O Pera'daki Hayalet

       "Hiçbir gece yeni değildir bir öncesinden biliyorum
       Gürgen kapılarda hasta bir güneş eskisi bekliyor
       Ve yetmiş iki diliyle konuşan gece milletinin
       Vildan'ın vurulmuş iki yıldız gözleridir
       Ormanlık yeşillerden içeri geçiyorum birden
       Bir -matisse siyahından- içeri geçiyor Yılmaz
       Tel tel uykular ağrıyor beynimizde"
   Yetmiş iki dili vardır gecenin ve yetmiş iki farklı türde insanı. Her gece yine de eskisidir bir öncesinden ve her gece hüznünü taşır bir öncesinin, derdini taşır, kederini. Her gece uykusuz kalırız, biliriz, her gece aynı yeşillerden ve aynı matisse siyahlarından geçeriz. Ama hep aynıdır yine bize gecenin dili, derdi. Yetmiş iki dilin yetmiş ikisinin içinden hep aynısı denk düşer yaşama borçlandığımız şu kör, ışık geçirmez haneye. Hep aynı derde içilir birbirinin eskisi şu gecelerde, hep aynı kedere...

  "Bir öykü de Demirtaş Ceyhun'dan:
  'Metin Eloğlu'nun sergisine gitmiş, bir resmi beğenmiş. Almaya kalkmış. Cebinde kaç parası var, çıkarmış. Kaporo olarak bırakmış onları, adını da resmin altına yazdırmış. Ne ki, bir daha uğramamış sergiye. Metin dert yanıp duruyordu rastladığı kişiye. Hem parasının gerisini ödeyip resmi almıyor, hem de satılmasını engelliyor, diyordu. Bir gün yakaladı Oğuz'u. Bir öfke , bir hışım... 'Ulan, resmin parasını getir, al' dedi. Oğuz o çelebi haliyle, gayet sakin 'Alacam.' dedi. 'Yalnız bekle biraz... Hele resmi asabileceğim bir duvar bulayım.'
  Kendine ait bir duvarı bile olmadı ömründe..."
   Yeteri kadar ahkâm kesip, dil döktükten sonra gelelim Hayalet'e, bilinen ismiyle Oğuz Halûk Alplaçin'e. Hayalet Oğuz, bir dönemin ve döneminin bir grup insanının ve sanırım gelecekte başka insanların da hayatının içinden geçecek bir adam. Tıpkı tüm hayaletlere atfedildiği gibi, içinizden geçip hiçbir iz bırakmasa da tüylerinizi ürpertecek bir adam. Soyu, sopu, kimliği, kimsesizliği bile olmayan bir adam. Varlığı da yokluğu da 46 kilosundan başka da bir şey olmayan bir adam. Yaşadığı her dakikaya belki bir meyhanede kalkan bir rakı kadehi sığar, belki çevrilmiş birkaç polisiye roman cümlesi ya da belki evlerinde gecelediği insanların ona dair bitmek bilmez hikâyeleri...

   "Oğuz'un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi 'Eğlentili Bir Gömme Töreni' oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatın olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz'un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylak rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üst üste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.
   Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı'ndaki Neşe Meyhanesi'nde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.
   Beyoğlu'ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm."
   Bir hayat yaşamak istiyorsam, diyorum kendi kendime, ben öldükten sonra hiçkimsenin ardımdan ağlamayacağı bir hayat yaşamak istiyorum. Belki benim cenaze törenimden sonra da, bir meyhaneye gidersiniz, beni konuşmaz, bana içersiniz. Sonra, ben öldükten sonra belki biriniz sivri yaprakları olan bir çam ağacı dikersiniz mezarımın başına, hem yaprak dökmez sonbaharlarda, her daim ilkbaharmışçasına bana yâr olur uykumda. Yine sonra sonra belki biriniz meyhaneden çıkarken biraz sarhoş olursunuz, bir de çok üzülürsünüz bana...
   Orhan Duru ve eşi Sezer Duru'nun hazırladığı O Pera'daki Hayalet, Yapı Kredi Yayınları'ndan. Hayalet Oğuz'un dizeleriyle başladığımız meselimizi, geceler gibi günlerin de birbirinin eskisi olduğunu söyleyerek bitirelim o hâlde...

       "Sen susuyorsun gözlerin de öyle
       Biz bitiyoruz alkol bitmiyor
       Sedefli serin aklığında sessizliğin
       Ellerini mavi mavi görüyorum
       Hiçbir gün yeni değildir bir öncesinden biliyoruz
       Eksik şafaklara karşı sarhoş
       Yaşanmadan eskimiş günlere çıkıyoruz."

Oğuz Halûk Alplaçin, Gece Kulübü
Seçilmiş Hikâyeler Dergisi,
Nisan 1957

0 yorum :

Yorum Gönder