On İki Dağın Sırrı

   "Üst üste binmiş bu kayalar silme gelin kınasıyla kaplıdır, o kadar çoktur ki kaya kınası, kınalar gürgen kökü gibi yer yer damar vermiştir. Boy boy, kat kat kınalar, renkli alacalı, bazı yerleri al al kırmızı, bazıları yeşil mor, efsuni keklik gagası gibi sarı. Kınaların taş zeminde parladığı bir de yolak gözükür, o yolağın dibinde yakılmış yüzlerce, binlerce mumu görmeseniz, o parlaklığı fark etmeniz de mümkün değildir. Bir de kınaların ince bir bıçak ucuyla yoldan gelip geçenler tarafından kazındığını görürsünüz ama ne yaparsanız yapın, iki diziniz üzerine çömelip, apak çakıl taşları arasında fokurdayarak çıkan pınara başınızı daldırmadan oranın neden Kızılbaş tapınağı olduğunu anlamanız mümkün değildir, eğilip çakıl taşları arasında fokurdayan o sudan kana kana içmeniz lazımdır. İçerken, buz gibi suyun, kursağınızı serinleterek karnınıza girerkenki sesini duymanız da..."
   Büyükçe bir kayanın önüne dikilmiş, boyu boyumun iki, belki üç katı, çocuk parmaklarımın koyduğu küçük taşların, büyük kayaya sarılıp kalmasını izliyorum...

   Neden, diye soruyorum kendi kendime, neden bu adamın satırlarını okurken hep anlatmaya kendi anılarımla başlamak istiyorum? Neden her kelimede, her cümlede toprak kokusu alıp, neden her sayfanın, bu Kızılbaş tapınaklarını gölgeleriyle, ruhlarıyla serin tutan ağaçların yaprakları gibi hışırdayışını anlayamıyorum... Yine, diyorum kendi kendime, size anlatmaya nereden, nasıl başlasam bilemiyorum. Belki o tapınaklardaki, türbelerdeki havanın, suyun ve toprağın anılarımda bıraktığı izler. Belki de bu ziyaretlerin getirdiği, artık birer birer kaybetmeye başladıklarımın hayaletleri... Ben -ki ben, ben miyim artık; yoksa o tapınakların yeşilliklerinde koşan, eski zamanların ufak çocuğu mu bendim, bilmiyorum- artık bazı şeylerin farkına varabildiğimi biliyorum. İnsan, çocuk, ülke, dünya ve tüm kainat bazı şeylerin farkına varabilmek için önce kendinin farkına varmalı. Acıyı dile dökmeli, acıya türkü yakmalı. İnsanın ruhu her acıyla birlikte kanamalı. Çünkü var olan her şey biraz kanamalıdır. Bunu biliyorum. Ve bunu söylüyorum. Kulaklarından girenleri, vicdan hanesine ulaştırabilenler de elbet duyacaktır beni...

   Çocuk gözlerimin önüne, kolunu, Hamza Baba'nın yattığı yerin altındaki karanlığına uzatıp, aldığı toprağı, yeşil bir kumaş parçasına koyan teyzem geliyor, gülümsüyor...

   "Derler, insan mahlûkunun mayası acıyla yoğrulmuştur, bir de acıyı her daim yüreğinde bir kor gibi harlayan insanın yüreği de yufka gibi olurmuş, nasıl ki yufka ekmeğini sacın üstüne atar atmaz nar gibi kızarır, işte yüreğinde acıyla büyüyen insan kederi görür görmez, gözyaşı olup çağlarmış. Zaten bu Anadolu, bu tekmil Dersim diyarı bunun için böyle yufka yürekliymiş, bunun için sürekli ağlarmış, Allah korusun, gözyaşı yerine öfke biriktirseydi yüreğinde, işte o zaman taş taş üstünde kalmazmış."
   Kim anlatır, kim ağlar, kim bilir bunları; kim bilir ki kaç kez yıkılmıştır ve kaç kez yaşamın tohumu ekilmiştir bu Anadolu'da? Bu yenilmeyen insanın yüreği değil de nedir? Kim ki, dinledikleri yüreğine, vicdan hanesine ulaşmaz, onlar yıkmıştır, defalarca, bu Anadolu'yu, bu dört dağın içindeki tekmil Dersim'i... Söyledik ya, her şey biraz kanamalıydı, kanamalıdır; ve yine söylüyorum her şey biraz ağlamalı da, acıyı görünce gözyaşı dökmeli, türkü yakmalı. Acıyı bilen, sevmeyi de bilir, yufka yürekli olmayı da, affetmeyi de. Çünkü, ne zaman ki insan dilenciyken, milyonlar dağıtmaya çabalamaktan vazgeçer, ne zaman acıyı bilir, o zaman affeder; dökülen gözyaşları yerine, insanı insan yapan o şey gelir, içindeki o tapınağa yerleşir...

