı 'Kafanın etrafında ağrı veren bir sıkışma vardır, zihnindeyse daha da fazla acı çektiren bir korku yeli eser, çok mutsuzdur onlar, en kötüsü de bunu kimseye anlatamazlar, üstelik saçma paranoyalar yüzünden kimseden yardım bekleyemezler, bu nedenle dünyadaki, hatta evrendeki herkesten daha fazla azap çekerler'"
   Delilikten bahsedecek olursak onu ikiye ayırmamız gerekiyor: Birincisi toplumun yarattığı değerlere uymayı kabul etmeyip kendi doğalarına kulak verenlerdir. Bunlar toplum tarafından damgalansalar dahi belirtmeliyim ki bunlar aslında akıllı olanlardır. İkincisine gelirsek, onlar da doğayı, doğanın kurallarını algılayamaz hâle gelenlerdir. Sanırım aksi ispat edilene kadar doğa tek gerçek olarak kalmaya devam edecek. İşte, ister yabani doğaya, ister insanın kendi doğasına yabancılaşmak ise deliliğin yaklaştığının habercisi olarak görülebilir.
   Jack Kerouac'ın Big Sur'ü Nevzat Erkmen'in çevirisiyle Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken yine de dikkat çekmekte fayda var; bazen insan Dünya'nın kendisinden, doğadan ve insanlardan ne kadar hoşlansa da yabancılaşmanın önüne geçemez, belki de bu yabancılaşmayı inatla ister!

"Dünyayı sevmek bana hep kıvanç vermiştir bir şekilde - Buna karşılık nefret etmek öyle kolay ki - Ama başım eğik, duyduğum en ahmakça nefrete teslim olurken koyvermiş gidiyorum işte."

0 yorum :

Yorum Gönder