Sayfalar

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

"Evrenden sonra ne geliyordu? Hiçbir şey. Ama orada her şeyin çevresini saran incecik bir çizgi olabilirdi. Her şeyi, her yeri düşünmek çok büyük oluyordu. Yalnız Tanrı yapabilirdi bunu. Ne kocaman bir düşünce olduğunu düşünmeye çalıştı; ama o yalnız Tanrı'yı düşünebiliyordu. Onun adı nasıl Stephen'sa Tanrı'nın adı da Tanrı'ydı. Dieu Tanrı'nın Fransızcasıydı ve o da Tanrı'nın adıydı; ve ne zaman birisi Tanrı'ya yalvarsa ve Dieu dese Tanrı bir Fransız'ın yalvardığını hemen anlardı. Ama her ne kadar yer yüzünün çeşitli dilleriyle ne söylediklerini anlıyorsa da, gene de Tanrı hep aynı Tanrı olarak kalıyordu ve Tanrı'nın asıl adı Tanrı'ydı."
   Tanrı'ya tapınaklarda tapınıyorlar. Tanrı'ya kiliselerde, Tanrı'ya camilerde, Tanrı'ya evlerinde, Tanrı'ya çöllerinde -gündüz ateş ve gece de buz gibi olan çöllerinde-, Tanrı'ya kar fırtınalarında, Tanrı'ya muson yağmurlarında, Tanrı'ya akla gelecek her yerde ve her durumda tapınıyorlar. Ve Tanrı'ya akla gelmeyecek kadar çok isimle sesleniyorlar. Tanrı bunların hepsini duyuyor gerçekten de ve Tanrı bunların hepsini duyabildiği için Tanrı oluyor. Tanrı her dili anlıyor, her dilde kendisine takılan isimleri biliyor ve kendisinin tek ve gerçek Tanrı olduğunun ve insanlığı azaptan kurtaracak başka kimsenin de olmadığının farkında ama Tanrı -tek ve gerçek olan- kullarına cevap veriyor mu?

"Bir rastlantı ya da mizaç uçurumu onu onlardan ayırıyordu. Zihni onlarınkinden daha yaşlı gibiydi: Çabalarının, mutluluklarının, hayıflanmalarının üstünde, daha genç bir dünyanın üzerinde bir ay gibi, soğukça parlıyordu. Onların kanını kaynatan hayat ve gençlik onda yoktu. Ne başkalarıyla arkadaşlık etmenin tadını, ne kaba erkek sağlıklılığını ne de ana baba sevgisini biliyordu. Ruhunu karıştıran soğuk, kötü, sevgisiz bir hırstan başka tek şey yoktu. Çocukluğu ölmüş ya da yitip gitmiş, yanında basit sevinçlere kapılabilen ruhunu alıp götürmüştü ve hayatın ortasında ayın çorak kabuğu gibi sürükleniyordu."
   Hayatın ortasında ayın çorak kabuğu gibi sürüklenmek; yaşamlarımızı tanımlayacak, bizi -ışığını kesinlikle dünyadan almayan bizi- anlatacak ifade biçimlerinin en güzellerinden biri. Kendimi çoğu zaman insanlığın bir adım arkasında; ışığın biraz daha soluk, toprağın çorak olduğu ve yaşamın kendine bir ev bulamadığı bir yerde duyumsuyorum. Dünya beni ışıtacak kadar parlamıyor ya da benim gözlerim uzun zaman önce kör oldu, emin değilim. Dünya sizi kör etmek için elinden geleni yapar ve yaparken -inandığınız veya inanmadığınız- o tek ve gerçek Tanrı'nın bile adını kullanmaya cesaret eder. Kanınızı kullanmaya cesaret eder. Dilinizi kullanmaya cesaret eder. Onun sizleri kör etmek için kullanmayacağı hiçbir şey yoktur.

"Yavaş ve karanlık olur ruhun doğuşu, bedenin doğuşundan daha gizemlidir. Bu ülkede bir adamın ruhu doğunca uçmasını önlemek için ağlar atıyorlar üstüne. Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense bu ağlardan kaçmaya çalışacağım."
   Körlükte, karanlıkta bir ruh doğurmak, kendini bütünlemek, tamamlamak -ya da ruhun doğuşuna kendi pesimizmimi de katacak olursam; kendi eksikliğinin bilincine varmak- acı vericidir, zordur. Yorucudur, yorulur ve bıkarsınız. Eğlenceli değildir. Kimi zaman ölmeyi bile diletecek kadar yoğun bir acıya katlanmayı gerektirir. Ve söylemeliyim ki, acının ve üzüntünün yoğunluğu hiç durmadan da artmaya devam edecektir. Çünkü ruh doğurmak, kendini bütünleme isteği çabaladıkça, kendini eksik hissetme ve acının bilincine daha çok varma yetisiyle birlikte gelişir.
   James Joyce'tan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi; İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki, okuyun.

       "Yorgunluktan mı soldun
       Göklere tırmanıp yeryüzüne bakmaktan,
       Kimsesiz gezinerek?..."
Percy Bysshe Shelley; Ay

2 yorum:

  1. Bu yazı, insan olarak ne çok benzerlikler taşıyabildiğimizi bana hatırlattı. Eğer ben de bu adamın hissettiklerini uzun zamandır hissetmekte isem, bu yalnız olmadığım anlamına gelebilir. Yine de ben hayatı başka kayıp ruhların - kendini ve diğerlerini anlamaya çalışan, sıkılan ve kıvranan - bakış açılarından değil, kendi deneyimlerimden anlamayı tercih ettim. Her halükarda bu zor yarış, her birimizin gözünde az çok aynı... Sıkıntılarımızı körüklemekten ve bu yoğun duygu yığınları altında boğulmaktansa, komedinin ve gülümsemenin tatlı ışığı altında kalmayı tercih ediyorum :))

    YanıtlaSil
  2. aristo'ydu yanlış hatırlamıyorsam, komedinin düşük ve bayağı olduğunu, trajedininse hakikat olan olduğunu söyler. çok fazla katılmasam da, bir anlamda haklı. gülüp geçebiliriz, ancak acı kalır. ama arzularımız ve ideallerimiz hep gülümsemek üzerine olmalı. acı olan yaşama o zaman katlanabiliyoruz çünkü.

    YanıtlaSil