   O yeşilliklerin üstünde, yakut gibi parıldayan kurbanın kanı, bakmaya çekiniyor gözlerim az biraz, çocuk yüreğim dayanamıyor bakmaya ayrılırken canı hayvanın, ta gözlerinin, ruhunun içine..

   "Sen demez miydin, karanlıkta ışığı arıyoruz. Taş ki taştır, rüzgârın sesinde dile gelip toprağa döner. Belki yüz bin yılda toprak olur. Bizimkisi taşı merhamete çağıran rüzgâr gibi. Yüz bin yıl taşa ağıt yakacaksın ki, toprağa dönsün, dur durak bilmeden acıyı söze dökeceksin ki, çiçekler açsın."
   Az mı ağıt yakıldı, az mı göz pınarı kurudu bu topraklarda? Az mı kan döküldü de taşlar eridi, toprak oldu, kum oldu?.. Acı unutulur mu? Acı affedilir elbet, ama acı unutulmaz. Acıyı dile dökmek, söze dökmek gerek. Türkülere... Çok bahsettik acıdan, ağlamaktan, ama varsın kanasın yaralar, varsın ağlasın öbür göz de, hiç bir göz ağlarken, öbür gözün güldüğü görülmüş mü?
   Haydar Karataş'ın romanı On İki Dağın Sırrı, İletişim Yayınlarından. Ben meselimin sonuna geliyorum ancak bitmez bu diyarın meselleri, hikâyeleri... Bir de Pir Kasım'ın meseline kulak verin, kulak verin de, kalbinize ulaşsın...

   "'Talip, en büyük söz, o güneşe dönerken söylenen sözdür, bir de insan atasının söylediği sözdür, ama bazıları güneşe bakar da onu görmez, bu tarlaya bakar da fasulyeyi bilmez. Memleketin birinde, padişahın biri yaşlanır, üç evladından birini yerine seçecektir ama kimi seçeceğini bilmez, ustasına  üç insan figüründe silüet yaptırır. Üçü de birbirine benzer, üçünün de ağırlığı aynı. Üç oğlunu çağırır, der oğul, her biriniz bu heykelciklere bir iyicene bakın, ister alın gidin, inceleyin, isterseniz fikrinizi hemen söyleyin. Ben epey yaşlandım, size her gün, insana dair, bu evrene dair masallar, hikâyeler anlattım. Bakalım beni dinlemiş misiniz, söylediğim sözleri kulağınıza küpe etmiş misiniz? Beni dinleseydiniz, gözüm kapalı gidebilirim, o zaman halkımı da dinler, onun sözünden çıkmazsınız, der. Masanın üzerindeki heykelleriönce büyük oğlana verir, oğlan alıp eline inceler, sağını çevirir, solunu çevirir, tartı isteyip tartar, yok baba, üçü de birbirinin aynısı, üçü de mil çamurdan yapılmış, der. Ortanca oğlan alır, o da aynı şeyi söyler, küçük oğlana sıra gelir, heykelcikleri eline alıp bakar, babasından iki gün müsaade ister, alıp odasına götürür inceler, evirir çevirir, üç gün üç gece uyumadan bu heykellere bakar. Babam boş yere birbirinin aynısı üç heykeli yaptırmaz, der. Üçüncü günün sabahı, gözleri önündeki heykelciklere bakmaktan boğum boğum kızarmışken, ayağa fırlar, tel, çabuk tel getirin bana der. Birinci heykelin kulağından bir tel sokar, tel, heykelin ağzından dışarı çıkar, ikincinin kulağına soktuğu tel, öteki kulağından çıkar, sonuncu heykelin kulağından soktuğu tel kalbine gider talip. Der, babam hep üç değişik insanı örnek verirdi, kulağından gireni ağzından çıkaran insan makul değildir, başkalarının sözüdür ağzından çıkan. Diğer insan, bundan daha da kötüdür, bir kulağından giren öte kulaktan çıkar, yeryüzü, bu iki insanın ceremesini çeker, başkalarının sözünü anlamlandırmayanla, edilen sözün manasını tartmayan insan. Ancak bir üçüncü insanın kulağından giren aklından önce kalbine, vicdan hanesine gider, der.'
   Pir Kasım bir eski mesel olan bu hikâyeyi anlatırken durdu. Pir Kasım, sönmüş piposunu çakmakla yakmaya çalıştı, derin derin içine çekti dumanları. Pir Kasım'ın burnuna keskin tütün ve kenevir tohumu kokusu geldi. Bir boşluğa konuşuyormuş gibi, 'Talip,' dedi, 'insanın tartısı, mayası oradadır...'"

0 yorum :

Yorum Gönder